Türkiye'yi birleştiren acılar

Zaferler, başarılar, mutluluklar bizi yakınlaştırdığı gibi ortak acı ve sıkıntılar da kenetler, birleştirir.

Birol Biçer SAYI:51
Türkiye'yi birleştiren acılar

Tarihimiz, geçmişimiz, ortak kültürümüz büyük başarılar, şanlı zaferler, yüce değerler, abidevi eserlerle dolu. Ancak bizi biz yapan değerler bunlardan ibaret değil. Ortak acılar, felaketler, bozgunlar, kimi zaman yok olmanın kıyısına getiren facialar da en az onlar kadar bizi birleştirdi, birleştiriyor ve bu toprakları Türkiye yapan mayanın başlıca bileşenleri arasında yer alıyor. Felaketlerde, zorluklarda, musibetlerde birleştiğimizi, kenetlendiğimizi gösteren tarihi ya da güncel pek çok olay vaki… Bu millet ve ülkesi Türkiye fazlasıyla badire atlattı, zorlu sınavlardan geçti, belalara duçar oldu ve büyük bedeller ödedi. Ancak tüm bunlar en az 4 bin yıl öncesine uzanan tarihi kökleriyle Selçuklu, Beylikler, Osmanlı ya da Cumhuriyet Türkiye'sini yani bizi birbirimize daha çok bağladı. İçinde farklı farklı pek çok etnik, kültürel, dinî değeri barındıran bu millî bilinci idrak etmek için sadece geçmişin ikbal günlerine atıf yapmaya gerek yok. Uzak ve yakın geçmişte yaşadığımız ortak acılar, sıkıntılar, felaketler ve hüsranların da bu birlik ve beraberlik hamurunda tuzu var.

Ortak acılarımızdan oluşan bir sözlük
Sözlük bizi ortak dilde birleştirir. Ancak bir sözlük var ki Türkiye'nin insan unsurunu oluşturan bu milleti birleştiren kelimeleri, ifadeleri değil ortak acıları içeriyor. Türklerin Uğradığı İşkence, Sürgün, Katliam ve Soykırımlar Sözlüğü bir akademik çalışma olmanın ötesinde ortak acılarımızın yani bizi biz yapan musibetlerin de bir fihristi. Daha da anlamlısı, tüm unsurlarıyla milletimizin, çoğu son iki asırlık tarihi boyunca karşılaştığı badireleri, ödemek zorunda kaldığı bedellerin bir sözlük oluşturabilmesi… Sürgün, işkence, soykırım, katliam, asimilasyon, baskı, göç, felaket gibi birçok kavram bu sözlükte birer kelimeden öte bir yanda da bu milletin Orta Asya'dan Kafkasya'ya, Anadolu'dan Balkanlara ve Orta Doğu'ya kadar zaman zaman yüzleşmek zorunda kaldığı ve ortak hafızasına kazınan hayatın acı gerçekleri.

Moğol istilasından yeniden doğuşa
1243'te Kösedağ Savaşı'nda kısa sürede büyük bir mağlubiyete uğrayan 80 bin kişilik Selçuklu kuvvetlerinin dağılmasıyla bu toprakların gördüğü en sıkıntılı dönemlerden biri başlamış oldu. Moğolların istilası büyük bir Müslüman Türk katliamını da beraberinde getirdi. Bu istila aynı zamanda Anadolu'da seri felaketlerin başlangıcıydı. Ancak bu acılı dönem Türkler için son derece önemli ve olumlu gelişmelerin de doğum sancıları oldu. Horasan Erenleri denilen mana erlerinin Anadolu'da büyük bir manevi mayalanmayı hazırlanması bu devirde başladı. İstila ve Selçuklu'nun çöküşünün getirdiği hazin manzara Mevlana, Hacı Bektaş, Tapduk Emre, Yunus Emre, Ahî Evran gibi büyük mana erlerinin zuhuruyla birlikte bu mayalanmanın siyasi ve toplumsal olgunluğunu bulacağı Osmanlı'nın da doğuşunu müjdeliyordu.

Fetretten yeniden kuruluşa
Türkiye toprakları ve Türkler 15'inci yüzyılın hemen başında yaşadıkları en önemli ve bölücü badirelerden biri ile karşılaştılar. Timur, Anadolu'yu işgale girişti. 1402 yılında Ankara Savaşı ile Osmanlı Devleti parçalanma sürecine girdi ve Fetret Devri başladı. Yıldırım Beyazıt'ın dört oğlu arasında 11 yıl boyunca süren iç savaşlar, dökülen kanlar, geleceğin belirsizliği ve güvensizlik Anadolu halkını bir kez daha esir aldı. Taht kavgasının da ötesinde kurulmuş olan devletin siyasi sistemi, reformları, yapılanması konusunda ciddi mücadelelerin, asilzadeler, askeri, idari ve aşiret unsurları arasında çekişmelerin yaşandığı bu anarşi dönemi sosyal ve ekonomik bir bunalımı da beraberinde getirdi. Bu fırtınalı dönemi atlatan millet nihayetinde yeniden kurulan bir devlete ve bu dönemden sonra daha pekişecek bir millî birliğe kavuştu.

93 harbi, Moskofun zulmü
Osmanlı dönemi Türkiye'sinin başından geçen en büyük felaketlerden biri eskilerin 93 Harbi dedikleri 1877-78 Osmanlı-Rus savaşıydı. 300 bine yakın Müslümanın öldüğü bu savaşta 1,5 milyona yakın Kırım, Kafkas ve Balkan göçmeni uğradıkları kıyım, baskı nedeniyle çok zor şartlar altında Osmanlı'ya göç etmek durumunda kaldı. Kars, Ardahan ve Artvin'in kaybıyla bu bölgelerden de yüz binler göç etmek zorunda kaldı. Bu savaş aynı zamanda millet-i sadıka olarak nitelendirilen Ermenilerin Ruslar tarafından kışkırtılarak ilk defa isyan etmelerine ve Ermeni çetelerinin Doğu Anadolu'da Rus birlikleri eşliğinde katliamlarına da sahne oldu. "Moskof gâvuru", "Ermeni mezalimi" gibi tabirlerin dilimize yerleştiği o günlerin acı ve zorluklarında kader birliği yapan Müslüman Türk, Çerkes, Boşnak ve diğer Kafkas ve Balkan unsurları daha önce hiç olmadığı kadar birbirine yakınlaştı.

Rumeli'den Anadolu'ya acılı dönüş
1912-1913 arasındaki Balkan Savaşları tarihimizde toplum vicdanında en büyük yaraları açan acı hadiselerle sonuçlandı. Toprak ve nüfuz kaybı bir yana, savaş ve sonrasında Türklere yapılan katliam, baskı ve yağmalar 100 yıl sonrasına kadar uzandı. Yüz binlerce Müslüman ölümle sürgün arasında tercih yapmak zorunda bırakılarak Anadolu'ya göçerken, döndükleri ata topraklarında da büyük bir sosyal sorun oldu. Anadolu ve Balkanların nüfus yapısında değişiklikler yaşandı, Osmanlı Devleti sosyal ve ekonomik açıdan yeni sorunlarla yüzleşti. Ancak öyle ya da böyle milletimiz hem bu savaşlar sırasında, hem de sonraki dönemlerde uğradıkları ayrımcılık ve zulümler dolayısıyla Anadolu'ya göçmek zorunda kalan Balkan Türklerini bağrına bastı, göçün neden olduğu tüm sosyoekonomik sıkıntılara rağmen bütünleşmesini bildi.

İlk dünya savaşının faturasını biz ödedik
Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu döneminin sonlarını yaşayan Türkiye için çok ağır bir imtihan oldu. O dönem nüfusumuzu oluşturan 23 milyon canın üç milyonunu asker olarak cepheye sürerek birçok cephede savaşmak zorunda kaldığımız bu büyük sınavda 800 bine yakın şehit vermekle kalmadık, 20 milyon kilometrekareye yakın toprağımızı kaybettik. Milyonlarca vatandaşımız yerlerinden edildiği gibi Anadolu da işgale uğradı. Türkiye hemen her aileden bir şehidin verildiği bu savaşın bedelini sadece o dönem ödemedi; siyasi, kültürel, sosyal ve ekonomik sonuçları Türkiye'nin Cumhuriyet dönemini de günümüze kadar etkiledi. Ancak bu büyük musibet ortak bela olarak Türkiye'yi birleştirdi, kenetledi.

Vatanın selamlık kapısında acı zaferi ağır bedel
Çanakkale Savaşı zaferle sonuçlandı belki ama tüm millet açısından bedeli çok ağır oldu. "Vatanın selamlık kapısı"nı koruyan Mehmetçik cephede zorlu bir güce sahip düşmanın yanında açlık, yokluk ve sefaletle mücadele ederken, orduyu desteklemek için ülkenin bütün imkânları seferber edildi. En acısı gayrı resmi 250 bin, ordunun resmi kayıtlarına göre ise 57 binin üzerinde şehit verilirken ülkenin geleceği anlamına gelen eğitimli gençliğin önemli bir kısmı kaybedildi. Başında tüm Müslümanların halifesi olan padişahın bulunduğu bir İslam devletinin İngiltere, Fransa ve Rusya'ya karşı verdiği savaşın bu en kanlı ve stratejik cephesi dünyadaki Müslümanlar açısından da büyük bir önem ifade ediyordu. Bu nedenle "Cihad-ı Mukaddes" bile ilan edildi. Çanakkale ruhu bugün hâlâ birleştirmeye devam ediyor.

Birlik ruhuyla kurtuluşun savaşı
Ortak acıların, felaketlerin, musibetlerin Türkiye'yi nasıl bir yüce birlik ruhunda birleştirdiğini göstermek için tek başına Kurtuluş Savaşı yeter de artar. Topraklarımızı işgal eden, imparatorluğumuzu esir alan dünya güçlerine karşı millî seferberlik hâlinde verdiğimiz Kurtuluş Savaşı Kuvayı Milliye, Milli Ordu, halk kahramanları, TBMM, kadın erkek, yaşlı genç hatta çoluk çocuğuyla bir millet olarak benzersiz bir birlik ve beraberlik içinde verildi. Sarıklılardan kalpaklılara, feslilerden çarıklılara, mektepliden medreseliye, dervişinden hocasına, köylüsünden paşasına kadar milletin bütün kesimleri bu var oluş mücadelesinde milletin büyük bir birlik ruhuyla kenetlendi ve dünyaya emsalsiz bir birlik, direniş, istiklal ve namus örneği gösterdi.

Tek parti dönemi
İsmet Paşalı yıllar olarak da düşünebileceğimiz 19391950 arası devlet ile partinin birleştiği Tek Parti iktidarı her ne kadar demokrasi açısından sıkıntılı ve halkın büyük bir kesiminin dışlandığı yıllar olsa da Türkiye'nin geniş gövdesini oluşturan halkın kendi hassasiyetlerini seslendiren bir siyasi yelpazeye yönelmesine ve güvenini kazanmasına da yol açtı. Bu birleşim kendini 1950 seçimlerinde tüm ağırlığıyla gösterdi ve ancak 10 yıl sonra bir darbe ile önü kesilebildi.

Üç adam, bir büyük miras
1960 askeri darbesiyle Türkiye'yi demokrasi ile tanıştıran Demokrat Parti'nin kapatılması ve Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan'ın idam edilmeleri ülkemizde halkın çoğunluğunun meşru iradesine indirilen ağır bir darbe oldu. Bu darbe ve idamları gerçekleştirenler istemeden de olsa milleti, ucu bugünlere uzanan bir fikrin mirasçısı hâline getirdi. O idamlarla birlikte topluma miras kalan bu çizgi sonrasında Türkiye siyasetinin ana akımını teşkil etti; her darbe, darbe girişimi ve muhtıradan sonra dirilerek yıkılmayacağını gösterdi.

Bosna katliamı
200 bin Bosnalının dünyanın gözü önünde ve bizzat Avrupa'nın göbeğinde uğradığı sistematik soykırımın acısı çaresizlikle birlikte katliamların sürdüğü 3,5 yıl boyunca Türkiye'nin de yüreğini dağladı. Sadece 1995'te 10 günde 8 bin 372 Boşnak'ın katledildiği Serebrenica başta, yaşlı-çocuk demeden katledilen, tecavüz edilen yüz binlerce masum insanın haberleri Türkiye'de eli kolu bağlı bizlerin ciğerimizi yaktı yıllarca. Bu ortak acı Türkiye'yi hem kendi içinde hem de Bosnalı kardeşleriyle en derin duygularla birleştirdi, bütünleştirdi, kenetledi.

Darbe karanlığından demokratik taleplere
Sağ-sol çatışmalarını ve terörü bahane edinen 12 Eylül Darbesi Türkiye'nin yüzüne bir şamar gibi indi ve vesayet yönetimi getirdi. Vesayet partilerinden birinin liderinin "Niye cop kullansınlar, taş gibi delikanlılarımız var!" sözleriyle işkence ve gözaltında tecavüz iddialarını cevaplandırdığı ibretlik bir dönemdi. Ancak tüm bu olumsuzluklar nihayetinde daha demokratik bir düzen, daha olgun bir demokrasi ve halkın kendi değerlerini yaşayacağı bir sistem konusunda Türkiye'yi genel bir kanaatte birleştirmedi değil.

Milletin "Dip Dlagası" ile alaşağı olan 28 Şubatçılar
Aslında dinî kimlikler üzerinden Türkiye'de toplumun geniş gövdesine yönelik bir sindirme operasyonu olan 28 Şubat süreci halkı kutuplaşmaya, bölmeye çalışıyordu. Manevi inanç ve temellerine yönelik baskılara maruz kalan toplumun geniş gövdesi her defasında olduğu gibi şiddete, hakarete, isyana başvurmadan kenetlendi ve gereken cevabı bir kez daha verdi. Nitekim kendi milletlerinin manevi yönelimlerini altüst edecek bir dip dalgası bekleyenler Türkiye'nin geniş gövdesinin bu sağduyulu birliğinin getirdiği gerçek dip dalgasıyla alabora oldular.

Ortak bilinçte buluşturan darbe girşimi: 15 Temmuz
"Bu bela bizi birleştirdi. Fikirlerimiz, partilerimiz, söylemlerimiz farklıydı, birbirimizle konuşamıyorduk, bir araya gelemiyorduk ama bu olay milleti birleştirdi." Dönemin başbakanı Binali Yıldırım 15 Temmuz darbe girişimine karşı verilen millî direnişin en büyük getirisini böyle ifade ediyor. Gerçek şu ki, o gece atlatılan bu ortak badire, fikirleri hâlen farklı olsa da Türkiye'nin birçok farklı kesimini hem ortak bir bilinçte buluşturdu hem de bir diyalog ortamı oluşturdu.


Türkiye'nin harcındaki diğer bazı acılar

• 1914 Sarıkamış faciası
• 1939 Erzincan Depremi
• Kıbrıs'ta Türklere karşı katliamlar ve 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı
• PKK Terörü
• Dumlupınar denizaltı faciası
• Bulgar mezalimi
• Filistin ve Kudüs işgali
• Gazze saldırıları
• Mavi Marmara baskını
• Arakanlılar'a yönelik soykırım
• Asala terörü

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN