Kudüs fatihlerinin ahlaki mirası

HZ. Ömer’in İslam’ın zimmet hukukuçerçevesinde, Medine vesikası’ndan da aldığı ilhamla bundan tam 1380 sene evvel Kudüs’te gayrimüslimlere verdiği emanname (ahidname) tam bir insan hakları belgesi oalrak tarihteki yerini almış, Selahaddin Eyyubi ve Yavuz Sultan Selim gibi daha sonraki Kudüs fatihleri de bu emannamede verilen haklara ziyadesiyle riayet etmişlerdir.

Cengiz Tomar SAYI:36 / Haziran 2017
Kudüs fatihlerinin ahlaki mirası

Arap yarımadası sakinlerinin İslam'dan önce de yakından tanıdıkları bir şehirdi Kudüs. Kuran-ı Kerim'de hepimizin bildiği Kureyş suresindeki kış ve yaz yolculuklarının yapıldığı Şam bölgesi (Biladü'ş-Şam: Bugünkü Suriye, Lübnan, Filistin ve Ürdün) sınırları dâhilindeydi. Arap yarımadasında yaşayan Hıristiyan ve Yahudiler için de mukaddes bir şehirdi. Hatta hepimizin malumu olduğu üzere Hz. Muhammed'in çocukluğundaki önemli olaylardan biri olan Rahip Bahira hadisesi de Suriye'nin güneyinde Kudüs'e çok uzak olmayan Busra'da vuku bulmuştu.

Kıblenin vahiyle Kâbe'ye çevrilmesine kadar geçen sürede, namazlarda Kudüs'e yönelinmiş olması şehrin İslam tarihindeki ehemmiyetinin bir göstergesidir. İslam'ın Kudüs'e ve Mescid-i Aksa'ya verdiği bir önem de Hz. Peygamber'in İsra ve Miraç hadisesinin gerçekleştiği yer olmasıyla ilgili. Bizler Receb ayının 27'nci gecesine denk gelen Miraç hadisesini her yıl kutlamaktayız. Kudüs ve Mescid-i Aksa, Kuran'da İsra ve Miraç hadisesi dolayısıyla şu şekilde zikredilir. "Kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed'i) bir gece Mescid-i Haram'dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa'ya götüren Allah'ın şanı ne yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir" (İsra suresi:1). Hz. Peygamber'in "(İbadet için) sadece şu üç mescide yolculuk yapılır: Mescid-i Harâm, Mescid-i Nebî ve Mescid-i Aksâ..." hadisinde zikredilen üç haremden biri de Kudüs'teki Mescid-i Aksa'dır. Hz. Ebubekir'e "Sıddık" (doğrulayan) sıfatının verilmesi de yine İsra ve Miraç hadisesi, yani Kudüs ile yakından ilgilidir. Müşrikler alaycı bir şekilde Hz. Peygamber'in Miraç yolculuğunu sorduklarında Hz. Ebubekir'in; "O dediyse doğrudur" şeklinde cevabı kendisine "Sıddık" lakabının verilmesine sebep olmuştur.

Müslümanların ilk kıblesi, Hz. Peygamber'in İsra ve Miraç ile teselligâhı olan Kudüs, Peygamberimizin vefatından beş yıl kadar sonra 637 veya 638'de Hz. Ömer döneminde fethedildi. Adaletiyle meşhur Hz. Ömer, rivayetlere göre Kudüs Patriği Sophronius'un isteği üzerine şehri bizzat teslim almaya giderken meşhur adaletini hem kölesine hem de bineğine ve dolayısıyla Kudüslülere göstermişti. Zira Hz. Ömer Kudüs'e gelirken kölesiyle devesine nöbetleşe binmiş ve deveyi de dinlensin diye ara ara boş götürmüştü. Kudüs'e yaklaştıklarında deveye binme sırası kölede olduğundan, Kudüs halkı deve üzerindeki köleyi Halife Ömer zannederek secde etmiş, köle de; "Allah'tan başkasına secde edilmez" diyerek onları azarlamıştı. Bunun üzerine Patrik Sophronius böylesine adaletli olan Müslümanların Kudüs'e olan hâkimiyetlerinin kıyamete kadar süreceğini düşünerek ağlamıştı. Kıyamet gelmedi ama Müslümanlar Kudüs hâkimiyetini kaybetti. Bu durumda acaba Kudüs'ü mü yoksa Ömer'in adaletini mi kaybettik diye sormadan geçemeyeceğim.

Hz. Ömer, Kıyame (Kutsal Kabir) Kilisesi'ni gezerken namaz vakti gelmesi üzerine namaz kılacağı bir yer gösterilmesini istemiş Patrik Sophronius; "Burada kılabilirsiniz" deyince, belki de İslam tarihinin en vizyoner yöneticilerinden olan Hz. Ömer, "Şayet ben burada namaz kılarsam, benden sonra gelecek Müslümanlar Ömer namaz kıldı diye burayı camiye dönüştürürler" diyerek kilisenin hemen karşısında bugün Hz. Ömer mescidinin bulunduğu yerde namazını kılmıştır. Tarih, Hz. Ömer'in ne kadar haklı olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Halife samimi olarak Kıyame Kilisesi'nin kendi adına bir camiye dönüştürülmesini engellemiş; bunun karşılığını da İslam dünyasının her yerinde kiliselerin yakınına veya karşısına yapılan her camiye Ömer Camii ismini vermek gelenek haline gelmiştir. Kendimizi Hz.Ömer'in yerine koymaya çalışıp bir düşünelim, biz bu fedakârlığı yapabilir miydik acaba? Yoksa Hıristiyanların en kutsal mekânlarından Kıyame Kilisesi'nin adımıza bir camiye dönüştürülmesi gururumuzu okşar mıydı?

Hz. Ömer'in İslam'ın zimmet hukuku çerçevesinde, Medine Vesikası'ndan da aldığı ilhamla bundan tam 1380 sene evvel Kudüs'te gayrimüslimlere verdiği emanname (ahidname) tam bir insan hakları belgesi olarak tarihteki yerini almış, Selahaddin Eyyubî ve Yavuz Sultan Selim gibi daha sonraki Kudüs fatihleri de bu emannamede verilen haklara riayet etmişlerdir. Şüphesiz bugün Kudüs'ü işgal edenler ile yabancı düşmanlığı ve İslamofobia ile anılanlar Hz. Ömer'in 14 asır önce gayrimüslimlere verdiği hakları Müslümanlara vermiş olsalardı en azından adaletle hükmetmiş olurlardı. Ama eskilerin dediği gibi "Mülk (devlet) küfür ile âbâd olur ama zulüm ile asla."

Hz. Ömer'in Kudüs'te Hıristiyanlara verdiği emanname:


Bismillahirrahmanirrahim. Bu, Allah'ın kulu, Müminlerin Emiri Ömer b. el-Hattab tarafından İliya (Kudüs) halkına verilen emandır. Halife bu emanı, onların canları, malları, kiliseleri, haçları, hastaları, sıhhatlileri ve diğer dindaşları için vermiştir. Kiliseleri Müslümanlarca kullanılmayacak ve yıkılmayacaktır. Kiliseleri ve onlara ait topraklardan, Hıristiyanların haçlarından ve mallarından hiçbir şey eksiltilmeyecektir. Din değiştirmeleri için baskı yapılmayacak, hiçbiri bu uğurda zorlanmayacaktır. İliya'da (Kudüs), onlarla birlikte hiçbir Yahudi, oturmayacaktır. İliya (Kudüs) halkı diğer şehirlerin halkı gibi cizye verecektir. İliya (Kudüs) halkından mabetlerini ve haçlarını bırakıp mallarıyla birlikte Rum'a (Bizans) gitmek isteyenlerin canları, malları ve haçları gidecekleri yere varıncaya kadar güvencededir. Herhangi bir kimse de, dilerse İliya (Kudüs) halkı gibi cizye vermek şartıyla orada kalabilir, dilerse Rum'a (Bizans) da gidebilir. Vergiler ancak hasat zamanı alınacaktır. Allah'ın ahdi ve Resûlü'nün, halifelerin ve müminlerin zimmeti, üzerlerine düşen cizyeyi verdikleri sürece burada yazıldığı şekildedir.
Halid b. Velid, Amr b. el-As, Abdurrahman b. Avf ve Muaviye b. Ebû Süfyan buna şahittir. Hicri 15'inci yılda kaleme alınmıştır.

Diz boyu oluşan kan nehirleri ve Haçlı istilası

Tarih boyunca siyasi, stratejik ve ticari öneminden ziyade hep dinî anlamıyla yani kutsallığıyla öne çıkan Kudüs, 1099'daki Haçlı işgaline kadar tam bir İslam barışında yaşadı. Emevî halifeleri biatlerini Kudüs'te aldılar. Mescid-i Aksa'nın en önemli kısımlarını oluşturan Kıble Mescidi ile Kubbet'ü-Sahra bu dönemde inşa edildi. Abbasi halifelerinin sık sık ziyaret ettiği Kudüs, Hıristiyan ve Yahudi hacıların da rahatça ibadetlerini yerine getirebildiği bir şehirdi. Aynı zamanda bir ilim ve tasavvuf merkezi haline gelmişti. Tanrılığını ilan ederek Dürziliğin kurucusu olan Şii-Fatımî halifesi şizofren Hakim-Biemrilllah'ın 1009'da Kıyame Kilisesi'ni yağmalatması dışında hep barış içinde yaşayan Kudüs, Haçlılardan evvel kısa bir süre de Selçuklu hâkimiyetine girdi.

Haçlı Seferleri'nin temel motivasyonlarından olan Kudüs, 1099 yılında I. Haçlı Seferi'nin sonucunda Fatımî hâkimiyetinden çıkarak 88 yıllık bir işgal ve yıkıma maruz kaldı. Beş haftalık bir kuşatmanın ardından işgal edilen Kudüs'te Hz. Ömer'in gayrimüslimlere verdiği hakların tam aksine şehirden çıkamayan bütün Müslümanlar ve Yahudiler öldürüldü. Haçlı kaynaklarına göre şehirde cesetler yığılmış ve diz boyu kan nehirleri oluşmuştu. Müslümanların bir kısmı diri diri yakılmış, bir kısmı yüksek yerlerden atılmıştı. Mescid-i Aksa da bu yağma ve katliamdan nasibini almış, bu mukaddes hareme sığınanlar dahi katledilmişti. İşin garibi Latin (Haçlı) işgalciler karşısında şehrin yerlileri Doğu Hıristiyanları (Ortodoks, Ermeni vb.) ile din adamları dahi ikinci sınıf konumuna düşmüştü.

Bu sırada Haçlılarla mücadelede iki Türk devleti öne çıkar, Selçuklular ve Zengiler. Büyük Selçukluların Musul ve havalisindeki beyleri olan Zengiler döneminde şehit olarak ölmediği halde bu arzusu yüzünden eş-Şehid lakabıyla tanınan Nureddin Zengi, Haçlı ve Kudüs mücadelesinde önemli bir yer tutar. Tıpkı Hz. Ömer gibi adaletiyle meşhur Nureddin Zengi'nin devri, sultan olduğu 29 yaşından itibaren vefat ettiği 56 yaşına kadar 27 yıl boyunca Haçlı mücadelesiyle geçti. Üç hedefi vardı Nureddin'in: Birincisi, bölgedeki dağınık İslam devletlerini Haçlı mücadelesine karşı birleştirerek bölgeyi ve Kudüs'ü Haçlılardan kurtarmak. İkincisi, Mısır'daki Şii-Fatımî hilafetini ortadan kaldırmak. Üçüncü hedefi ise, İstanbul'u fethetmekti. Nureddin, Kudüs'ü fethedememişti ama İslam birliğini sağlayıp son yıllarında Fatımîlerin ortadan kalkmasını temin ederek ordusunda yetiştirdiği Selahaddin'e Kudüs'ü fethetmek için bütün imkânları hazırlamıştı. Tabii bir de Kudüs fethedildiğinde Mescid-i Aksa'ya yerleştirilecek minberi daha 1068'de Halepli marangozlara hazırlatmıştı. Yaptırdığı onlarca hayır müesesesi dışında bir miras da bırakmamıştı. Bir defasında eşinin parasızlıktan yakınması üzerine sahip olduğu üç dükkânın gelirlerini ona terk ettiği rivayet edilir. Eşi bunu yeterli bulmayıp Nureddin'e sultan olduğunu hatırlatınca ona şöyle demişti: "Bu dükkânlardan başka şahsi hiçbir şeyim yok. Elimdeki mallar, Müslümanların hazinedarı olmamdandır ve senin yüzünden onlara ihanet edip kendimi cehennem ateşine atmaya niyetim yok."

Selahaddin'in fethiyle birlikte Kudüs tekrar İslam barışı altına girdi

Kudüs'ü Haçlılardan kurtarmak başka bir adil hükümdara "Şark'ın en sevgili sultanına" nasip olacaktı. Nureddin tarafından gençliğinden itibaren Kudüs'ü almak arzusuyla yetiştirilen ve sırf Kudüs işgal altında olduğu için az yiyip az gülen Selahaddin'e. Ona Nureddin'den sadece Kudüs'ü fethetme emeli miras olarak kalmamıştı. Adaleti, takvası ve mücadele azmi Selahaddin'in en büyük özellikleriydi. Nitekim 1187 yılında Hıttin Savaşı'nda Haçlıları yenen Selahaddin bundan sonra bölgedeki şehirleri birer birer fethedecektir. Tabi bölge şehirlerinin incisi Kudüs'ü de bir haftalık kuşatmanın ardından bir Miraç gecesinde anlaşmayla teslim aldı. Tıpkı Hz. Ömer gibi. Haçlıların bütün katliamlarına rağmen, anlaşma şartları gereği fidye vermek zorunda olanlardan fidye ödeyemeyecekleri muaf tuttu. Haçlıların hasta zayıf ve yaşlılarını sırtlarında taşımaya çalıştıklarını görünce onlara binek verilmesini ve yardım dağıtılmasını emretti. Şehirden ağlayarak çıkan kadınlara acıyarak, komutanlarının kendisini tenkit etmesi pahasına, Haçlı askerlerini bağışladı. İşin ilginç tarafı Kudüs'ten kaçarak Haçlıların elinde bulunan Antakya'ya giden Hıristiyanlar, Antakya hâkimi tarafından kovulunca, tekrar İslam topraklarına sığınarak ağırlandılar. Hem Hıristiyanlara hem de Yahudilere şehre yerleşme izni veren Selahaddin tıpkı Nureddin gibi vefat ettiğinde miras olarak sadece birkaç dirhem bırakmıştı.

Selahaddin'in fethiyle birlikte Kudüs tekrar İslam barışı altına girer. Haçlı döneminde gerileyen şehrin ekonomisi ve nüfusu tekrar büyümeye başlar. Selahaddin ve halefleri Eyyubîler şehirde pek çok medrese, cami ve hayır müessesi inşa ettirdiler. Eyyubîlerin ardından Kudüs yine bir Türk sultanlığı olan Memlûklerin hâkimiyeti altına girdi. Bu dönemde büyük bir gelişme gösterdi. Medreseler, camiler, hanlar ve pazarlar inşa edildi. Nitekim bugün özellikle sur içi Kudüs'ü bir Eyyubî ve Memlûk silüeti taşır. Günümüzde sur içinde mevcut önemli tarihi yapıların yarıdan fazlası Memlûkler dönemine aittir. Osmanlılar da bu silüeti bozmamaya özen gösterdiler. Kudüs'te 250 yıllık Memlûk dönemi boyunca huzur ve sükûn hâkim oldu. Ancak 15'nci yüzyıldan itibaren İslam dünyasını koruyamayacak duruma düşen, hilafeti de ellerinde bulunduran, Memlûkler karşısında yeni bir Müslüman hanedan ortaya çıkıyordu. Osmanlılar içerisinde Kudüs'ün de bulunduğu İslam dünyasını koruma görevini 24 Ağustos 1516'daki Mercidabık Savaşı'nın ardından Memlûklerden devraldılar. Böylece Kudüs de, herhangi bir çatışma olmadan Osmanlı hâkimiyetini kabul ederek dört asır sürecek olan Osmanlı Barışı'na (Pax-Ottomana) dâhil oluyordu. Nitekim Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman gibi Osmanlı sultanlarının Kudüs halkına verdikleri ahidnamelerde de hep Hz. Ömer'in emannamesine atıfta bulunularak aynı haklar teyid edildi. Kudüs en mutlu günlerini hep Müslüman yönetimi altında altın çağını ise özellikle Osmanlılar döneminde yaşadı.

Yavuz Sultan Selim'in Hıristiyanlara verdiği ahidname:


Yüce Allah ve Peygamberine hamd ile; Kudüs'e gelip, Safer ayının 25'inci günü şehir fethedildiğinde, Ermeni toplumunun patriği olan Serkis adlı rahip, diğer bütün rahipler ve halk ile birlikte gelip benden yardım ve ihsan dilediler. Eskiden beri bazı şartlarla kendilerinde olan kilise, manastır ve diğer kutsal yerleri, Kudüs'ün içinde ve dışında bulunan kilise ve ibadethaneleri, eskiden hangi şartlarla ellerinde bulunuyorsa, yine aynı şekilde devam etmek üzere Ermeni toplumuna patrik olanlar sahip olacaklardır. Hazreti Ömer'in ve diğer sultanların verdiği emr-i şerifler gereğince eskiden beri sahip oldukları kiliseler ve emlâk, belirtildiği üzere Ermeni toplumunun ve patriklerin elinde ve tasarrufunda olacaktır. Kiliseleri ve kutsal yerleri ziyarete gelen Ermeni toplumu mabet ve kutsal yerlere vardıklarında, devletin yönetim görevlilerinden başka hiç kimse karışmayacak ve rahatsız etmeyecektir. Bugünden sonra ayrıntılarıyla tadat edildiği üzere verilen nişân-ı hümayûn gereğince hareket edilip, başka toplumlardan hiç kimseyi karıştırmayıp, bu konuda görevi ve makamı ne olursa olsun her ne suretle olursa olsun, her ne sebeple olursa olsun, karışmayacak, rahatsız etmeyecek, değiştirmeyecek ve bozmayacaktır. Her kim karışır, rahatsız eder, değiştirir ve bozarsa, Allah katında suçlulardan sayılsınlar.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN