Osmanlı Kudüs'ünde Hürrem Sultan'ın izi

Hürrem Sultan’ın kurduğu Haseki Sultan Vakfı, Osmanlı vakıf geleneğinin oldukça tipik bir örneği olmakla birlikte, Kudüs’te bir benzeri daha yoktu. Pek çok saray külliyesinden farklı olarak, Hürrem’in külliyesinin temel öğesi imaretiydi. Bu yönüyle de Kudüs’te epeydir var olan diğer vakıflardan ayrılıyordu.

Şerife Eroğlu Memiş SAYI:36 / Haziran 2017
Osmanlı Kudüs'ünde Hürrem Sultan'ın izi

"Şüphe yok ki sadakaların en güzeli ve meberrâtın en iyisi yardımı kesilmeyen ve müddeti nihâyet bulmayan şeydir ki fânî olan dünyanın bekâsıyla bâkî kalacak sadakadır. O sadaka da fâideleri dâim ve ihsanları bâkî olan ve varidâtı masraflarına sarf edildikçe ve adı anıldıkça Vâkıfı ihyâ iden vakıfdır. Zira vakıf daimi ve ebedi bir sadakadır. Bu fâni dünya durdukça durur. Hayatla meşrut olmadığı gibi ölüme de bağlı değildir. Faidesi her zaman devam eder. Geliri bâkidir. Gelir masarife sarf olunurken vâkıfın ismi anılır, böylelikle onun için ikinci bir ömür vardır. Herkesin lisanı onu medhu senâ eyler, hayırla yâd eder."

Aslı İslam Eserleri Müzesi'nde olan ve bir istinsah (kopya) kaydı da Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi'nde bulunan Sultan Süleyman'ın oğlu Emir Mehmed'in anası Valide Sultan'a ait 1557 tarihli Arapça vakfiyenin giriş kısmında Allah'a hamd ve Hz. Peygamber'e salât u selam getirildikten sonra vakfın kuruluş gayesi, Hz. Peygamber'in hadis-i şerifine referansla yukarıdaki sözlerle açıklanmıştır. Bahse konu hadiste ise: "Bir insan öldüğünde amel defteri kapanır. Yalnız sadaka-i cariyesi, ilmî bir eseri ve kendisine dua eden hayırlı bir evladı olan kimsenin amel defteri kapanmaz" denilmekte. İslam toplumlarında Hz. Peygamber'in bu hadisinde geçen sürekli sadaka ise, vakıf olarak değerlendirilmiş ve vakıflar günlük hayatın her alanında etkin bir şekilde yer almıştır. İslam'da vakıf kurmak dünyada huzura kavuşmanın, ahirette kurtuluş elde etmenin bir aracı olarak görülmekle birlikte İslam Müslümanları, çok sayıda sosyal ihtiyaca cevap vermek üzere birbirinden farklı vakıflar kurmaya teşvik etmiştir.

Kuran-ı Kerim'in, İslam toplumunun hem manevi hem de dünyevi hayatını yönlendiren bir sistem olarak müminlerin zihninde birlik, dayanışma ve yardımlaşma duygusunu uyandıran ilkeler koyması, bizleri vakfın İslami prensiplerden doğduğu düşüncesine ulaştırmakta. Vakıf kurumu, yüzyıllar boyunca İslam toplumlarında ve devletlerinde çok çeşitli alanlarda hizmetler sunmuş ve bu vakıf anlayışı Osmanlı'da müstesna bir gelişmeye mazhar olmuştur. Vakıflar, pazar alanı, han, hamam gibi gerekli altyapı hizmetlerini sağlayarak, aynı zamanda da camiler, medreseler ve imarethaneler gibi toplumsal ve kültürel kuruluşlara can vererek gerek kırsal gerekse kentsel yerleşim merkezlerinin gelişimine katkıda bulunmuşlardır. Vakıf yoluyla, bir taraftan eski şehir yeniden imar edilirken, yeni şehirler ve yerleşim birimleri de kurulmuş, vakıflar vasıtasıyla; mescit, cami, namazgâh, zaviye, mektep, medrese, kütüphane, imaret, aşevi, han-kervansaray, hamam, çeşme, kuyu, sebil, su dolabı, köprü, dükkân, bedesten, çarşı, tekke, türbe, mezarlık, hela, çöplük, muvakkithane, ev, kahvehane gibi eserler de tesis edilmiştir aynı zamanda. Bir toplumun kültür coğrafyasının vazgeçilmez unsurları olan bu kurumlar, hem şehrin nüvesini oluşturmuş hem de çevresi ile olan ilişkiler ağını şekillendirmeye yaramıştır diyebiliriz.

Vakıf geleneğinde hanım sultanlar çok etkindi

Osmanlı döneminde Kuzey Afrika'dan Kırım'a, Budin'den Basra'ya uzanan geniş bir coğrafyada, 14'üncü yüzyıldan 20'nci yüzyıla uzanan altı asırlık zaman diliminde çok sayıda vakıf kurulmuştur. Toplumun ihtiyaç duyduğu gerek eğitimle ilgili, gerekse dini, sosyal ihtiyaçlarla ilgili her türlü hizmet, hayır vakıfları yolu ile sağlanmış, sosyal dayanışma ve yardımlaşma ruhu toplumsal hayatın her alanında kendisini hissettirmiştir. Padişahlar ve diğer sultanlar (padişah validesi, hanımları, kızları ve oğulları) büyük külliyeler inşa edip, buralara zengin gelir kaynakları tahsis ederek topluma örnek olmuşlardır. Orhan Gazi'nin İznik ve Bursa'da yaptırdığı vakıf eserlerle başlayan bu gelenek giderek sistemleşmiş ve daha sonraları mimarisi, çok yönlü hizmetleri ve gelir kaynakları ile mükemmel örneklerini vermiştir. Zamanla devletin büyümesine paralel olarak vakıfların mimari ve fonksiyon açısından en mükemmel şekli olan külliyeler ortaya çıkmıştır.

Hayır işleri yapmak Osmanlı İmparatorluğu'nun itibarlı ve varlıklı kadınlarının farklı kültürlerde ve çağlarda düşkün ve muhtaçların, hasta ve bahtsızların imdadına yetişen merhametli hayırseverler, cömert hanımlar olarak kaydedildikleri en önde gelen etkinlik alanlarındandı. Hayırseverlik de övgüler alınacak bir faaliyet alanı idi. Vakfiyelerde, vakıf kuran kadınlar "sâhibetü'l-vakfve'l-hayrât", "sâhibetü'l-hayrâtve'l-hasenâttâlibetü's-sadakâtve'l-meberrât"şeklinde anılmışlar.

Osmanlı toplumunun zirvesinde hayır işleri, saltanat vakıflarında somutlaştığı üzere padişahın ailesinin ve o sınırlı çevrenin bir üyesi olan kurucunun kimliğiyle, ayrıca saray içindeki cinsiyet ve statüye göre yapılan rol dağılımıyla belirlenmiş gibi görünmekte. 14 ve 17'nci yüzyıllar arasındaki saltanat vakıfları değerlendirildiğinde, Osmanlı sarayındaki kadınların kurdukları vakıf yapılarına ilişkin bir kısıtlama olmadığı görülür. Dinî amaçlı olsun-olmasın, her türlü yapıyı, örneğin camiler, kervansaraylar, kütüphaneler, çeşmeler yahut hisarları himaye eden kadınlar vardı. Bu durumun güzel bir örneğini Kudüs'te imaret, medrese ve pek çok yapıdan oluşan külliyesi ile Hürrem Sultan göstermektedir.

Kanuni Sultan Süleyman'ın hasekisi Hürrem Sultan tarafından yaptırılan külliyenin vakfiyesinde vakıf kurucusundan şöyle bahsedilmekte: "…Cenab-ı Hak ve subhanehû hazretlerinin bu şerefli yola sülûke ve bu parlak sa'âdete kavuşmağa muvaffak buyurduğu kullarından biri de işbu din ve şer'i mecellenin, bu muteber ve güzel vesikanın sahibi, azamet ve celâl tacının incisi, sa'âdet ve ikbal tacının gurresi, kraliçeler kraliçesi, melek halli, sultan tavırlı, zati yüce, sıfatı temiz, kadri celîl, güzel eserli, büyüklerin zübdesi, muhterem kadınların umdesi, erkek ve kadın Müslümanların ismeti, zati ve şanı yüce, zemanın Aişe'si, devranın Fatıma'sı, saltanatı zahirenin yaldızı, hilâfeti bahirenin incisi, Meliki Samed olan Allah'ın dürlü âtıfetlerine nail olan Sultan Süleyman'ın oğlu Emir Mehmed'in anası Vâlide Sultan hazretleri…"

Vakfın ruhu için dua eden zahitler

Memlûk Dönemi'ne ait 1388 tarihinde inşa edilmiş Sitti Tunşuk Sarayı'nın 1552'de Kanuni Sultan Süleyman'ın eşi Hürrem Sultan (ö.1558) tarafından imaret-tekkeye dönüştürülmesiyle oluşturulan külliye, aynı zamanda da Hürrem Sultan'ın Mekke ve Medine'de yaptırmış olduğu, Mimar Sinan'ın tezkirelerinde adı geçen imaretler zincirinin bir halkası idi.

Vakfiyede vakfın hayratları: "…Müslümanların namaz kılmaları için vakf ettiği bir cami; caminin karşısında nevalesi bol bir mutfağı, misli olmayan temiz bir yemekhaneyi, bir fırını, bir kileri, bir avluyu, bir ambarı ve bir odunluğu müştemil, fakirlere, biçare yoksullara, zaiflere ve muhtaçlara yemek dağıtılması için vakfettiği bir imaret; yine caminin etrafında 55 odadan oluşan bir medrese ve yine aynı yerde gelen yolcu ve misafirler için vakfettiği hanı…" kapsamıştır.

Haseki Sultan Vakfı, Osmanlı vakıf geleneğinin oldukça tipik bir örneği olmakla birlikte, Kudüs'te bir benzeri daha yoktu. Pek çok saray külliyesinden farklı olarak, Hürrem'in külliyesinin temel öğesi imaretiydi. Bu yönüyle Kudüs'te epeydir var olan diğer vakıflardan ayrılmıştır. Şehrin 400 yoksul ve dindar, güçsüz ve ihtiyaç sahibi sakini, vakfın imaretinden her gün yemek alırdı. Vakfiyesinde yemek alacak kişiler; akşam ve sabah olmak üzere fakir, zayıf, biçare ve muhtaçlardan yemekhaneye gelen 400 kişi olarak belirlenmiş ve 200 tas yemek ve her birine fodula adı verilen un, tuz ve sudan yapılan 90 dirhem ağırlığında sade somunların verilmesi de şart kılınmıştı. Kişilerin böyle bir kap yemeğe (tâsemine't-ta'am) haklarının olup olmadığını belirlemek kadının görevlerinden olarak belirlenmişti. Vâkıfe, hariçten isteyen kimseye yemek verilmemesini şart kılmış fakat imaret çalışanlarını bu kuraldan istisna tutmuştu. Osmanlı klâsik dönemi boyunca şehrin önde gelen sosyal yardım kurumu olan bu vakıf, şehrin ekonomisini hareketlendiren dinamik bir kurum olarak da kendini göstermişti.

Vakfiyede; 55 odadan müstakil medresede, kimlerin kalacağına, ne gibi ilim ve ibadet yerine getireceklerine dair hususlar da açıkça belirtilmiştir: "…Bu evkaf cümlesinden bir kısmı da: mezkûr câminin etrafında binâ ettiği 55 adet odalardır. Bunları da dindar mü'minlerin sâlihlerine ve muvahhid müttakîlerden mücâvir olanlara, nefislerini tabiat kirlerinden temizleyen zâhidlere; ahkâm-ı şer'iyyeyi ihlâl etmeksizin şeriat ipine tutunanlara vakfetmiştir. Bunlar sünnet usulünce taata devam ederler, gece gündüz ayakta ve oturur oldukları halde Allah'ı zikrederler, mescidlere kapanıp rükû ve secde yaparlar, bu evsâfı hâiz olanlar bu odalarda gece ve gündüz sâkin olup gizli ve âşikâr sûrette vâkıfın ruhu için dua ederler."

Yaşatılması gereken bir gelenek

Filistin'de o güne kadar kurulmuş en büyük vakıf olan külliye, kente komşu onlarca köyün gelirleriyle desteklenmişti. Külliyenin masraflarının karşılanması için Suriye ve Filistin'de özellikle Remle civarında birçok köy ve geniş arazi bu vakfa tahsis edilmişti. Hürrem Sultan'ın 1558'de ölümünden sonra Sultan Süleyman, Sayda civarında dört köyün arazisini daha bu vakfa ilâve etmişti. Kırsal çevreden sayıları 20'den fazla köyün gelirine ilaveten külliyeyi desteklemek için özel olarak inşa edilmiş bir çifte hamamın gelirleri de vakfedilmişti. Vakfiyede detaylı bir şekilde hudutları çizilen çok sayıda arazi, arsa, han, dükkân ve değirmen de vakfın gelirleri arasında sayılır.

Vakıf görevlileri ile vakfın yönetim ve denetimine ilişkin şartların kaydedildiği vakfiyede zikredilen hayır şartlarından bazıları ise şöyledir: "… Zikri geçen imarette Cuma gecelerinden başka gecelerde iki defa yağlı çorba pişirilir, sabahları pirinç çorbası, akşamları bulgur çorbası yapılır. Cuma geceleri ise sabahları bulgur çorbası pişirilir, akşamları ise nefis yemekler hazırlanır. Yine şart eylemiştir ki, cuma geceleri dâne pirinç ve zerde nam ile maruf olan yemekler pişirilecektir. Mübarek Ramazan-ı Şerîf gecelerinde dahi dâne pirinç ve zerde ismiyle bilinen yemekler vakfiyede belirtilen şekilde hazırlanacaktır. Aşure günü, ise dört kazan dolusu aşure nam ile maruf olan çorba, bütün levazım ve havayiciyle yapılacak, Kudüs'teki ulemaya, fukaraya, sulehaya umumen tevzi' edilecek ve buna lâzım olan şeyler vakıftan sarf edilecektir. Vâkıfe hademeler dışında hariçten isteyen kimseye yemek verilmemesini şart kılmıştır. Bu hususta hiçbir şefaatçı ve vâsıta kabul olunmayacağı ve iltimas yapılmayacağı kaydedilmiştir."

Vakfın sahih ve lazım olduğuna dair imam görüşlerine yer verilen vakfiyenin sonunda, vakfa zarar verenlere dair 'vakıf bedduası'na da: "Vakfın hiçbir şekilde tebdili ve tağyiri asla caiz değildir. Bunu işittikten sonra her kim tebdil ederse vebali ancak o tebdil edenlerin boynuna olsun. Allah işidir ve bilir, vâkıfın ecri de Kerim olan Allah'a aittir" denilmek suretiyle yer verilmiştir.

Osmanlı hayırseverliğinin Kudüs'teki temsilcisi Haseki Sultan İmareti asırlara meydan okuyarak, kesintisiz 465 yıldır Kudüs'ün fakirlerine her gün ücretsiz yemek dağıtmaktadır. Kapısında geleneksel Osmanlı mimarisinin motiflerinin görüldüğü muhteşem eser, bugün surlarla çevrili eski şehrin merkezinde, el-Vâd ile Akabetü't-Takiye caddelerinin birleştiği noktada, Haseki Sultan İmareti yahut et-Takiyye olarak bilinen ihtişamlı bina hâlâ ayaktadır. Öğleye doğru ihtiyaç sahiplerinin ellerinde boş kaplarla gelmeye başladığı kapıda, bir vakıf geleneği olarak önce kadınlara, sonra erkeklere yemek servis edilmektedir. Aşevi sadece Müslümanlara değil, ihtiyaç sahibi Hıristiyan ailelere de hizmet vermektedir.

Netice itibariyle, İslam'ın sadaka ve yardımlaşma kültürünün bir tezahürü olan vakıflar, Türk-İslam medeniyetinin temelini oluştururlar. Şüphesiz, Osmanlılarda iyice yerleşen ve külliyelerle en mükemmel şeklini alan bu medeniyet, Kudüs'te Haseki Sultan İmareti ile vücut bulmuştur. Vakıflar etrafında yükselen bu medeniyetin çok iyi tahlil edilmesinin gelecek için sayısız yararları vardır. Bu nedenle, zengin bir geçmişe sahip bu köklü geleneğin korunması ve yaşatılması hepimiz için elzemdir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN