Türkiye nedir?

Türkiye harita üzerinde dünyadaki 200'ü aşkın ülkeden biri olsa da tarihi, kültürel, milli, coğrafi, dini, medeni, askeri vb. pek çok açıdan diğerleri gibi değil;çok daha öte anlamlara geliyor.

Birol Biçer SAYI:51
Türkiye nedir?

Türkiye'nin ifade ettiği zengin ve derin anlam katmanı sadece bu topraklar üzerinde yaşayan ve Türkiye'yi vatan edinmiş bizlerle de sınırlı değil. Tarihi, gelenekleri, değerleri, töreleri, kültürü, efsaneleri, unsurları, kahramanlıkları, zenginlikleri, konumu, misyonu, başarıları ve bunların yanında çektiği acı ve sıkıntıları ile Türkiye her birimiz için bir şeyler, hepimiz içinse çok şey ifade ediyor. Tek kelimeden ibaret Türkiye, müktesebatını ardına taktığı zaman fazlasıyla büyük ve derin manaları temsil ediyor. Bunu çoğu zaman yabancı gözler ve diller de teslim etmekten kaçınmıyor. Bu topraklarda birkaç asır önce misafir olan Fransız şair ve siyaset adamı Lamartine, karşılaştığı güzellikleri ifade eden şu cümlelerini sadece Türkiye'nin doğal güzelliklerine atfetmiyor: "Bu ülke öyle bir yer ki her bakışta sanki yeniden değişiyor. her değiştikçe de önümüze yeni ve daha taze güzellikler çıkıyır. Durum böyle olunca ben birkaç sözle ne anlatabilirim ki?"

Destanların mirası
Her milleti n az çok efsaneleri olur, çok azının destanı bulunur. Yunanlıların İlyada ve Odysseia destanları, Hintlilerin Mahabbarata ve Ramayana, Finlilerin Kalevala, Farsların Şehname gibi destanları var. Söz, tarihleri boyunca kurdukları 16 büyük devlet ve imparatorluğa son olarak Türkiye'yi ekleyen Türklere geldiğinde iş biraz değişiyor. Uygur Türklerinin Türeyiş Destanı, M.Ö. 4'üncü yüzyılda yaşayan bir Türk Hakanı olan Şu'nun sefer ve kahramanlıklarını anlatan Şu Destanı, Müslümanlığı yayan Satuk Buğra Han Destanı, Hunlardan kalan Mete Han Destanı, Oğuz Kağan Destanı, Kırgız Türklerinin 400 bin mısralık Manas Destanı, Türklerin atalarının çoğaldıkları Ergenekon'dan çıkışlarını ve dünyaya yayılışlarını anlatan Ergenekon Destanı, Uygurların Göç Destanı, Kafk as Türklerinden kalan Karca Bey Destanı, zalim Bolu beyinden inti kam alan Köroğlu Destanı… Türkiye işte böyle bir destanlar manzumesinin varisi.

Bin yıllık varlık, 4 bin yıllık kök tarih, 17 devlet
Alman şairi Goethe "3 bin yıllık tarihi ile hesaplaşmayan günübirlik yaşıyor demekti r" diyor. Türkiye Cumhuriyeti henüz 95 yaşında olabilir ancak Goethe'nin anlatmak istediği tarihi misyon yeryüzünde belki de en çok Türkiye'yi işaret ediyor. Türkiye sadece Anadolu'da bin yıla, Avrupa'da 5 yüz yıla, Asya'da ise –bilinen- 4 bin yıla uzanan bir tarihi varlığın ve mirasın sahibi, taşıyıcısı ve sorumlusu. Türkiye'nin derununda ve kodlarında bulunan bu miras onu salt 95 yaşında ve "köksüz" saymak isteyenleri aciz bıraktı ğı gibi "Türk tarihi demek dünya tarihi demekti r" anlamına geliyor. Birileri istemese de bu mirasın öyle kolay kolay ret ve inkâr edilemeyeceği anlamına da. Alman ikti satçı Fritz Neumark'ın şu tespiti de bu gerçeği farklı dille ifade ediyor: "Türkler pek farkında değil ama Avrupalılar şu gerçeğin farkındadır: Tarihten Türkler çıkarılırsa ortada tarih diye bir şey kalmaz."

Köklü bir devlet geleneğinin temsilcisi
Büyük iniş çıkışlarla dopdolu bu tarih aynı zamanda 17 büyük ve ciddi devlet tecrübesini de içeriyor. Büyük Hun İmparatorluğu (MÖ 220-MS 216), Batı Hun İmparatorluğu (MÖ48-MS 216), Avrupa Hun İmparatorluğu (375-469), Ak Hun İmparatorluğu (420-552), Göktürk Kağanlığı (552-745)), Avar Kağanlığı(565-835), Hazar Kağanlığı (651-983), Uygur Kağanlığı (745-1368), Karahanlı Devleti (840-1212), Gazneliler Devleti (962-1183), Büyük Selçuklu Devleti (1040-1157), Harzemşahlar Devleti (1097-1231), Altın Ordu Devletş (1236-1502), Timur İmparatorluğu (1368-1501), Babür İmparatorluğu (1526-1858), Osmanlı İmparatorluğu (1299-1922) ve Türkiye Cumhuriyeti... Özellikle Türkiye cumhuriyet öncesi 625 yıllık cihan devleti Osmanlı'nın kurumsal yapısının bir getirisi olarak Türkiye, yabana atılamayacak ve pek az millete nasip olacak bir devlet geleneğini temsil ediyor.

Her düşüşte yeniden ayağa kalkan bir millet
Napoleon Bonaparte "Bana Türklerden kurulu bir ordu verin dünyayı rehin alayım" diyor. Türkiye aynı zamanda her defasında yeniden ayağa kalkarak devlet olmayı başaran bir millet şuurunun son halkasını teşkil ediyor. Selçuklu2nun yıkılışı, Anadolu Beylikleri dönemi, 1402 Ankara Savaşı, Timur istilası, Fetret Devri, Mondros Mütarekesş, Kurtuluş Savaşı bu özelliğin tarihteki son örnekleri. Şu meşhur anekdot bu özelliği çok net anlatıyor: Kumandanlarından biri Adolf Hitler'e sorar: "Türklere neden saldırmıyoruz?" Hitler bu soruya şu ibretlik cevabı verir. "Türkler öyle bir millettir ki eğer saldırırsak tamamını yok etmemiz gerekir. Yoksa birini bile hayatta bırakırsak yeni bir devlet kurar, intikamını alır."

Dünyanın en sağlam aile ocağı
Ailenin önemli olmadığı bir yer, bir toplum yok ama Türkiye'nin temellerindeki yeri bambaşka. Bunu işin erbabı bir yabancı âlimin tespitine bırakmak en uygunu... Türkiye'nin ve Türk milletinin en önemli özelliklerinden birine İsviçreli hukukçu Gaston Jezz şöyle işaret ediyor: "Türklerin dinî ve millî inançlarının bağdaşmasından dünyanın en sağlam aile ocağı doğdu ve bu varlık hiçbir milletin tarihinde görülmemiş şekilde toplumsal hayatı inşa etti. Ben, Batılı bir aile hukuku profesörü olarak şunu diyorum: Türk milletinin aile nizamını elinden alın, geride fazlaca bir şey kalmaz." Osmanlı'ya da hizmet etmiş bir Alman generali olan Helmuth von Moltke de bu temel gerçeği gıpta ile ifade ediyor: "Türklerin, bir başka millete nasip olmamış, çok kuvvetli manevî ve millî terbiye sistemi içinde yetiştirilmiş, düşünce ve gaye birliğine sahip aile varlığını hasretle yâd ettim. Ne yazık ki bu, bizde yoktu."

Ülkenin küçültülmüş hali: Mahalle
Türkiye'yi bu günlere getiren milletin sağlıklı yapılanması en temelden ve basitten başlıyor. Günümüzde büyük şehirlerde kayboluyor olabilir ancak büyük şehirlerden ibaret olmayan Türkiye çok önemli bir değerini yaşatmaya devam ediyor: Mahalle kültürü. Bu kültürün Türkiye için ne anlama geldiği, Osmanlı Türkiye'sini gezen İngiliz kadın yazar Rafaela Levis'in de gözünden kaçmamış olacak ki, gördüğü mahalle gerçeğini Osmanlı Türkiye'sinde Günlük Hayat kitabında "Her Osmanlı beldesinin aslına sadık olarak küçültülmüş esas varlığı'' olarak nitelendiriyor ve şöyle açıklıyor: "Diyebilirim ki, karıncaların nizam dışı en küçük hareketi hoş görmeyen ancak adaleti ve eşitliği esas alan hayatı Osmanlı mahallesine ilham kaynağı olmuştur. Türkler, bu tabiat harikasını şuur üstü bir sezgiyle mahallelerine tatbik etmişlerdir."

Farklılıkların korunarak birleştiği pota
Doğu ile Batı kültürünü, üç kıtayı, dünyanın eski ticaret yollarını, İslam ile Hıristiyan coğrafyasını, Doğu Roma ile Osmanlı medeniyetini karıştırmadan birleştiren bir pota olmakla kalmadı Türkiye. "Osmanlı İmparatorluğu'nun yüzyıllar boyunca sergilediği diyalog ve hoşgörü anlayışı, bugün tüm dünya için dikkate alınması gereken bir model" diyor tarihçi Kemal Karpat. Din, dil, ırk, soy, renk gibi insanların kaçınılmaz özellikleri tarih boyunca dünyayı böldü ve insanoğlunun ulaştığı mevcut medeniyet ve kültür seviyesinde hâlâ sorunlara kaynak olmaya devam ediyor. Dünyanın –sözde– en medeni ülkelerinde bile bölünme, ayrışma, sürtüşme vesilesi yapılan bu unsurlar açısından Türkiye daima birleştirici, bütünleştirici bir hoşgörü ocağı oldu ve olmaya devam ediyor. Bugüne dek yüzlerce etnik kimliği, sayısız kültürü, onlarca farklı inancı, dili, geleneği koruyarak barındıran, eritmeden bir potada toplayan bir güç demek Türkiye…

Filistin, Kudüs, Doğu Türkistan ya da Arakan... Mazlumların savunucusu
"Türkiye demek İslam dünyasında yaşayan 1,7 milyar insanın duaları demektir. Türkiye demek hangi inanca, kökene mensup olursa olsun tüm mazlumların ihtiyaç duyduklarında kendilerine uzanacaklarını bildikleri şefkat eli demektir..." Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın bu sözlerini hamasete yormamak gerekiyor zira hem diplomasiyle hem fiili yardım ve çabalarla dünya üzerinde zulme uğrayan Müslümanlara, İslam ülkelerinin bile sessiz kaldığı zamanlarda en ziyade ve bazen yegâne yardımı, desteği Türkiye veriyor. Her zaman etkili olamasa da en azından kınayarak, tavır alarak zulme karşı çıkmaya çalışıyor. Örneğin dünyanın gözleri önünde apaçık bir işgale uğrayan Kudüs davasını sahadaki Filistin'in dışında bir tek Türkiye savunuyor. Filistin'de uygulanan katliama karşı sert söylemlerde bulunan tek ülke yine Türkiye... Filistin, Kudüs, Doğu Türkistan, Arakan ya da herhangi bir yer… Bu nedenle Dünya Müslüman Âlimler Birliği Genel Sekreteri Ali El-Karadaği'nin geçen yıl Türkiye'ye yönelik şu açıklaması sadece bir teşekkürün değil, Türkiye'nin aslında İslam dünyasının mazlumları için de ne ifade ettiğinin açıklaması sayılabilir: "Türkiye'nin bugün İslam dünyasında önemli bir rolü var. Türkiye, mazlumlara ev sahipliği yapan, dünyanın her yerinde Müslümanların haklarını savunan bir ülke… Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere Türk Hükümeti'ne ve halkına teşekkür ederim."

Türkiye iç kaledir
türkİye İç kaledİr "Türkiye iç kaledir. Yurdunu veya güvenli yaşama imkânını kaybedenler buraya çekilebilir. Dün Kafkas ve Balkan halkları, bugün Suriyeli kardeşlerimiz. Batı sınırımızın sıfır noktasında bir Pomak köyü olan Sislioba, doğu ucunda ise Kırgızların yaşadığı Ulupamir köyü vardır. Bu iki örnek bize çok şey söylemektedir" diyor şair İbrahim Tenekeci mazlumlara sığınak olan Türkiye için. Hz. İsa'nın müjdelediği hak dine inandıkları için zulme uğrayan ilk Hıristiyanlara kucak açan Anadolu toprakları Moğol kırımından kaçan Orta Asyalı göçmenlerden, İspanyol ve Haçlı kılıcından kurtulan Sefarad Yahudilerine, Rus kıyımı yüzünden vatanından göçen Çerkeslere, Kırımlılara, Gürcülere, Çeçenlere, Musevi Karay Türklerine ve daha nicelerine sığınak, dönemediklerinde ise vatan oldu. Balkan Savaşları'ndan, I. Dünya Savaşı'ndan, Yugoslavya'nın yıkılışından sonra kıyıma ya da baskılara uğrayan Balkan Türkleri, Bulgar mezaliminin kurbanı olan Bulgaristan Türkleri, İran Devrimi'nden canlarını kurtarmak isteyen milyonlarca İranlı, Saddam zulmünden kaçan Kürtler, El Kaide'den kaçan Yezidiler, Türkmenler, İsrail'den canını kurtaran Filistinliler, dünya gözünü kapayıp gemileri geri döndürmeye çalışırken Suriye rejiminin katliamlarından kaçan üç milyon Suriyeli ve niceleri huzur ve güveni Türkiye sığınağında buldu, bulmaya devam ediyor.

Müslüman coğrafyanın lideri
Her zaman maharetle kullanamasa da Türkiyenin sahip olduğu bu köklü devlet geleneği özllikle İslam coğrafyası söz konusu olduğunda ayrı bir önem taşıyor. 20'nci yüzyılın başında yeryüzünde bağımsız 3 Müslüman devlet bulunuyordu: Osmanlı İmparatorluğu, İran Şahlığı ve Afganistan Krallığı. Günümüzde Müslüman ülkelerin sayısı 50 'yi aşıyor. ancak çoğu sömürgelikten çıkan ve sistemleri sömürgecilerce tasarlanan bu ülkelerin neredeyse hiçbirinde teşeküllü bir devlet yapılanması bulunmadığı gibi Türkiye ve İran dışında köklü bir devlet geleneğine sahip olanı da bulunmuyor. Bu durum ister istemez imparatorluk geçmişinin de zorunlu sonucu olarak Türkiye'yi Müslüman coğrafyanın tek gerçek devleti ve temsilcisi konumuna oturtuyor.

Türkiye vatan, vatan ağır bedel demek
Türkiye vatan, vatan ise bedeli bin yılda ağırödenmiş toprak demek. "Türkiye'ye neden Türkiye denmiş- Bu isim bu yurda gökten mi inmiş?- Demek ki apaçık bedel ödenmiş!" dizeleriyle ifade ediyor bu gerçeği bir ozan. Bu bedel ne ola ki? Malazgşrt'ten Sarıkamış'a Çanakkale'den günümüzde bölücü terör örgütleriyle mücadeleye kadar sayısız meydanda on milyonlarca şehşr ve gazinin kanı, ana-baba-eş-evlatların gözyaşı, cephelere erzak ve mühimmat taşıyan kadınların cefası, işgalci düşmanların tasallutuna uğrayan milyonların canları ve bazen de namusları bedel deyince ilkk akla gelenler. Türkiye için milyonlarca canın bin yıldır ödediği bedel çoğu zaman bol keseden atılan hamaset nutuklarına meze olsa da salt kuru laf değil tümüyle bir gerçek.

Türkçe = Milli varlık + Milli kimlik
Türkiye demek Türkçe demek… Dünyada 250 milyon kişi tarafından konuşulan Türkçe en fazla konuşulan beşinci dili teşkil ediyor. Dünya düşünce ve edebiyatına damga vurmuş Türkçe, Türkiye ve Türkler açısından millî varlığını ve kimliğini korumak anlamına geliyor. Peyami Safa bu hayati noktayı şu vecizeyle ifade ediyor: "Dilini kaybeden bir millet her şeyini kaybetmiştir." Bilinen ilk toplu sözlüğü Divan-ı Lugat'it Türk bundan 950 önce daha yeryüzünde bugün yaygın olan diller ve uluslar ortada yokken yazılan Türkçe, büyük budamalara maruz kalıp, asırlarca kültürel etkileşimlerle kazandığı varlığı suni yollarla kaybetmeye zorlansa da bugün felsefe dahi yapılabilen derinlik ve zenginlikte bir dildir. Bunun ispatı ise yaşayan en büyük felsefeci Teoman Duralı'nın bizzat kendisidir. Dahası bu dilin üstatlarından Nihad Sami Banarlı'nın deyişiyle "Bizim dilimiz, bir imparatorluk dilidir. Her dil imparatorluk dili olamaz çünkü her millet imparatorluk kuramaz."

Temelinde edebiyat şaheserleri yatan ülke
5 bin 500 yıl önce iki kollu bir lisan olarak gelişmeye başlayan Türk dilinin ilk yazmaları Orta Asya'da ortaya çıktı ve Türklerin yayılmasıyla her devirde dev şaheserler doğurdu. Bugün dünyaya yayılmış bulunan Türkçe el yazma eser sayısı 100 bini aşıyor. Bu nedenle Türkiye demek sadece son bin yılda Anadolu ve Rumeli'de yazılanların dışında binlerce yıllık Türk tarihinin de edebi şaheserleri anlamına geliyor. Bu edebiyatın ilk akla gelen temel eserleri neler mi? Yenisey Yazıtları, Orhun Yazıtları, Yusuf Has Hacip'in 6645 beyitlik manzum siyasetnamesi Kutadgu Bilig, Divan-ı Lugat'it-Türk, Edip Ahmet Yükneki'nin 12'nci yüzyıl ahlak kitabı Atabet'ül Hakayık, Ahmet Yesevi'nin divanı Divan-ı Hikmet, Nasireddin bin Burhaneddin Rubgazi'nin Kısas-ı Enbiya'sı, Mevlana'nın
Mesnevi'si, Yunus Divanı, Misak-ı Milli, İstiklal Marşı, Fuzuli'nin Su Kasidesi ve Hadikat'üs Süeda'sı, Evliya Çelebi Seyahatname'si, Safahat, Dede Korkut Oğuznameleri, 12'nci yüzyılın dev edibi Genceli Nizamȋ'nin Hüsrev ü Şirin'i, Harezmi imzalı (8'nci yüzyıl eseri Muhabbetname, Aşıkpaşazade'nin Garipname'si ve Divan'ı, Kadı Burhaneddin Divanı, Süleyman Çelebi'nin Mevlid'i, Ebulgazi Bahadır Han'ın Şecere-i Türk'ü, Ali Şir Nevai'nin Muhakemetü'l-Lugateyn'i, Leyla vü Macnun'u, Ferhat ü Şirin'i ve divanı, Hüseyin Baykara Divanı, Hacı Bektaş Velayetnamesi, Baki, Fuzuli, Nabi, Nedim divanları, Sinan Paşa'nın Tezkiretü'l-Evliyâ'sı, Şeyh Galib Divanı… Buna Kürtçe olarak Ahmed-i Hani'nin Mem u Zin'i, Ahmed-i Cezeri Divanı gibi dev eserleri de eklemek gerekiyor.

İrfani geleneğin toplumla bütünleştiği belde
Gâziyân-ı Rum¸ Ahîyân-ı Rum¸ Bacıyân-ı Rum ve Abdalân-ı Rum adlı irfani geleneğe dayalı teşkilatlanmalarla toplumsal çehresi manen şekillenen Anadolu son bin yıllık süreçte pek çok tasavvuf mektebini ağırladı. Öyle ki, irfani gelenek ya da bir başka deyişle tasavvuf Selçuklu döneminden iti baren Türkiye'nin tüm devirlerinde sosyal hayatı n önemli bir katalizörüne dönüştü. Kimi zaman sadece halkın değil padişahların da yeti şmesinde etkili oldu. Uzun süre yasaklandığı Cumhuriyet döneminde de sadece görünür olmaktan çıkıp, sine-i millett e manevi işlevini, tedrisatı nı sürdürmeyi bırakmadı. Belki en fazla kendisini yasaklayan, hakir gören ve dışlayan kitleyi feyiz ve nurundan mahrum bıraktı . Ama Kadiri, Rifai, Mevlevi, Halveti , Bayrami, Şazeli, Bektaşi, Melami, Zeyni, Nakşıbendi gibi türlü yollar vasıtasıyla her daim Türkiye mayasının asli bileşenlerinden biri olarak kaldı. Prof. Mahmut Erol Kılıç bu gerçeği şöyle ifade ediyor: "Her köşesinden ilim, irfan ve sanat fı şkıran devasa bir dergâh gibidir Anadolu. Asırlar boyunca, gönlü yaratı lmıştan Yaratan'a çeviren, halk içinde Hak ile beraber olmanın talimini yaptı ran ruhsal tecrübenin ışığında yol almıştı r bu topraklarda yaşayanlar."

Erenlerin attığı manevi temeller
"Nerede evliya kabri varsa orası Türk toprağıdır. Evliyası olmayan yerde Türk de yok demekti r." Merhum düşünce adamı Erol Güngör'ün bu vecizesi aslında Türkiye'nin manevi mimarlarına da işaret ediyor. Anadolu ve Rumeli'yi vatana dönüştüren, Türkiye'yi manevi olarak mayalayan ve kuran başta Horasan Erenleri olmak üzere maneviyat erlerinin, bir başka deyişle hak dostu alperenlerin bu ülkenin geneti k kodlarına işlenmediğini ancak bu ülkeye yabancı olanlar ileri sürebilir. Hz. Peygamber'in (sav) Ehl-i Beyt'inin silsilesinden gelen Hoca Ahmed Yesevi ve onun Anadolu'ya gelen dervişlerinin müsamahalı, şefk atli, merhametli anlayışları ile Müslümanlık Anadolu'nun en ücra köşelerine kadar yayıldı. Onların maneviyatları ile dirilen, birlik ve beraberlikleri tesis edilen, mücadele gücü yükselen Anadolu insanı onların yolundan giden maneviyat büyüklerine günümüze kadar hürmet ve tazim göstererek bu geleneği yaşattı . Ahi Evran, Hacı Bektaş, Hacı Bayram Veli, Hacı Şaban Veli, Şücaatti n Veli, Şeyh Edebali, Hayreddin Tokadi, Bahaeddin Veled, Mevlâna, Sadreddin Konevî, Muhiddin Arabî, Yunus Emre, Fahrüddin Iraki, Necmedddin-i Dâye, Evhadüddin-i Kirmani, Emir Sultan, Geyikli Baba, Somuncu Baba, Sarı Saltuk gibi kimi medrese ehli büyük âlimler, kimisi ise sırlı yüzlerce velilerin harcına karıştı kları Türkiye hâlen onların manevi mirasını yaşattı ğı gibi tasarrufatı na da mazhar olmaktadır.

Masallarla, efsanelerle kodlanan diyar
Nasreddin Hoca fıkraları, Keloğlan masalları, Hacivat ve Karagöz hikayeleri, Bektaşi fıkraları, halk efsaneleri, Hamzanamaler ve ucu bucağı gelmeyen anonim masallar sadece birer eğlencelik gibi görülebilir ancak derunumuzda bizi de biz yapan unsurların başlıcaları. Sundukları hayal dünyası tasavvurları, sembolizmleri, ahlak dersleri çocuklukta bilinçaltına kodlanan masallar ve eğlencelik olmaktan ziyade manevi tasavvufi incelikleri umumun idrakine indirgeme işlevi gören Nasreddin Hoca ve Bektaşi fıkraları Türkiye'nin zihin yapısının DNA'larını da teşkil ediyor.

Ozanlar, Aşıklar, Türküler
Bir memleketi memleket, milleti millet yapan değerleri sese, nameye büründüren halk ozanları, âşıklar yüzyıllarca halkın sesi olmuşlar. Yaktı kları şiirler, türküler, bozlaklar, deyişler, doğuşlar, nefeslerle onun duygularına, sorunlarına, acılarına tercüman; yaşamına, aşklarına, özlemlerine, coşkularına ayna olmuşlar. Halkın bağrından koparak onun gönül diline dönüşen ozan ve âşıklar onlarca asır boyunca mal oldukları halkın gelenek ve kültürünün temsilciliğini, toplumun da öncülüğünü yapmışlar. Orta Asya'dan gelen halk ozanı geleneği 13'üncü yüzyıldan iti baren Anadolu'da her asır Yunus Emre, Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Pir Sultan Abdal, Köroğlu, Kul Himmet, Karacaoğlan, Emrah, Dertli, Gevheri, Dadaoğlu, Seyrani gibi binlerce halk âşığı ile çiçek açarken, 20'nci yüzyılda âşık Veysel, Mahzuni Şerif, Daimi, Davut Suları, Muharrem Ertaş, Neşet Ertaş gibi gönül erleri ile devam etti , ediyor. Bu nedenle Türkiye demek büyük ölçüde halk âşıkları, ozanlar, abdallar ve beraberinde türküler, uzun havalar, bozlaklar, doğuşlar, deyişler demek.

Medeniyetler hazinesi Türkiye
Son bin yıllık hakim kültürü Türklük ve İslam boyasıyla bezenen Türkiye toprakları, bununla birlikte hiçbir ülkeye nasip olmayan bir kültürler ve medeniyetler hazinesinin de mirasçısı aynu zamanda. Arkeolog İlhan Akşit'in İfadesiyle Anadolu "Uygarlık tarihi açısındna bilinen en zengin coğrafya." Sadece bu topraklar üzerinde hüküm sürmüş medeniyetleri saymak bile hiçbir yerde rastlanamayacak bu mirasın enginliğini göstermeye yeterli. Hitit, Frig, Lidya, Urartu, Aka, Pers, Helen,Roma, Dou Roma, Selçuklu ve Osmanlı medeniyetlerine ev sahipliği yapmış ve onların varidatını taşıyan Türkiye'nin medeniyetler mirası bu kadarla sınırlı değil. Çevresinde gelişmiş Mezopotamya, Sümer, Akad, Babil, Asur, Elam, Mısır, Yunan, Girit, Miken, Fenike, İbrabi medeniyetlerinin etki ve izlerini de taşıyıor.

Misavirperverlik kültürü
Misafirperverliğimiz bu toprakları ziyaret eden eski Batı lı seyyahların da dillerine pelesenk olmuştur. 1850'lerde ülkemizi gezen J.H.A Ubucini de bunlardan sadece biri ve şöyle temas ediyor bu hasleti mize: "Türkiye kadar misafirperver bir ülkeye rastlamadım. Her yanında Müslüman nezaketi yle halk, yabancıya kucak açar, Türk aleyhtarı yazarlar bile bu meziyetlerini teslim etmektedirler. En fakir köyde bile misafirlik denen bir ev bulunmaktadır. Oraya varan yolcu kendisine bir tabak pilav ve kuzu kızartması verileceğinden emin olabilir." Günümüzde modernleşme ile birlikte aşınmaya uğrasa da evlerde hâlen misafir odası adı verilen bir bölüm bulunur. İhti mamla dayanıp döşenen evin bu en geniş ve en iti barlı odası günlük olarak kullanılmaz, sadece gelen misafirleri ağırlamakta kullanılır. "Misafir odası" çoğumuzun aşina olduğu bir kavram... Misafirperverlik ise Türkiye'nin hâkim bir niteliği.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN