Her şey insana dokunabilmekten geçer

Dizide oynamak oyunculuk değil, bana göre Asıl oyunculuk tiyatrodadır.

H.Sena Kartal SAYI:39
Her şey insana dokunabilmekten geçer

Birçoğumuzun "Şahin Ağa" olarak tanıdığı tiyatro sanatçısı Turgay Tanülkü'nün hayatı ve yaşadıkları bir roman gibi desek abartmış olmayız herhalde. Onlarca çocuğun ve binlerce mahkûmun "baba" olarak gördüğü bir isim o. Tanülkü'yle evlat edindiği 26 çocuğu, Türkiye'nin birçok cezaevinde oynadığı tiyatro oyunları, cezaevlerinin mevcut durumu ve sanatçı-toplum ilişkisinin nasıl olması gerektiğine dair pek çok konuyu içeren bir röportaj gerçekleştirdik.

Cezaevindeki çocuklarla ilgilenme sürecinizle başlayalım dilerseniz. Bu hikâye nasıl başladı?

Geçmişte yedi yıl boyunca cezaevinde yattım. Orada anneleri babaları ve onları ziyarete gelen çocukları gördüm. Beni en çok etkileyen olay ise şu oldu: Ulucanlar'da parmaklı camlar vardı, camın sağında solunda da kümes teli bulunuyordu. Altı yaşlarında bir çocuğun eli tele takıldı ve ağlamaya başladı. O çocuk elinin acısından değil ama babasından ayrı kaldığı için ağlıyordu. İşte o gün karar verdim, "Bu çocuklara sahip çıkacağım" diye ve yapmaya başladım. Çok da mutluyum.

Cezaevine girdiğiniz zaman hangi suçlar isnat edildi size?

Afiş yapıştırmak, mitinglerde konuşma yapmak gibi suçlar, başka bir şey bulamadılar çünkü. O zaman megafon yoktu, mitinglerde millete bağırıyorduk şuradan geçin, buradan gidin diye. Şimdi solcuyum yahut sağcıyım diyenler maskelerle orayı burayı yakıyorlar, patlatıyorlar. Bizde öyle bir şey yoktu. Yüzümüzü kapatmıyorduk, kimse de kimseye saldırmıyordu. Bizi yargılayan hâkimin oğlu da bizimleydi. Biz 26 kişi yakalandık. 27'ncimiz o hâkimin oğluydu. Adam gözümün içine bakıyor; "26 mısınız" diye sorduğunda "26", dedik, vermedik hâkimin oğlunun adını. Hâkim ağlamaya başladı, başka bir şeydi o zamanlar bizim yaşadığımız.

Cezaevi süreci nasıl geçti?

18'imde girdim 25 yaşımda çıktım. İşkence de gördük bu dönemde tabii. Hatta bu işkencelerden ötürü çocuk sahibi olamadım ben, çocuklara olan bağım biraz da buradan geliyor.

Yedi sene sonra sizi salarken ne dediler?

Bir şey bulamadılar, "pardon" dediler. Biz de arkadaşlarla Ferhan Şensoy'a anlattık "pardon"u, o da film yaptı. 12 Eylül'de de öyle oldu. O zaman idam ettiklerine de "pardon" dediler. Bu darbe denen şey gerçekten çok kötü bir şey.

Enteresan yıllardı değil mi o yıllar?

Çok hem de! Bir anımı paylaşayım sizinle: Bir keresinde rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu'nun babası ile karşılaşmıştık. "Bir gün siz birbirinizi çok arayacaksınız" dedi ve dediği doğru çıktı. Yazıcıoğlu, ölümünden bir hafta önce; "Sivas Cezaevi'ne gidiyorum, gelmiyor musun" dedi bana. Kendisi çok değerli bir adamdı. Düşünce olarak birbirimize karşıydık ama ikimiz de Türkiye'yi düşünüyorduk.

Sanatçıların genel olarak toplumla olan irtibatları kopuk. Bunların en üzücüsü de 15 Temmuz gecesi yaşandı. İnsanları o gece dik durmaya çağıracaklarına, sokağa inen insanlarla dalga geçip hâlâ bu ülkede en büyük işleri alabiliyor olmaları çok garip.

Benim demek istediğim de bu zaten. Mesela Soma'da göçükler oldu ve 301 insanımızı yitirdik. Suçlu oydu, buydu beni ilgilendirmiyor. Beni yitirilenler ilgilendiriyor. Benim yetiştirdiğim çocuklar bana; "Baba oraya gidelim, çocuklara yardım edelim, onlara sokaksokak:"insanları birleştirici özelliği vardır. " tiyatrosu yapalım, çocukları oyalayalım" dediler. Tamam dedim ama tek şartım bunun gizli olmasıydı. Ben Anadolu menşeili bir adamım. Biz çocukken annem yufka yapardı. "Akşam karanlıkta kapıyı çal, yufkayı bırak ve kaç. Kimse senin bıraktığını görmesin" derdi. Biz bu ahlaktan geldik. O zaman sanatçı abilerimizin hepsi gittiler Soma'ya. Korkunç bir koruma ordusuyla gülümseyerek pozlar verdiler. Bu doğru değil. Bu acıya saygısızlık. Orası jön jön poz kesme yeri, dizi ortamı da değil. Zaten dizide oynamak oyunculuk da değil bana göre. Asıl oyunculuk tiyatrodadır. Dizide herkes oynar. Yönetmen der ki; "Şöyle bak, şöyle konuş, olmadı tekrar çekelim" falan… Bu oyunculuk falan değil ama şimdilerde bunun adı "sanatçılık" oldu ve bu kişiler dediğiniz gibi toplumla beraber olmadıkları için onların yaptıkları işler değersizleşiyor. İstediğimiz kadar okuyalım bir İsmail Dümbüllü olamayız hiçbirimiz. O adamların yaptıklarını yapamayız.

Babalık yaptığınız çocuklara gelelim biraz da isterseniz. Çocuklarınız hepsi sizinle mi yaşıyorlar?

Hayır. Mesela altı tane ufaklık var, onlar köyde yaşıyorlar, Uşak Eşme'deler. Onlar baya köyde büyüyorlar. Çıplak ayakla dolaşıyorlar. Anaokuluna da orada gidiyorlar. Köy hayatını bütünüyle yaşıyorlar ve biliyorlar, tabiatı tanıyorlar, aynı kaptan yemek yiyorlar. Ayrı ayrı tabaklar yok bizde, herkes çalakaşık. Ağız tadı aynı. Ben tuzlu yerim, ben yağlı yerim diye bir şey yok. Ayrıca her şeyin doğalı yenir.

Akrabalarınız mı ilgileniyor bu çocuklarla?

Karı koca aynı davadan yattığımız dostlarım var, onlar ilgileniyor çocuklarla. Hem annelik hem babalık yapıyorlar.

Diğer çocuklar nerede yaşıyor peki?

Beş tane de kiraladığımız ev var. Oralarda lisede ve üniversitede okuyanlar kalıyor ama sadece İstanbul, Ankara, İzmir'de okumak zorundalar çünkü gücüm o kadar. Oradaki üniversiteleri kazanmak zorundalar. Kızlardan ikisi Eskişehir'i kazanınca oradan da ev tuttuk mecburen. Şimdi onlarla uğraşıyorum. Çocuklar büyüdükçe yoğunluğum da artıyor benim.

Çocukların arasında büyük sorun çıkaranlar oluyor mu?

Bir tanesi var, adı Azat, okumayacağım dedi. Çok kuvvetli bir çocuktu, ilkokulda hep kavga ediyordu, devamlı adam dövüyordu. Ben de onu burnu sürtsün diye otoparkçının yanına verdim. "Buna ayrıcalık yapmayın, ezin" dedim ki okula geri dönsün. Adam o işi benimsedi. Ama 25 çocuk var şu an. 24'ü de ondan korkarlar. Şimdi 32 yaşında.

Hepsi birbirleriyle tanışıyorlar mı?

Tabi.

Çocukların hepsi ne zamanlar bir araya geliyor peki?

Bayramlarda.

Daha sonra bu çocukların ailelerinden çıkar devşirmek isteyen oluyor mu?

Oluyor tabii ama o da benim çok umurumda değil. Şunun hesabındayım ben; büyütebileceğim kadar büyüteceğim. Destek olabildiğim kadar olacağım. Hadi eyvallah diyene de eyvallah, kalana da eyvallah. Kendi ailesinde evi terk eden de var. Onun için çok umurumda da değil. Bazılarının eğitimleri bitiyor, görevinin başına geliyor, annesi, babası, onu doğuran ebesine kadar hepsi bir anda ortaya çıkıyor. Ben de gülüyorum, hadi hayırlı günler diyorum. O çocuk çekip gidebilir. Öyle bir şeyle karşılaşmadık ama karşılaşabiliriz, eşimle her zaman düşünüyoruz bunu. Bugüne kadar isyan eden, nankörlük eden olmadı hiç ama olabilir.

Aralarındaki kardeşlik ilişkisi nasıl çocukların?

Kardeşlik duygularını kopartmamaya çalışıyorum. Birinin çamaşırını öbürü yıkayıp giyebilecek kadar kardeşler. Benim gücüm ortada. Diziden aldığım parayla ayakta duruyorum. Onun dışında katımız, hanımız, hamamımız yok bizim. Eşimle burada oturduğumuz ev de kira. 1981 yılında başladık biz bu işe. 1977'de de ben çıktım cezaevinden. İlk önce kendi evlerinde bakıyorduk çocuklara. Baktık ki üstlerini, cep harçlıklarını aileler almaya başladı, en iyisi biz bunları alıp kendi evlerimizde bakalım dedik.

Bu çocukların geldikleri aile tipleri nasıl? Suça meyilli anne-babalar mı?

Suç işlemiş aileler zaten. Bir de sokaktan aldıklarım var. Dört tanesi tiner çekiyordu ilk gördüğümüzde, şimdi iyi bir yerdeler. Bir gizemlerini yakalıyorum, medyaya düşmemeleri için çalışıyorum. Bir tek Sultan'dan dolayı medyaya düştük çünkü savcı olunca dikkat çekti. Bakanlık için de, çocuklar için de örnek oldu aslında. Şimdi Ağrı'da kendisi. "Çok rahatım baba" diyor. Mahkûmlar geliyor, hepsinin kafası yerde, sana bakamayız savcı kızımız diyorlarmış. Çünkü onun nerden geldiğini biliyorlar. Bir de "Ben gittiğim zaman hiç yalan söylemiyorlar baba" diyor. Bazen abla diyorlarmış.

Cezaevlerinde yetişen çocuklar ne gibi risklere maruz kalıyorlar?

Cezaevlerinin koşulları ortada. Çocuk cezaevinde üç yaşına geldiyse bir şeylerin farkına varmış oluyor. Ortama uyuyor doğal olarak. Erkek çocuk kadınların yanında kalıyor örneğin. Bir süre sonra giderek kibarlaşmaya, anneleri, ablaları gibi davranmaya başlıyor. Oradaki kadın muhabbetlerine şahit oluyor ve dışarı çıktığı zaman diğer erkek arkadaşları gibi görmüyor hayatı, kadın gözüyle görüyor. Bu çok büyük bir risk mesela.

Çocukların topluma kazandırılması gereken yer belki de cezaevi değil, bunun kökenine nasıl inilebilir özellikle çocuklar için?

Bu ekonomiyle doğru orantılı bence. Bu çocuklar için ekstra bir ıslah evi yapılması lazım. Çocuklar buralardan çıktıktan sonra en azından yüzde 20'sinin işyerleri tarafından istihdam edilmesi şart. Bunu da devletin kanunda belirtmesi gerekiyor. Özellikle 15 yaş grubu en tehlikeli yaş grubu. Çocuk gasptan gelmiş ıslahevine, abisinden nasıl hırsızlık yapılacağını öğrenip dışarı çıkıyor. Devlet ve aile sahip çıkmadığı için sokağa çıkıyor. Ne yapacak? En kolay yola başvuruyor tabii ki.

Sadece iş temin edilse düzelir mi bu çocuklar peki?

Barınacak yer de tesis etmek gerekiyor tabii. "Git çalış akşam gel buraya demesi gerekiyor." Onlar eğitildikçe kendini toparlar. Çıktıktan sonra "Ne kadar yattın", "Aa ben bir sene yattım" dalgası geçildikçe düzelmez bu işler. Bazı çocuklarla hem Ankara Cezaevi'nde hem de Silivri Cezaevi'nde karşılaşmışlığım var. "Ne yapıyorsunuz" dedim. "Baba, çıktık tekrar geldik" diyorlar. Giderek katlanmaya başlıyor çocuk mahkûm sayısı ne yazık ki.

Cezaevlerinde bulunan kadınların durumu hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Kadınların cezaevindeki durumları çok zor. Hele ki bebekleri olan kadınların. Mesela 20 kişilik koğuşta iki tanesinin bebeği oluyor. Bebekler gece ağlıyor tabii ve bazı mahkûmlar bundan rahatsız oluyor. O anne de doktora gidip; "Benim başım çok ağrıyor, gece uykusuz kalıyorum" diyerek uyku ilacı alıyor. Hâlbuki o hapı küçücük bebeğe veriyor, uyusun diye. Altı yıl boyunca o ilaçlarla büyüyen çocuk hapishaneden çıktığında anne ile uyuşturucuya alıştırılmış oluyor. Bu nedenle bu risklerin kaldırılmış olması lazım ama maalesef yer yok, yapılan yeni yerler bile yetersiz. Annelerin çocukları ile beraber diğer hükümlülerden ayrı bir yerde kalma lüksleri yok çünkü çok kalabalıklar.

Eğitim düzeyi de cezaevindeki anneler arasında çok düşük. Kadınların cezaevlerine düşmelerinde en önemli etkenlerden bir tanesi de eğitimsiz olmaları zaten. Adamlar kadınlara evleneceğim seninle diyerek "torbacılık" yaptırıyorlar, sonra kadın yakalanınca adam ben bu kadını tanımıyorum diyor. Dolayısıyla bu ortamlardan doğan çocuk da altı yaşında yetiştirme yurduna gidiyor. Yetişme yurdunda da kaybolup gidiyor, aile bitiyor. İşte benim derdim de o çocuklar. Tabii gücümün yettiği kadar… Asıl darbeyi yiyen hep kadın ve çocuklar oluyor anlayacağınız.

Ne zamandan beri cezaevlerinde tiyatro gösterileri yapıyorsunuz ve bu gösteriler sırasında cezaevlerinde neler yaşanıyor?

1981 yılından beri yapıyorum bu işi. Hem mahkûmlara yakın olmak hem onların sıkıntılarını öğrenebilmek hem de tiyatroyla onları biraz rahatlatmak istiyorum. Gala yapıyorum onlara, aileleri çoluğu çocuğu da geliyor canlı canlı seyrediyor babasını abisini veya oğlunu. Böyle şeyler yapıyoruz, Hollanda'ya gittim tiyatroyla turneye. Oradaki cezaevlerini göreyim dedim. Araya birileri girdi, bakana dahi söyledik hatta. Bakan; "Ben cezaevlerine karışamam, orası özerk, müdürü var, kendisi karar veriyor" dedi. Müdürün kızı da tiyatrocuymuş, oradan babasına söyledi, beni aldılar. Neyse girdim cezaevine mahkûmlar prangalarla geldi yanıma. "Böyle mi görüşeceğiz" diye sordum. "Böyle" dediler. 10 tane mahkûm geldi, 10 tane de güvenlik. Bizde böyle bir şey yok. O sırada da Bayrampaşa Cezaevi'nde tiyatro yapıyorum, mahkûmlar oynuyor ve gala yapacağız bir ay sonra. Bu kurulu bakanları dâhil Bayrampaşa'ya davet ettim. "Türkiye'ye dönünce bakanla da konuşacağım, davet edeceğiz galaya gelin" dedim, geldiler. Bizim oyuncular da vardı seyircilerin içinde, oturdular. Arkada da 500 kişilik mahkûm var hepsi takım elbiseli, Bayrampaşa'nın ağaları. Önde de mahkûmlar oynuyor. Tercüman, bakanla müdürün; "Mahkûmları ne zaman göreceğiz" diye sorduğunu söyledi. "Oynayanlar ve arkada izleyen 500 tane takım elbiselinin hepsi mahkûm" dedim. Şaşırdı tercüman, "Nasıl söyleyeceğim bunu" dedi. Adam kıpkırmızı oldu. Sonra bizim mahkûmlardan biri de konuşma yaptı. "Ben size geldim, 10 tanesini güvenlikle gösterdiniz bana, siz mi çağdaş ve modernsiniz yoksa biz mi?" dedim. Avrupa, Amerika dediğiniz yerler sosyal yapılaşma anlamında bizden çok geri ve bizlerden öğrenmesi gereken çok şey var onların. Onlar derslerini alıp gittiler. Bu suçlu, beni ilgilendirmiyor gözüyle bakıyorlar.

Hangi oyunları oynayacağınıza siz mi karar veriyorsunuz? Tiyatro, mahkûmlar üzerinde nasıl bir etki bırakıyor?

Tabi tabi. Şu anda Sait Faik'in Son Kuşlar öyküsünü oynuyoruz. Sait Faik'in sevgi ve barış yanlısı birisi olduğunu biliyoruz. Cezaevini pek bilmiyor, görmemiş ama sevgiyi biliyor, tabiat sevgisi var onda. Onun için Son Kuşlar öyküsünü seçtim. Bir de bizim kendi yaşadıklarımız var cezaevinde. Mesela ben oyunun büyük bölümünde kendimi, hücredeki halimi oynuyorum. Sevdayı, sevgiyi, anne özlemini… Cezaevinde bu önemli. Şu anda oynadığım oyunu izlemeye Türkiye'nin isim yapmış bir sürü kabadayısı geliyor. Oyun başlayınca küçülmeye başlıyorlar, finalde gözyaşını tutamıyorlar. Çünkü herkeste bir özlem var. Mesela simit dağıtıyorum oyunda. Adam 20 yıl simidi görmemiş, kokusunu unutmuş, ona simit veriyorum ki gençliğini hatırlasın, oraya geri dönsün. Sivas'ta simit verdiğim bir mahkûm aldı o simidi göğsüne sakladı. Bir kadına çiçek verdim, çiçeği aldı bakakaldı. "Nasılsın" diye sorduğumda; "25 yıldır ilk defa çiçek tutuyorum" dedi. Bir tane karanfil. Onun için o başka bir dünya. Orada mahkûmu izlediğinizde başka bir dünya başlıyor. Namlı bir kabadayı; "Beni mahvettin, bir daha firar etmem, bitireceğim bu cezayı" dedi. Herkes de tanıyor adamı. İnsana dokunuşa bağlı her şey. Benim derdim de bu.

Cezaevlerindeki mahkûmlar için yaptığınız şeyler çok kıymetli. Sanatçı toplum ilişkisinin nasıl olması gerektiğini göstermesi bakımından da çok önemli.

Şimdi bakın, toplumla siz de uğraşıyorsunuz, biz de uğraşıyoruz. Benim dünya görüşümü herkes bilir. Benim işim para değil, benim işim duruş. Tanımadığımız insanlara merhaba, hayırlı işler demeyi unuttuk. Bizim köyde bakkala "Hayırlı işler" demezsen, "Ne oldu" derdi. Burada ben çöpçüye "Kolay gelsin" diyorum, "Beni nereden tanıyorsun" diyor. Seni tanımam gerekiyor mu? Toplum giderek yozlaştı. Burada sanatçı ne yapacak? Bütünleştirecek. Sinemalar da, tiyatrolar da bütünleştirici olacak. Sanatçı, topluma lider olmak zorunda, toplumun önünde yürümeli ki toplumu sürüklesin. Bunu yapabilmesi içinde kendisinin çok sağlıklı olması gerekir hem kültürel, insani duygular hem de inanç açısından çünkü sen bu toplumun insanısın toplumun nelerden hoşlandığını bilmen ve onlara yönelmen gerekiyor. Bunları bilmek içinde senin istasyonu, otogarı ve pazar yerini dolaşman lazım, ancak böyle halkın isteklerini karşılayabiliriz. Ben pazara akşamüzeri giderim örneğin hem ailem için hem de çocuklarım için. Pazarda alacağınız sebze ve meyveleri hem seçebilir hem de ucuza alabilirsiniz. Oraya gittiğinizde göreceğiniz halk, senin halkın. Sen o halkı akşamüzeri değil de öğlen üzeri pazara götürdüğünde ülkede refah başlamıştır. Mesele bu kadar basit. Otogara gidince görüsünüz değnekçiler bağırır; "Erzurum'a yolcu var mı" diye adam toplarlar. Topladıkları adamlar ucuz adamlardır çünkü parası olan bileti önceden alır. İşte o değnekçileri ne kadar azaltırsan ülken için o kadar iyi. Bu birincisiydi, ikinci yapman gereken ise sabah erken kalkacaksın çünkü herkesin profili sabah bellidir. Makyajını yapmış yahut yapmamış, üstündekine, ayakkabısına, sabah gidenlere bakacaksın. Toplumda öğlen veya akşamüzeri gidenlere bakmamak lazım. Şimdi diyorlar ki toplumda her şey çok güzel. Neresi güzel? Senin baktığın pencereden güzel. Çocukken ağabeyimle iki tane meyve için kavgaya tutuştuğumuzda babam bize; "Oğlum camdan dışarıya bakın, sizden daha kötü durumda olanları görün" derdi. Ben babamın ne demek istediğini fark etmeye başlayınca her şey ortaya çıktı. Önümüze konan çeşit çeşit yiyeceklerden beğenmediklerimiz oluyor ama bu beğenmediklerimize dışarıda öyle ihtiyacı olanlar var ki bunu bir anlayabilsek birçok sorunumuzu da çözeceğiz aslında.

Türkiye'de yerleşik ve aşırı elitist bir sanatçı topluluğu var. "Ben yaptım ve yapıyorsam bu yüksek sanattır. Sen bunu desteklemiyorsan ya anlamıyorsundur ya cahilsindir" gibi bir algı söz konusu. Bu algıya sahip olanların da yeni bir şey ürettiğini söylememiz pek mümkün değil açıkçası. Sürekli olarak eleştiriyorlar ve bu eleştirilerin de pek bir derinliği yok gibi. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Ben şu an 65 grubundayım. Yani emekliliği gelmiş bir gruptayım. Şimdi benim dönemimin adamları yahut kadınları çalışmıyor. Hastayım diyor rapor alıyor, verilen rolü beğenmiyor vs… Sonra ne oluyor sayısal olarak atıyorum 1000 tane oyuncuyuz biz, devletin oyuncusu devlet tiyatrolarında ama üreten yok, dışarıdan gelenler oynuyor. O zaman da devlet ben niye size maaş ödüyorum dedi doğal olarak. Çok yüksek bir maaş da almıyoruz tiyatrodan. Ben 42 yıldır profesyonel olarak devlet tiyatrolarındayım ve yaptığım işe ve yılına kıyasla çok cüzi bir maaş alıyorum ama milletin vergisinden gelmiş o para çok bereketli. Bir kere psikolojik olarak doyuruyor beni zira milletin alın teri var içinde. Devlet diyor ki; "Ben artık kim çalışıyorsa parayı ona vereceğim." Şimdi yeni hazırlıklar o yönde. Bu, herkesi rahatsız ediyor çünkü biz alışmışız çalışmadan para almaya. Mesela benim oyunumu dışarıda da oynamamı istiyorlar ben de inadına oynamıyorum. Bakan bile; "Bir dışarıda oyna" dedi, "Oynamam" dedim. Çünkü o, oraya ait bir şey. Turgay olarak ben ekibimi oluşturup bunu özel tiyatro haline getirip günde on milyar para da kazanırım. İhtiyacım yok mu peki, var ama eşim yahut kendim için değil. Biz bir şekilde yaşar gideriz çok şükür. Bakmakta olduğum çocuklarım için ihtiyaç var ama yine de paraya dökmem ben bu işi ve kendime; "Turgay iyi bir silah buldu ve bu silahı paraya çevirdi" dedirtmem açıkçası. Hem derdim bu değil ki. Beni kim okuttu, kim cezaevinde yatırttı? Milletin vergisi. O zaman bitti.

Toplamda cezaevlerinde kaç oyun oynadınız, saydınız mı hiç?

Sadece Son Kuşlar oyunu 443 kere oynandı. Bu oyunları 51.600 mahkûm ve 30 bine yakın gardiyan seyretti.

Gardiyanlar üzerinde bir etkisi oluyor mu peki oyunların?

Olmaz olur mu, çok etkileniyor hepsi. Başka bir şey, başka bir dünya açıyorum onlara. Onlar da mahkûmlara karşı zaten görevleri icabı iyi olmak zorunda. Mesela simidin fazlasını veriyorum onlara koğuşa götürün diye, gelemeyenler için, çiçekleri veriyorum. Bir yerde yasaktır hani taşımak. Tamam deyip götürüyorlar. Çiçek dediğin canlı çiçek değil bazen plastik çiçeği bile alıp götürüyorlar yani.

Mahkûm ailelerinden size ulaşan oluyor mu, çocuklarını size vermek isteyen?

Çok oluyor hem de. Elimden geldiğince yardım etmeye, yetişmeye çalışıyorum. Son Kuşlar'da da dediğim gibi; "Ben kâğıttan bir uçurtmayım, ipimin ucunu bir çocuk tutsa yeter" yani.

Teşekkür ederiz.

Turgay Tanülkü KİMDİR?

1953'te, Uşak'ta doğdu. Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü'nden 1976'da mezun oldu. Aynı yıl Ankara Devlet Tiyatrosu'nda göreve başladı. 1970-71 döneminde Leningrad'da Tiyatro Akademisi'nin drama kurslarına katıldı ve Psikojimnastik eğitimi aldı. Körler Okulu, Çocuk Islahevleri ve Türkiye'deki çeşitli cezaevlerinde tiyatro grupları kurdu. Halen kurduğu gruplarla çalışmalarını sürdürüyor. 1987-89 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Sahne ve Görüntü Sanatları Tiyatro Anasanat Dalı Oyunculuk bölümünde rol ve sahne dersleri verdi. Ayrıca meslek hayatı boyunca birçok sinema, televizyon ve seslendirme çalışmaları da yapmıştır. Halen Devlet Tiyatroları sanatçı kadrosunda yer almaktadır.



BİZE ULAŞIN