İbn Haldun, İbnü’l Arâbî’nin kitaplarını yaktı mı?

İbn Haldun tasavvufu kendince sınırlamış ve ilmi bir tasavvuf anlayışı ortaya koymuştur.

Sulhi Ceylan SAYI:35 / Mayıs 2017
İbn Haldun, İbnü’l Arâbî’nin kitaplarını yaktı mı?

Umran ilminin kurucusu, Maliki kadısı, siyaset adamı, tarihçi ve tarih filozofu olan ve daha birçok ilim dalıyla ilgilenen İbn Haldun, tasavvufa dair de düşünmüş ve dönemindeki tasavvufla ilgili tartışmalara cevap veren bir kitap yazmıştır. İbn Haldun, Mukaddime'nin ilgili bölümlerinde hem tasavvuf ilminden bahseder hem de bu kitaptan önce yazdığı Şifaü's-Sâil'de başlı başına tasavvufu konu edinir.

İbn Haldun Mukaddime'de ilimleri; insan için tabii olan yani düşünce ile öğrenilen ve nakille öğrenilen ilimler olarak ikiye ayırır. Birincisi insanların gayretleri sonucu konularını, delillerini, gayelerini belirledikleri ilimler olup kısaca akli ilimler olarak isimlendirilir. İkincisi ise asıl kaynağın Kuran-ı Kerim, sünnet-i seniyye ve bunların ikisinin açıklamaları ile ilgili olan ilimlerdir.

İbn Haldun ibadetlerle ilgili hükümleri ikiye ayırır. Bunlar zahiri (görünür) amellerle ilgili hükümler ve bâtıni (gizli) fiillerle ilgili hükümlerdir. İbadet ve adetlere ait hükümler zahiri hükümlere girerken kalbin sıfatları dediğimiz adalet, cesaret, iffet, riya, kin ve haset gibi sıfatlar ise zahiri fiillerden daha önemlidir. Çünkü zahiri ameller bâtıni amellerin hükmü altındadır. Bu sebeple niyet, ibadetin esası ve ruhu olarak görülmüştür. Sahabe devri, ve onu takip eden tabiin devri zahiri ve bâtıni fiillere dikkat ederek hidayet üzere yaşadılar. Bundan sonra bildiğiniz gibi halk ihtilafa düştü. Kalbe ait amelleri öteledi ve dünyaya bağlılık arttı mesela. Zahiri amellere önem artarken kalbe dair meseleler sürekli ihmal edildi. Bu sebeple halkın arasından kendini Allah'a adayan kişiler çıktı ve bunlara âbid (hizmet, itaat, kulluk eden kişi), zâhid (Allah'a gönül yolu ile ulaşan kişi) gibi isimler verildi ve böylece sûfi düşüncesi ortaya çıkmış oldu. Tasavvufun gelişimini bu şekilde özetleyen İbn Haldun'un tasavvuf tanımı ise dikkate değer: "Tasavvuf, bâtıni ve zahiri ameller icra edilirken bu husustaki hududu aşmadan Allah karşısında gösterilmesi gereken güzel edebe riayetkâr olmak, kalbî fiillere birinci derecede önem vererek bunun gizli cihetini denetlemek ve bu suretle kurtuluşa haris olmaktır." İbn Haldun bu tarifin ilk Müslümanlardan sonra gelen sûfilerin tutmuş oldukları yolun tarifi olduğunu ve bundan sonra zamanla tasavvuf anlayışının değiştiğini ifade eder ve yeni tasavvuf anlayışını eleştirir.

Allah'ı sevmeye çabalamak

Mücahede 'cehd' kökünden gelmekte olup sözlükte; "çalışıp çabalama, gayret etme" gibi anlamlara gelir. Tasavvufta ise kişinin nefsiyle ve şeytanla savaşması ve iç âlemini yani kalbini terbiye etmesi için gayret göstermesi demektir. Amacı ise Allah'a yaklaşmaktır. İbn Haldun sûfilerin görüşlerini araştırdıktan sonra birbirinden farklı üç çeşit mücahede olduğu sonucuna varmıştır. Bunlar: Amacı takva olan mücahede, gayesi istikamet olan mücahede ve gayesi keşif ve ıttıla (ilahi tecellilerin müşahedesi) olan mücahededir.

Gayesinde takva olan çaba İbn Haldun'a göre Allah'ın çizdiği sınırlarda durmaktadır. Bu çabanın ortaya çıkması için; ilahi emirlere muhalefet etmemek, mal sevgisi, makam sevgisi gibi şeylerden uzak durmak ve kalbin fiillerine haram bir işe girebilirim korkusuyla dikkat etmekten ibarettir.

Gayesi istikamet olan mücahededen kasıt, nefsi terbiye etmek ve her hareketinde itidal üzere olmaktır. Bu mücahedede nefis terbiye edilir, kötü huylardan vazgeçilir ve aşağılık arzulardan son derece uzak durulur. Kişi Kuran ahlakı ile ahlaklanır. İnsanı bu çabaya yönlendiren ise yüksek derecelere ulaşmak suretiyle kurtuluşa ermektir. Bunun temeli, sağlam bir iradeye ve riyazete dayanır.

İbn Haldun bu çabayı şöyle anlatıyor: "Bundan maksat, beşeri sıfatların yok olması, mücahede ve riyazetle bedenî kuvvetlerin iş göremez hale gelmesi, bunun neticesinde çile çeken müride ölümden sonra hâsıl olan şeylerin veya ona yakın hususların vaki olması…

Sonra perdeler kalksın, âlemlerin ve ilimlerin esrarı bütün açıklığı ile tecelli etsin diye Rabbani latife ile Hakk'ın hizasında durmasıdır." Görüldüğü gibi bu çabadan kasıt Allah'ın rızası değil, gözden perdelerin kalkıp eşyanın hakikatini görmek ve sûfilerin yolun sonunda karşılaştıkları keşfe ulaşmaktır.

İbn Haldun birinci mücahede çeşidinin tasavvufun kendisi olduğunu söyler ve zamanla diğer mücahede çeşitlerinin ortaya çıktığını belirtir. Bu çabalama her mükellef için farz gibidir. İkinci mücahede çeşidinin ise nebiler, sıddıklar, şehitler ve salihlerin çabalaması olduğunu ifade eder. Bu mücahede türü peygamberler için farzken ümmet için meşrudur. Üçüncü mücahede ise mekruhtur çünkü burada ruhbanlık vardır. İbn Haldun bu üçüncü mücahedeyi eleştirir ve büyük sûfilerin mükaşefe (sezgiye dayanan bilgi) ilmine dalmamanın hak olduğunu, dalanların kurtulamayacağını ve bunun Allah'ın bir sırrı olduğunu söylediklerini aktarır bize.

Bir şeyhe neden bağlanmalı?

İbn Haldun bir şeyhe bağlanıp bağlanmamayı da değerlendirir. "Bazı hallerde şeyh gerekirken bazı hallerde ise kişinin şeyhe ihtiyacı yoktur," der. Gayesi takva olan bir çaba için bir şeyhe ihtiyaç yoktur. Çünkü bu çaba için Allah'ın hükümlerini öğrenmek ve uygulamak yeterlidir. Bunun için de kitaplara başvurulabilir yahut bir üstattan ders alınabilir. Zaten bu çabalama biçimini her Müslümanın göstermesi gerekir.

En büyük istikamet, peygamberlerin ve Kuran'ın ahlakı ile ahlaklanmaktır. İşte burada bir şeyhe ihtiyaç olduğu söylenebilir. Çünkü nefsin hallerini, kalbin gizli durumlarını ve bunların tedavi yöntemleri ancak bir şeyh vasıtasıyla gerçekleştirilebilir. Fakat bu çabalama biçimi ise farz değildir.

Amacı keşif (metafizik bilgiye ermek) olan mücahedede ise bir şeyhe bağlanmak zarurettir. Çünkü bu çaba kesinlikle kendi başına nihayete erdirilemez. Ki bu makama ait bilgiler tamamen bunu yaşayanlar tarafından ortaya konulmuştur. Bilenler söylemez, söyleyenler bilmez.

Haldun, Hallac'ın idamını onaylar

İbn Haldun keşfî bilgiye karşı çıkmaz ama onu delil olarak da kabul etmez. Tamamen sübjektif ve kişiye özel bir alan olarak sınırlarını belirler. Bu sebeple Hallac-ı Mansur gibi sûfilerin şathiyelerini (Tanrı ile şakalaşır gibi yazılan koşuk) eleştirir ve keşifle elde edilen bilgilerin kitaplara yazılarak bir ilim haline getirilmesine karşı çıkar. Öyle ki Hallac-ı Mansur'un idamı için verilen fetvayı doğru bulup tasdik eder.

Sadece amelden ibaret olan tasavvufun, İmam Gazâlî'nin eliyle ilmi bir disiplin haline getirildiğini belirten İbn Haldun, mehdilik düşüncesinin önünün İmam Gazâlî tarafından açıldığını, bunun sebebinin de tasavvuftaki velayet anlayışı olduğunu söyler.

İbn Haldun, tasavvuf ehlinin kerametlerini ve gaybdan bilgi vermesini inkâr edilmez bir husus olarak görür. Aynı şekilde mutasavvıfların, ulvi varlıkların hakikatlerinin kavranmasına ve kâinatın sudurundaki tertibe dair sözlerinin vicdani olması ve bu sözlerin zevke dayanması sebebiyle mutasavvıflara karışılmaması gerektiğini de söyler.

İbn Haldun, bedevilik ve hadarilik bağlamında şeyhe bağlanmayı da ayrı olarak değerlendirir. Bu bağlamda hadariliğe geçmemiş halkların velayet ve ilahi hakikatleri anlamayacağından yola çıkarak bu halkların şeyh vb. dini otoritelere bağlanmasının siyasi otoriteyi tehdit edebileceğini belirtir. Aynı şekilde, velilerin bir toplum oluşturma hareketinde asabiyete dayanmadıkları için başarısız olduklarını fakat nebilerin asabiyeye dayandığı için başarılı olduklarını söyler. Böyle bir düşünceye varmasının sebebini ise Endülüs tasavvuf akımının temsilcilerinden İbn Kâsi'nin siyasi kriz döneminde dini ve siyasi otoriteyi ele geçirme niyetiyle dinî davette bulunup başarısız olması olarak gösterir.

İbn Haldun velayet, Ricâlü'l-Gayb (Âlemde tasarruf sahibi gizli ve âşikâr velîler topluluğu) ve Mehdilik gibi düşüncelerin Şia'dan alındığını düşünür. Tasavvufun sosyal hayattaki yapıyı bozduğunu söyler.

İbn Haldun, tasavvufta neyi eleştirir?

İbn Haldun tasavvufu kendince sınırlamış ve ilmi bir tasavvuf anlayışı ortaya koymuştur. Bu anlayış, ibadete ve ahlaka dayanır. Bu sebeple vahdet-i vücud anlayışına karşı çıkmış bu görüşün İslami olmadığını iddia etmiştir. Hatta bir fetvasında şöyle demektedir: "İbnü'l-Arâbî'nin Fusûs'u, Fütûhât-ı Mekkiyye'si, İbn Seb'în'in el-Büdd'ü, İbn Kasî'in Hal'un-na'leyn'i gibi halkın elinde nüshaları bulunan kitaplar ve benzerleri ele geçince yakılmalı ve yazıları okunamaz derecede silinene kadar yıkanmalı; böylece imha edilmelidir. Zira sapık ve bozuk akidelerin yok edilmesi dinin maslahat ve çıkarına tamamıyla uygundur. Bu sebeple umumun zararını önlemek için bu nevi kitapları yakmak devlet adamlarının vazifesidir. Yanlarında bu çeşit kitap bulunan kimseler yakılması için kitapları görevlilere vermekle mükelleftirler." Hâlbuki vahdet-i vücud anlayışı İbn Haldun'un dediği gibi diğer kültürlerden İslam'a girmemiş bilakis sûfiler tarafından ayet ve hadislerden çıkarılmıştır. İslami ilimlerin gelişmesi sonucu tasavvufun içinden de böyle bir anlayış ortaya çıkmıştır. Zaten İbn Haldun'un tasavvuf eleştirisinin de sorunu budur. Tasavvufu ilk haliyle yani zühd dönemiyle kabul etmekte ve sonradan gelişen anlayışları reddetmektedir. Hâlbuki tarihî seyir içinde ilimlerin gelişmesi ve pratiğin teorisinin hatta felsefesinin yapılması gayet doğaldır. Vahdet-i vücud anlayışı da sûfilerin tasavvufu yaşaması ve yorumlaması sonucu ortaya çıkmış olup varlık ve insan problemine doyurucu cevaplar vermektedir. Başta irade, kötülük gibi problemlerin çözümleri de yine İbn Arâbî ve ekolü tarafından vahdet-i vücud görüşü çerçevesinde ortaya konmuştur.

Şifâu's-Sâil ve Mukaddime'deki görüşler karşılaştırıldığında İbn Haldun'un Mukaddime'de daha esnek ve hoşgörülü olduğunu görürüz. Bunun sebebi Şifâu's-Sâil'de karşımızda bir kadı vardır ama Mukaddime'de karşımızda bir sosyal bilimci vardır ve tasavvufu sosyal bir hayat tarzı olarak incelemiştir.

İbn Haldun tasavvufun zühd ve ibadet merkezli olarak ortaya çıktığını daha sonra derece derece geliştiğini, sistematik hale geldiğini, bilgi felsefesi ve kendine has kavramlar ürettiğini ve bilhassa İmam Gazâlî'den sonra zamanla metafizik haline geldiğini söyler.

İbn Haldun'un eleştirileri sosyal ve siyasi olayları değerlendirmesi sonucunda ortaya çıkmıştır. Hayatında meşhur iki sûfi dışında bir sûfi yoktur. Tasavvufi bir terbiye almamış ve hayatı boyunca bir şeyhe bağlanmamıştır. Bu sebeple tasavvufu sosyal ve siyasi bir gözle değerlendirmiştir ki bu da İbn Haldun'un umran fikrine dayanır.

İbn Haldun'un tasavvuf eleştirisi tasavvufun ilk haline değil zamanla ortaya çıkan vahdet-i vücuda ve felsefi tasavvufadır. Bunun sebebi de İbn Haldun'un bedevilik ve hadarilik kavramında bulabiliriz. İbn Haldun, tasavvufun ilk dönemini bedeviliğe benzetir ve Müslümanlar şehirleştikçe tasavvuf anlayışlarının değiştiğini ve bozulduğunu düşünür ve bu sebeple eleştirir.

İbn Haldun'a göre Gazâlî bir sınırdır ve onun eserleri tasavvufun keşf gayeli tasavvufa dönüşmesine etki ettiğini savunur. İmam Gazâlî'den sonra tasavvuf sistematik bir ilim haline gelmiş ve keşif gayeli bir düşünce halini almıştır.

Şifâu's-Sâil kitabını Türkçeye çeviren ve İbn Haldun hakkında bir etüt hazırlayan Süleyman Uludağ, İbn Haldun'un tasavvuf anlayışı konusunda şu sonuca varır: "İbn Haldun'un nazarında İslam âleminde görülen tekkeler, tarikatlar, bu tarikatların şeyhleri, bu şeyhlerin dervişleri içtimai ve eğitim bakımından değilse bile İslam şeriatı bakımından ortaya çıkmış lüzumsuz ve manasız, hatta bazen muzır ve müfsid müesseseler ve teşkilatlardır."

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN