Tuğba Kozan: Türk sinemasında entelektüel temsili

Türk sinemasında entelektüel temsili
Giriş Tarihi: 14.10.2017 15:08 Son Güncelleme: 18.10.2017 17:05
Türkiye’de entelektüelin en genel özelliği, içinde bulunduğu halkla bütünleşememesi ve halka sürekli olarak yabancı kalmasıdır. Entelektüel denilince akla ilk olarak, toplumdan ve toplumsal sorunlardan uzak entel “züppeler”, tatlı su Frenkleri, fildişi kulelerinde yaşayan insanlar geliyor. "-Ben seni ilim irfan sahibi, hesap kitap bilen, ağzı var dili yok biri sanırdım. Bunca dosyalar, kitaplar...
-Hepsinin canı cehenneme! İnsanlık için çalıştık, sokakta kaldık. Atom fiziği de profesörlük de yerin dibine batsın. Bundan sonra başka bir adam olacağım.
-Nasıl başka bir adam?
-Babamı mezara itenlerden daha gaddar daha insafsız…
-Sen âlim adamsın abi, başka ne iş bilirsin?
-Ama öğreneceğim. Kumarbazlığı, itliği, hergeleliği…"

Yukarıdaki replikler Yeşilçam'ın unutulmaz sahneleri arasındadır. 1974 yılında Mehmet Dinler'in yönetmenliğini yaptığı Ceza filminde; bilim adamı rolündeki Kadir İnanır'ın, babasının ölümünün ardından nasıl şehir eşkıyasına dönüştüğünü görürüz. Biraz tebessüm...

Türk sinemasında entelektüel ve aydın temsilleri, didaktik üsluplarından dolayı genellikle sorunlu olmuştur. Öncelikli görevi cahil toplumu eğitmek, "modernleştirmek" olan entelektüeller; halkı aşağılayan, kibirli tavırlarından dolayı sevilmemişlerdir. Muasır medeniyetler seviyesine ulaşmanın derdiyle dertlenen bu karakterler, davalarını savunurken ne yazık ki halkın dilinden konuşmayı başaramadılar. Söz konusu bu soruna ilk gerçekçi çözüm önerisi ise Ömer Lütfi Akad'ın; Gelin, Düğün ve Diyet filmlerinden oluşan üçlemesiyle gelir... Filmlerinde gelenek ve törenin baskısı altında ezilen insanlar, dışardan gelen bir müdahaleyle değil de kendi içinde çıkan bir başkaldırıyla mevcut yaraları sararak topluma bir çözüm önerisi sunar. Mezkûr üçleme, bu bakımdan toplumsal gerçekçi eserler arasında önemli bir yer tutar. Bu üç film; sahip olduğu gerçekçi üslubun yanında kadın karakterleri, değişim için başkaldıran özneler olarak göstermesi hasebiyle de ayrıcalıklı bir konumdadır. Zira susan, boyun eğen, itaat eden kadın yoktur artık.

Ne dediğini anlamıyorum ama sanırım iyi şeyler söylüyorsun

1963 Uluslararası Moskova Film Festivali'ne katılan ilk Türk filmi olan Halit Refiğ'in yönetmenliğini yaptığı Şehirdeki Yabancı'sına baktığımızda ise dışardan bir müdahale ile yozlaşmanın önüne nasıl geçilmeye çalışıldığını görürüz.

Fertlerin yaşadıkları toplumda yalnızca gördükleri eğitim ile aydın kabul edilmeleri az gelişmiş ülkelere mahsus bir durum. Şehirdeki Yabancı filmi de buna güzel bir örnek... Film, İngiltere'de mühendislik okumuş, Aydın adlı karakterin Türkiye'ye gelmesiyle başlıyor. Filmde Aydın'ın kendisini yurt dışında okutan zengin iş adamı ve manevi ağabeyi Selami ile arasında geçen diyalog ise fazlasıyla ilginç:

"-Eee anlat bakalım İngiltere'de kömürün nasıl çıkarıldığından başka bir şey öğrendin mi?

-Öğrendim, birlikte yaşayan insanların, birlikte nasıl mesut olabileceklerini, nasıl çalışmaları ve dayanışmaları gerektiğini öğrendim.

-Vay vay vay... Ne dediğini anlamıyorum ama sanırım iyi şeyler söylüyorsun!"

Manevi ağabeyi Selami'nin Aydın'ın sevdiği kız olan Gönül ile evlendiğini öğrendiğinde Aydın, dikkatini dağıtmak için kendini hemen işe verir. Çalıştığı maden ocağında yaptığı incelemeler sonunda direklerin sağlam olmadığını, bu durumun işçiler için hayati tehlike arz ettiğini ve hemen değiştirilmesi gerektiğini söyler lakin bu o kadar kolay olmayacaktır. İşçilerin güvenliği, birbirinin menfaatlerini kollayan maden ocağı işletmecisinden ormancısına kadar kimsenin umurunda değildir. Direkler değiştirilmeyince beklenen göçük gerçekleşir, Aydın da bu göçükte yaralanır. Olayın mal sahipleri tarafından kendi ihmalkârlıklarından değil de kaderci bir yaklaşımla değerlendirildiğini görürüz filmde. Şeref karakteri söz konusu bu tiplerin en belirgin temsilidir. İş adamlarıyla rakı masalarında eğlenen, kadın pazarlayan, hatta işlerini halletmek için adam dövdüren Şeref, kahvehaneye geldiğinde dinden diyanetten bahsederek kazanın takdir-i ilahi olduğunu şu diyaloglarda anlatır:

"-Mühendis, direkler çürükmüş de ondan ölüm oluyormuş madende demiş. Bak bak, Allah'ın işini de bilecek şeytan kafasıyla. Bu takdir, bir alın yazısı, kim değiştirebilir. Hadi ikindi oluyor bana müsaade."

Bu söylemlerde dindarların aklı dışarda tutan, kaderci ve teslimiyetçi oldukları iddiası, üstüne basa basa verilmekte. Kahvede tek kişi bile işçi güvenliğinin ihmal edilmesine, dinin asla müsaade etmeyeceğini söylemez. Buradaki halkın eğitilmeye ihtiyacı yoktur. Bütün gözler Aydın'ın üzerindedir. Zira madende çalışan işçiler bile Aydın'ın onlar için verdiği mücadeleyi hiçe sayar ve "Yabancı ülkeye gitti, gâvur oldu" diye eleştirirler: "Kadın yüzünden başı belaya girdi, bizim yüzümüzden değil. Aydın Bey Gavuristan'dan dinsiz döndü diyorlar. Gizlice gâvur olmuş da domuzluğundan saklarmış bunu." Burada işçileri oldukça aşağılayan bir tavır var. İşçiler Aydın hakkında çıkan dedikodulara takılıp canlarının derdine düşmeyen "aptal bir topluluk" olarak resmediliyor resmen. Daha sonra Aydın'ı davasından vazgeçirmek isteyen iş adamları onu dövdürürler, Aydın yalnız kalır, halk ona destek vermez. Halk da genel çerçevede cahil bir güruh olarak resmedilir. Film; Aydın ile Gönül arasında çıkan dedikodulardan sonra bir çeşit namus davasına dönerek, ilginç bir hal alır.

Halkın tanımadığı insan: Entelektüel

Türkiye'de entelektüelin en genel özelliği, içinde bulunduğu halkla bütünleşememesi ve halka sürekli olarak yabancı kalmasıdır. Entelektüel denilince akla ilk olarak, toplumdan ve toplumsal sorunlardan uzak "züppeler", "tatlı su Frenkleri", "fildişi kulelerinde yaşayan insanlar" geliyor. Yani bütün bilgi ve yetisini Batı ile sürdürdüğü ilişkilere borçlu bir toplumsal zümrenin mensubu olarak karşımıza çıkıyor aydın. Klasik Türk romanlarına baktığımızda, müzminleşmiş entelektüellere sıkça rastlamak mümkündür. Recaizade Mahmud veya Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın romanlarında, Türk entelektüelinin içinde bulunduğu en büyük kriz "yabancılaşma" krizidir. Türk entelektüeli, küçümseyici bir bakışla halkla kendisi arasındaki "elitist" mesafesini korurken diğer taraftan şuuraltında kendinden üstün olarak kodladığı Batılı bilgi ve söylemler karşısında aynı tutumu gösterememekte hatta eziklik hissetmektedir. Böylelikle hep eksik, yarım ve hem kendine hem de toplumuna yabancı kalmışlardır.

Günümüz şartlarında bilgi denilen olgu herkes tarafından kolayca ulaşılabilen bir şey olduğu için sadece bilgi sahibi olmak artık tek başına entelektüel olmaya yetmez. Entelektüele düşen sorumluluk ise; hakikate ulaşmak, iktidarlara karşı toplumun menfaatlerini savunmak ve bunun için de halkla birlikte hareket ederek çeşitli güç odaklarını etkisiz hale getirmek üzere mücadele içinde olmaktır fakat yaşadığımız toplumsal yapıda iktidarı karşısına alabilen entelektüel sayısı maalesef çok az. Sancısını çektikleri meselelerde kitle ile birlikte mücadele etmek yerine, sistemin marjinalize etme, yalnızlaştırma baskılarına karşı kendi içlerine kapanarak pasif bir tavır sergilemektedirler. Entelektüeller bu tavırlarıyla mücadele ettiklerini düşünür ancak böyle yaparak "iktidarların" tam da kendilerinden istediği tepkiyi vermiş olurlar aslında. Çünkü bilgi ancak örgütlenildiğinde ve kamusal alanda görünür olduğunda etkili ve dönüştürücü olmaktadır.

Nuri Bilge Ceylan'ın ödüllü filmi Kış Uykusu'ndaki "Aydın" karakteri tam da mevzu ettiğimiz bu entelektüellerden. Filmde; insanların zaafları, bencillikleri, acınası durumu hiyerarşik yapılar ve mülkiyet ilişkileri üzerinden verilmiş. Merkezde ise emekli bir tiyatrocu olan Aydın'ın taşradaki bunalımı var. Babasından yadigâr kalan oteli işletmek için Kapadokya'ya yerleşen Aydın, otelin gündelik işlerinin arasında yerel bir gazeteye köşe yazıları yazarak ve yıllardır kaleme almak istediği ancak bir türlü başlayamadığı tiyatro tarihi kitabını yazmayı düşünerek hayatına devam etmektedir. Genç eşi Nihal ve kız kardeşi de yanındadır Aydın'ın. Dışarıya hâkim olan kar ve soğuk, içerde ise daha şiddetlidir.

Nihal'in eşi Aydın'la yüzleştiği sekansta yönetmenin Aydın ile ilgili fikirleri de peyda oluyor. Nihal'in; "Aslında iyi öğrenim görmüş, dürüst, hak gözeten, adil bir insansın. Yani genel olarak böyle olduğun söylenebilir, buna diyecek bir şey yok. Ancak yeri geldiğinde bu erdemlerinle insanı boğan, ezen, küçük düşüren, aşağılayan bir hava taşıyorsun. Bu dürüst düşünme tarzınla bütün dünyadan nefret ediyor gibisin. İnananlardan nefret ediyorsun çünkü inanmak sana göre az gelişmişlik, kara cahillik belirtisi. Öte yandan herhangi bir inanç, bir ideal taşımıyorlar diye inanmayanlardan da nefret ediyorsun. Yaşlıları; geri kalmışlıkları, tutuculukları özgür düşünemedikleri için gençleri ise; özgür düşünceleri yüzünden ve geleneklerden kopuk oldukları için beğenmiyorsun. Halkın, ülkenin çıkarlarının en önde olması gerektiğini söyler durursun ama her karşına çıkandan hırsızmış, soyguncuymuş gibi kuşkulandığın için halktan da nefret ediyorsun. Nefret etmediğin insan yok neredeyse. Yalnız bir kez olsun durumunu gerçekten güçleştirebilecek bir davayı savunduğunu, kendine bir fayda sağlamayacak duygular beslediğini görebilmeyi ne çok isterdim.ama bu mümkün değil" şeklindeki sözleri; mağarasından çıkamayan, çıktığında ise bununla baş edemeyen entelektüellerin dramını, ikircikli tavırlarını gözler önüne sermesi bakımından filmin en güçlü diyaloglarından birisiydi. Bu sahne Aydın karakterinin "otopsi raporu" gibiydi bir nevi.

Türk sinema tarihine baktığımızda başlarda modernleşme politikası üzerine eğitim görmüş kişiler ve bu kişilerin karşısında yer alan cahil halk tiplemeleri sıklıkla görülürken artık entelektüellerin bunalımlarının ve dahi çıkmazlarının verildiği, özeleştirilerin yapıldığı başarılı yapımlara da rastlıyoruz.
BİZE ULAŞIN