Kalp aklın baktığı yere bakmaz

Modern çağlarda aklın tanımı daha belirsiz olsa bile, en azından günlük hayatta ahlak ile akıl arasındaki irtibatı kabul ederiz. Bizim için akıllı olmak ahlaklı olmayı gerektirir. Dinî düşünce ise tam olarak buradan hareket ederek akıl ile ahlak arasındaki ilişkiyi bir tamamlanma ilişkisi şeklinde tesis eder.

Ekrem Demirli SAYI:57
Kalp aklın baktığı yere bakmaz

Hak bir gönül verdi bana
Ha demeden hayran olur
Bir dem döner Cebrail'e
Rahmet saçar her mahfile
Yunus Emre

Bir kelimenin sözlük anlamı ile onun hakkında zamanla gelişen yorum ve düşünceleri anlatan "ıstılahî" anlam arasındaki irtibatın korunduğu kelimelerden biri kalptir. Başkalaşan, değişen, hâlden hâle giren anlamındaki "kalp" kökünden (Arapça) türetilen kelime insanın sürekli değişen ve "kural-tanım"a direnen yönünü anlatan kavram olarak bilinir; bu nedenle de çok sevilir. İnsanın "başkaldıran" yönü en çok tanıma ve tanımın yol açtığı tasnife karşı direnirken kendini gösterirmiş! Tanımlanma ile yitirdiğimiz özgünlüğümüzü geri almak isteyince kalbin sınırsız ve belirsiz dünyasına başvururuz. Kelimenin sözlük anlamını bilelim veya bilmeyelim, hepimizin kalbe düşkünlüğü bu belirsizlikten neşet etmiş olmalıdır. Bireyselliğimize düşkünlüğümüz bizi kalpte kendimizi arama veya saklamaya yönlendirir. Zihnin tanımlayıcı dünyasında yitirdiklerimizi kalbin tasnif dışılığıyla telafi etmek isteriz. Tanımlayan ve tasnif eden zihin arzu ettiğimiz bir dünyayı bize veremez; onun veremediğini ise kalp ile geri alarak saadeti "umman gibi olmada" buluruz.

İnsanın mantıksal tanımı "düşünen canlı" şeklinde yapılmıştır. Düşünmek hiç kuşkusuz belirli kalıplar dâhilinde icra edebileceğimiz ciddi bir faaliyettir. Düşünmek bize ağır yükümlülük ve zorluk getirir; her şeyden önce kendimiz ve gördüğümüz evren hakkındaki sübjektif telakkilerimizden vazgeçerek ölçülebilir bir dünyaya intikal ederiz düşünmenin neticesinde. Her şey "ölçülebilir" ve "bilinebilir" olmuştur. En çok da kendimiz… Üstelik zihinsel faaliyetin neticesinde "düşünemeyenler" veya "daha az düşünenler" kısmında kalma ihtimalimiz yüksektir. Buna mukabil kalp bize tasnif dışı bir "ölçülemez" alan göstererek sınırsızlığa ve sorumsuzluğa taşır. Her birimiz için şu hüküm geçerli: "İçimizde bir aslan yatar" ve aklın terazileri o aslanın sıkletini çekmeye yetmez.

Kalp üzerinden vardığımız en tehlikeli yorum budur: Terazinin çekmediği bir sıklete sahip sandığımız varlığımızı gizleyebileceğimiz ve özgünlüğümüzü koruyabileceğimiz sübjektif bir alan olarak kalbe bakmak! Böylece kalbi rahatlık, genişlik, kuraldan kaçma, sorumluluktan uzaklaşmak, hoyratça davranılan ve hesabı kitabı olmayan bir dünya sayarız. Kalbin ne olduğunu anlama imkânını yitirdiğimiz yer de burasıdır.

Kâr-zarar hesabından arınarak hakikate yolculuk

Günlük hayatta kalbi anlatmak için birçok tabir kullanırız. Bir insanın ince ve zarif olduğunu söylemek istediğimizde onun "kalp adamı" veya "gönül insanı" olduğunu söyleriz. Öyle bir adamın akılla ilişkisini genellikle bilemeyiz, lakin kalp adamı akıllı insandan özge bir şeydir. Akıldan beklemeyeceğimiz birçok davranış kalp adamından ortaya çıkar. İnsan ahlaki davranışlardan yoksun olduğunda ona "kalpsiz" deriz; birine kalpsiz demek ona akılsız demekten daha ağır bir vakaya işaret eder! Akılsız insan fayda ve zararı bilmeyen ve işleri yönetemeyen insan iken kalpsiz insan aklı yerinde olsa bile insani erdemlerden yoksun olan kişidir. Akıl etkinleştikçe insan kalbini ve değerlerini yitirebilir; toplumdaki sınıfsal değişimlerde insanın kalbini yitirmesinden sıkça söz ederiz. İnsan "düşünen canlıdır" dediğimizde hakkında fikrimiz olan bir şeyden söz ederken iş kalbe veya gönle gelince belirsizliğe düşeriz. Kalbi bazen duygu ile bazen akıl dışı olan ile özdeşleştirerek ciddi bir zihin karışıklığına kapılırız. O zaman şunu sormak gerekir: Nedir bu kalp dediğimiz? Kuralsız ve tanımsız olan mı, yoksa daha ince ve daha sırlı ilkeleri olan bir şey midir kalp?

Kalbin Kuran-ı Kerim'deki kullanımı biyolojik çağrışım yapmaz insanda. Aslında akıl derken de biyolojik bir mahalden (beyin veya zihin) söz etmeyiz; dinî metinlere bakınca daha çok kalbi zihin gibi düşünmeyi veya idraki onun eylemi saymayı iktiza edecek ifadeler buluruz. "Onların kalpleri vardır" dedikten sonra "bunlarla akletmezler" denilir. Ayet-i kerime "Kalplerdeki gözler kör olur" dediğinde daha derin bir idrak mahallinden söz edildiği kesindir. Dinî metinlerin kalbi idrak ve düşünme mahalli şeklinde tanımlamış olması en azından kırılgan ve alıngan, anlamaktan daha çok içe kapanma temayülü gösteren bir şeyden söz edilmediğinden eminiz. Günlük hayatta kalp dediğimiz ile dinî metinlerdeki kalp aynı şey değildir. Buradan hareketle kalp hakkında teori beyan eden Müslüman düşünürler akıl ile kalp arasındaki irtibata odaklanarak kalbin akla göre daha geniş, ince ve derin bir akıl olduğu sadedinde görüş birliğine varmışlardır.

Kalp esas itibarıyla dinî bir kavramdır. Bu itibarla Kuran-ı Kerim'de kalbi anlatmak için dört veya beş kelime kullanılır. Başlangıç noktasını anlatan "sadr", günlük hayatta kullandığımız "kalp", onun iç melekesi demek olan "fuad", düşünme yeri olan "lüb" ve daha çok sufilerin kullandıkları "sır" dinî metinlerde birbirinden farklı yönleri olan kelimeler gurubu olarak kullanılır. Günlük hayatta ne kadar zorlarsak zorlayalım kalbe verebileceğimiz anlamlar belirsiz bir duygu yığınından öteye geçmese bile dinî metinlerde kalp ve ilgili terimlerin anlamı açıktır: Daha iyi düşünmek, daha derin düşünmek, ahlaklı hareket etmek ve her şeyden önemlisi de Hakk'a bağlanmak… Müslüman düşünürlerin kalp görüşlerini Hacı Bayram'ı Veli'nin bir mısraı üzerinden takip edebiliriz:

"Çalab'ım bir şâr yaratmış iki cihân âresinde
Bakıcak dîdâr görünür ol şârın kenâresinde"

Dinî düşüncenin kalbe yükleyeceği anlamlar burada toplanmış gibidir. Şiirin devamında Hacı Bayram, "şar"ın gönül olduğunu söyleyerek şiirini tefsir eder. Şar yani şehir değerler üzerine kurulmuş bir cemiyetin ismidir. Dıştaki şehir veya medine, deruna taşınarak gönül adını alınca biz insan hakkında konuşmaya başlamış oluyoruz. Başka bir anlatımla dıştaki şehri kuran değerler esas anlamını ve kaynağını insan derununda bularak hakikat ile irtibat sağlamış olmaktadır. Gerçekte şehir bizim gönlümüzdür veya gönül bir şehirden ibarettir: Değerlerin, derin düşünmenin ve insani erdemlerin merkezi olan bir yer! Bunu tersinden anlatırsak insan kalbi aslında değerler üzere inşa edilmiş manevi bir şehirden ibarettir diyebiliriz. Bu şehir nerededir diye sorsak Hacı Bayram, gönül şehrinin "iki cihan arasında" kurulduğunu söyleyerek insanın trajedisinin kaynağına işaret edecektir.

İnsanoğlu iki âlemin özelliklerinin bir bileşimi olarak dünyaya geldi. Ayaklarının bastığı yeri görürken aklının ulaştığı yeri biliyordur. Başka bir anlatımla iki âlemin izlerini üzerinde taşıyan varlık olmanın derdini yaşamaktır insan olmak. Yeryüzünde yaşarken buralı olmadığımızı düşünerek kendimizi dünyaya yabancı sayarız. Mutlaka başka bir yerden geldik, başka bir yere aitiz ve yakında gidiciyiz. Her insanda az çok bu yolculuk ve yabancılık düşüncesinin izleri bulunur. Bu bakımdan kalbimiz geldiğimiz yere daha yakın olan idrakimizdir. Gönlün aralarında kurulduğu iki âlemi; mülk ve melekût, ulûhiyet ve beşeriyet, zahir ve batın diye ayırabiliriz. İnsan ise bu iki zıt âlemin bileşimi olarak meydana gelmiş bir 'kevn-i cami' yani birbirine zıt hakikat düzlemlerini barındıran varlıktır. Düşünmeyi belirli kalıplarla yapmak ile daha geniş bir zeminde düşünmek arasındaki çelişki bu iki âleme ait olmamızla ilgilidir. Daha doğrusu kalp ile akıl arasındaki tezat iki alan arasındaki çelişkiden ibarettir.

Akletmek mağaranın dışına çıkmakla başlar

Bu durumda kalbi akıl karşısına koymak meseleyi anlamamak olacaktır. Doğru ifade kalbin akıl ve düşüncedeki bir genişleme ve derinleşme imkânı olmasıdır. Akıl gerçek tanımına önyargılardan ve akla zıt şartların etkisinden uzaklaşarak varabilir. Daha doğru anlatımla akıl gerçek bir düşünme faaliyetinin neticesinde akıl hâline gelir. Bu nedenle akletmenin pek çok görünümü aklın kendisine aykırıdır. Akletmek çevrenin etkisinde kaldığı ölçüde daralarak bizi hakikatten uzaklaştırır. Ön yargılarla kurulu bir mağarada kalmak insanın düşünme faaliyetini yapamaması demektir. Gerçekte akletmek mağaranın dışına çıkarak özgürleşme cesareti göstermekle baslar. Bunun düşünce tarihindeki yeri aklın ahlak ile ilişkisinin kurulmasıyla izah edilmiştir. Filozoflar bu ayrımı teorik akıl ile pratik akıl ayrımı seklinde düşünerek insanın düşünme faaliyetini bu ikisinin terkibinde görmüşlerdir.

Ahlaktan söz edilmeyen bir düşünme veya akıl gerçek akıl kabul edilmemiştir. Modern çağlarda aklın tanımı daha belirsiz olsa bile, en azından günlük hayatta ahlak ile akıl arasındaki irtibatı kabul ederiz. Bizim için akıllı olmak ahlaklı olmayı istilzam eder. Dinî düşünce ise tam olarak buradan hareket ederek akıl ile ahlak arasındaki ilişkiyi bir tamamlanma ilişkisi seklinde tesis eder. Akıl önyargılardan kurtularak kendisi olmaya başladıkça gerçekte düşünmeyi öğrenir. Önyargılar ise bize duygularımızın dayattığı ve mutlak gerçeklik olarak kabul etmemizi istediği hâllerdir. Bunların arasında sayabileceğimiz korkular, beklentiler, hesaplar, umutlar düşünme faaliyetimizin eksenini kâr-zarar zeminine oturtarak varlık ile sahici ve gerçek ilişki kurmaktan kovar. Kalp aklın kâr-zarar eksenli dar çerçevesini kırarak hakikat ile yeni ve sahici ilişki kurma imkânını bize veren melekemizin genel ismidir.

Dinî düşünce hiç kuşkusuz bu konuda tümdengelim yöntemiyle meseleyi izah eder. Başka bir anlatımla aklın dünyası hakkında bir fikre sahip olsak bile, kalbe intikal elimizde değildir. Yunus'un dediği gibi "Hak bir gönül verir bize, ha demeden hayran olur." Kalp bizatihi Hakk'ın yani mutlak hakikatin bizimle irtibat kurduğu bir alandır. Bu durumda akıl ile kalp arasındaki fark biraz daha tebarüz eder. Aklın bizim olduğunu düşünürüz, kalp ise sahibi olduğumuz bir şey değildir, sadece etkilerini ve hallerini biz yaşarız. Kalp aklın baktığı yere bakmaz, onun dikkati mutlak hakikate dönmüştür. Biz de onun mutlak hakikate bakan yönlerinin neticelerini idrak ederiz. Hacı Bayram'ın; "O şardan oklar atılır, gelir sineme saplanır" derken kast ettiği bu olmalıdır.

Biz kalbin yaşadığı hâllerin neticelerine şahitlik ederiz. Bu durumda kalp daha üst, daha ince ve derin idrak yolu olarak bizi hakikate taşır. Gerçekte aklın ve düşünmenin ne olduğunu ancak kalbe ulaşınca fark ederiz. Başka bir ifadeyle insani erdemlerle mücehhez hâle gelince aklımız akıl, düşünmemiz düşünme adını alır.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN