"Ölüyoruz, demek ki yaşanılacak!"

Türk’ün kim olduğunu, Sultan Murad’ı Kosova’da şehit eden Miloş’un isminin silahına kazıyan bu adam çok iyi biliyordu. Ya biz biliyor muyduk kim olduğumuzu?

SAYI:56
"Ölüyoruz, demek ki yaşanılacak!"

15 Mart Cuma günü Burkina'da, Mustafa Akar'ın mesajları eşliğinde sabaha uyandım. Bir şeyler diyordu. İbrahim ağabeyin bir zaman bana dediği gibi acılı acılı söyleniyordu. Müslüman kanı böyle ucuz olmamalı diyordu mesela, bu saldırganlığın tüm millet olarak bir karşılığını uluslararası arenada veremezsek vebali ağır olur. Ne olmuştu yine. Vatanımdan fersah fersah uzaktım. Lakin Furkan Çalışkan'ın Türk Gecesi şiirinde ifade ettiği "her sabah kulağına felaketler okunan" Türkiye'ye uyanmıştım işte. Nerede ne zulüm işlenmişti de halifenin şehrinde kaşlar çatılmıştı. Ekranı kaydırınca bütün gerçek önüme dizildi. Akar, Yeni Zelanda diyordu. Rahmet diyordu. Ayasofya diyordu. Ne ilgisi vardı Yeni Zelanda ile Ayasofya'nın.

Meğer çok eskilerin intikamı, ölmez bir kinin taşması, bir gâvurluk tazelenmesi, bir küfür bilinci yürümüştü işte mazlum ümmetin üzerine. Kötülük, kötünün kanında fokurdayan ve o Kosova düzlüğünde bükülen bileklerinde intikam olarak atan nabızları yoklamıştı. İntikam sözlerini bir Srebrenitsa kasabının ulumasından sonra başka bir soysuza bir kez daha tekrar ettirmişti. Nicedir göçmen Müslümanlara burunlarından soluyarak öfke kusan ağır hakaretler eden Batı aklı eline silahı almıştı artık. Haberleri okudukça, görüntüleri izledikçe kan dondurucu gerçeğe doğru ilerliyordum.

Kafa kamerası takmış biri camiye doğru yürüyordu. Silahına yazdığı mesajlar Osmanlı tarih anlatısı gibi. Tarih kitaplarına girmesi gereken bir silah. Türk'ün kim olduğunu, Sultan Murad'ı Kosova'da şehit eden Miloş'un ismini silahına kazıyan bu adam çok iyi biliyordu. Ya biz biliyor muyduk kim olduğumuzu? Denir ki, bir milletin geleceğini değiştirmek istersen önce onun geleceğini inşa etmesine imkân vermemesi için geçmişini değiştir. Bizlerin geçmişi değiştirilen bir millet olarak bu bilgilere çok ihtiyacımız var.

Davud amcanın o caniye merhaba dediğini düşündük…

Hıristiyan teröristini kapıda caminin yapılmasında büyük emekleri olan 71 yaşındaki Filistinli göçmen Davud Nebi karşılıyordu; "Merhaba kardeşim." Biz faniler Davud amcamızın o caniye merhaba dediğini düşündük önce. Vardı bunda da bir Müslüman inceliği. Nicedir beklediği şehadete, "Merhaba kardeşim" diye mukabele ediyordu belki de. Bunu düşünemedik. Bu, onunla merhabası ve o merhabanın sahibi Allah'ın arasında bir sır. Ayetin dediği gibi Allah bilir, biz bilmeyiz. Sonrası herkesin malumu. Herkesin bildiği vahşet. Herkesin bildiği ama kimilerinin hafife aldığı, geçiştirdiği bir malumat. 50 şehit. 20'den fazla ağır yaralı. Sonraki saatlerde hemen, 4 yaşında babasını kanserden kaybetmiş haberi ile saldırganın, akılsızca bir çıkış yapmış olduğu safsatasını yaymaya çalışıyorlardı; eylemin planlı, manifestolu, nereyi hedef aldığı çok iyi çalışılmış olmasına rağmen. Bu bilgiyi değiştirmek, akan kanla baş başa kalalım, boyunlarımız bükük kalsın diye türlü akıl yürütmeler, teröriste bilinçli bir şekilde saldırgan demeler, inandığı değerlerin bir köpek gibi saldırttığı canideki o dini inanç arka planının üstünü örtmeler vs.

Bu büyük bozgunla her sabah yaptığım gibi kalkıp vakfa gittim. Elim ayağım tutmuyordu. Sonra köyden bir imam geldi. Buralı, yerli bir Burkinalı. Yeni Müslüman olmuş bir köye, onlara dinlerini öğretmesi için görevlendirilmiş bir imamdı bu. Mümin bir yüzü vardı. Belki olayı hiç duymamıştı. Kan sıcaktı çünkü. Mütebessim bir çehresi vardı. İmam konuşuyordu. Bir şeyler anlatıyordu köye dair. Bizim ağzımızı bıçak açmıyordu. Bir yandan yeni gelişmelere bakıyor sis dağıldıkça ortaya çıkan tabloyla ümmet adına acziyetimizin ne büyük bir çaresizliğe evrildiğini görüyorduk. Ama imam içine gömüldüğümüz buhranı görüyor gibi güleç yüzüyle devam ediyordu konuşmasına. Sanki o yüzüyle bize bir şeyler anlatıyordu: İşimize bakalım. Bizim işimiz ne ise ona bir kez daha sarılalım. Yıkılmadan ama daha bir azimle, insanlığa bir umut olarak sunduğumuz bu dinin gereklerini daha bir yenilenme ile kuşanalım. Sanki öyle bakıyordu bize. Tıpkı Ahmet Edip Başaran'ın olaydan sonra söylediği gibi: "Karanlığa sövüp durma, doğrul ve bir kandil yak çağa. Bir şiir ateşle. Gözlerini aşkla yıka. Dilini güzelleştir. Ezan okununca haşyetle ürper. Vakti bir kıyam gibi yaşa. Bir kitap fazla oku. Bir şarkı daha dinle. Bir insanı daha sevindir. Hayat sende dirilsin."

Burkina'da bir günde 50 kişi Müslüman oldu

Köyün imamı izin alıp kalkarken son olarak bize baktı ve şöyle dedi: Benim köyümde Müslüman olan kadınlardan etkilenen başka 50 kadın daha Müslüman oldu. Ama üzerlerini örtecek doğru düzgün bir şeyleri yok. Sizde şal var mı? Nasıl bir tecelliydi bu. Dudaklarımı ısırdım. Burnum sızladı. Az önce acıdan söz söylemeye yanaşmayan dilim şimdi Allah'ın bu tecellisinin büyüklüğüyle tutulmuştu. Sadece vakıf başkanına dönerek şunu diyebildim: Her iki tarafta da çoğalıyoruz. İmama sarıldık. Başka bir yer için ayrılan şalları kendisine verip uğurladık. Bazen ayetlerin yeniden indiğini, bir kez daha nazil olduğunu anlarsınız. Kâfirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır. İşte burada vatanımdan çok uzaklarda bir kez daha tekrar ediyordu. Bu olayı sosyal medyada paylaştım. Haber yangın yerine dönmüş gönülleri bir nebze olsun ferahlatmıştı. Bu mesajımdan sonra yeni Müslümanlara yardım etmek isteyen çok sayıda destek mesajı aldım. Olayın daha üçüncü gününde Yeni Zelanda'dan ikinci bir şehadet haberi daha geliyordu. Bu kez olayın vahametini anlayıp İslam'ı araştıran insanların İslam'ı seçiş, İslam'a şahit oluş haberiydi bunlar.

İsmet Özel'in (Allah onu korusun) hastalığı sürecinde onun mısraları ile ona sağlık dileklerinde bulunanları eleştirenler olmuştu. Şiir, hayatın dışında yaşamdan bir nükte, soluk alıp vermeden bir şube değilmiş gibi. Oysa çok insani idi bu. Şimdi Yeni Zelanda, Burkina, Türkiye arasında yaşanan bu olaylar, tecelliler hep şu mısraları çağırmıyor mu? Şiir o anki durumun en sarsıcı şekilde seslendirilmesi oluyor. Ona değmeden geçemiyoruz. "Ama budandıkça fışkıran da bizleriz/Ölüyoruz, demek ki yaşanılacak."

Papa konuşana kadar surat asmak hakkımız!

Yeni Zelanda'da 50 Müslüman, camide ibadet ettiği sırada bir terörist tarafından şehit edildi. Batı medyası başta olmak üzere dünya medyasının bu terör saldırısını nasıl tanımlayacağı aslında herkesin malumuydu. Saldırıyı düzenleyen katile psikolojik sorunları var deyip geçeceklerdi. Keza öyle de oldu. Saldırıya gösterilen kınama mesajlarının riyakârlığını herkes çok derinlerde hissetti. Charlie Hebdo katliamında kol kola girip yürüyen dünya liderleri, Yeni Zelanda'daki psikopatça terör saldırısı üzerine yapmacık kınama mesajlarının ötesine geçemediler.

Öyleyse soruyoruz, papa bu Hıristiyan terörünü neden çıkıp da açık bir dille kınamıyor. Müslümanlar -Batı'nın eliyle icat edilse bile- DAEŞ terörünü en keskin dille kınayıp onların Müslüman olmadığını söylerken, papa ve Hıristiyan din adamları hep susuyor. Elbette bunun aksini yapsalar şaşırtıcı olurdu. Bu durumu artık İslamofobia ile açıklamanın imkânı yok. Bu artık apaçık İslam ve Müslüman nefreti! Hıristiyanlar ve Yahudiler eliyle yürütülen bir nefret ve katliam kampanyası. Doğu Türkistan'da, Filistin'de, Myanmar'da, Suriye'de, Irak'ta, Yemen'de ve dünyanın yüzlerce yerinde yaşanan Müslüman katliamını fobik bir durumla açıklamanın, bu katliamları bu kadar hafifletmenin imkânı yok artık. Yenilgi yenilgi büyüyen zaferlere inancımızı yitirmeden dünyadaki bütün Müslümanların hukukunu savunmak görevi de yine Türkiye'nin omuzlarında.



BİZE ULAŞIN