Halep Türkiye'nin güney sınırıdır

Halep Osmanlı tarihi dönemi içerisinde en önemli üç şehirden bir tanesi.

Lacivert Yazı İşleri SAYI:31 / Ocak 2017
Halep Türkiye'nin güney sınırıdır
Ortadoğu alanında yapmış olduğu çalışmalarla tanınan Prof. Dr. Cengiz Tomar'la özelde Halep genelde ise bölge hakkında bir röportaj gerçekleştirdik. Küresel ve bölgesel aktörlerin Ortadoğu'daki hedeflerini, beklentilerini derinlemesine masaya yatırdık. Bugün Halep'te ve uzun yıllardır Ortadoğu'da yaşananları, ABD'nin "Lübnanlaştırma projesi"nin hayata geçirilmesi olarak değerlendiren Tomar, bölgede söz sahibi olabilmenin öncelikli yolunun "güçlü devlet" olmaktan geçtiğini vurguluyor.

Halep'in bölge tarihi açısından önemi hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Birkaç noktadan bahsetmemiz gerekiyor burada. Öncelikle Halep dünya tarihinin en eski şehirlerinden biridir. Şu anda dünya üzerinde kesintisiz olarak yaşanılan en eski iki şehir var. Bunlardan en kadimi Dımaşk (Şam) diğeri Halep. Yaklaşık 6-7 bin yıldır bu iki şehirde hayat sürülüyor. Bugünkü Kahire, İstanbul ve Bağdat ise bu şehirlere nispeten daha yeni. 1500-2000 yıllık şehirler. İslam öncesinde kurulan kadim bir şehir olan Halep, bölgede ilk fethedilen şehirlerden ve Haçlılarla mücadelenin en önemli simgelerinden biri. Bunun dışında Birleşmiş Milletler'in kültür mirası listesine aldığı Suriye'deki altı tarihi mekândan biri de Halep Kalesi ve onun etrafındaki kadim şehir. Hem İslam mimarisi hem de Ortaçağ İslam ticaret tarihi açısından da önemli bir şehir Halep. Zira İslam fetihlerinin gerçekleştiği ilk dönemlerden 18'inci yüzyılın sonuna kadar İpek ve Baharat yolları güzergâhında önemli bir kavşak noktasıydı. Tabii şu andaki tarihine bakacak olursak Arap dünyasında bize en çok benzeyen şehir diyebiliriz Halep için. Zira insanlarıyla, kültürüyle, mimari yapılanmasıyla Türkiye'ye oldukça yakın. Yani Gaziantep, Hatay ve Urfa ne ise hemen hemen Halep de o bizim için.

"Âşık garip coğrafyası" diye bir şeyden bahsederler. Bir tarafı Erzurum bir tarafı Halep derler. Bunun içine Şam'ı yahut başka bir şehri katmıyorlar. Türkiye açısından daha değişik bir önem arz ediyor gibi Halep.

Şöyle söyleyeyim Halep'in ilişkisi Şam ile değil daha ziyade bizim hudut şehirlerimizledir. İslam coğrafya literatüründe 'Biladü'ş-Şam' yani Şam bölgesi aslında Ürdün'ün kuzeyinden başlar, Filistin'i içine alır, Lübnan ve Suriye ile birlikte sınırı bizim Malatya'ya kadar gelir. "Bundan iyisi Şam'da kayısı" dediğiniz zaman o Malatya'daki kayısı aslında. Zira Malatya Şam sınırları içerisindedir. Suriye tabiri çok yeni bir kavramdır ve Batılılar tarafından verilen addır. Tabii şimdi biz günümüz sınırları açısından bakıyoruz olaylara ama I. Dünya Savaşı'ndan önce bu sınırlar ne coğrafi ne de siyasi açıdan vardı. Sınırlar emperyalist güçler tarafından çizilmeden önce Malatya, Urfa, Gaziantep ve Hatay'ın Halep'le ilişkisi çok daha fazlaydı. Burada kültürel-ticari ve sosyal bir entite oluşturmaktaydı. Bundan 100 yıl önce bizim şimdiki pek çok sınır şehrimiz, idari olarak Halep'e bağlıydı. Bu tabii Osmanlılar ortadan kalktıktan ve yeni sınırlar çizildikten sonra unutuldu. 2011'den önce de Halep'in en çok ilişkide bulunduğu iki şehir Gaziantep ve Hatay'dı. Biz sanki bu sınırlar ezelden beri hep varmış gibi düşünüyoruz. Osmanlı tarihi dönemi içerisinden en önemli üç şehirden bir tanesi Halep. Diğerleri İstanbul ve Kahire. Ama Halep mi, Kahire mi derseniz; Halep bize en çok benzeyen Arap şehri diyebilirim size. Oralarda yaşamış, oraları bilen birisi olarak söyleyebilirim. Halep aslında Türkiye'nin güney sınırı diyebiliriz. Arap dünyası Halep'ten sonra farklılaşır esasında.

Dil olarak da öyle değil mi?

Evet. Zaten bu bölgede yaşayanlar sonradan Araplaşmışlardır. Esas Araplar Yemen ve Körfez bölgesinde olanlar. Biladü'ş-Şam Mısır gibi yerler Arapların Yemen ve Arap yarımadasından kuzeye göçleri ve fetihlerle Araplaşmışlardır. Aslında bunlar daha ziyade Mezopotamya ve Münbit Hilal halklarıdır. Fizyonomi ve kültür açısından bize de çok yakınlar. Türklerin bölgeyle ilişkisi tabii çok eskiye dayanıyor. İlk olarak 9'uncu yüzyıldan, esas olarak ise 11'inci yüzyıl sonlarından itibaren Türkler bölgeye yoğun olarak yerleşti; Türkmenler bu insanların torunları. Yani bölgeyle bin yıldan daha fazla bir süredir tarihi ilişkimiz var. Türkiye'de genelde Arap coğrafyasıyla bizim ilişkilerimiz nedense hep Osmanlı'yla başlatılır. Aslında hiç öyle değil. Yani Anadolu'da Türk varlığı ne kadar eskiyse Arap coğrafyasıyla ilişkilerimiz de o kadar eskidir bizim. Hatta Arap coğrafyasında bazı bölgelerin fethi Anadolu'dan daha öncedir. Halep ve Dımaşk böyledir.

Halep savaştan önce modern Suriye'nin de en önemli kentiydi. Ben hep şöyle söylüyorum; 'Şam Ankara'ysa, Halep İstanbul' gibi düşünmek lazım. Nüfus olarak da zaten savaştan önce Şam'dan daha büyüktü. Bir de şu özelliği vardı Halep'in savaştan önce; Halep Sünni bir şehirdir. Suriye'de etkin ticaret adamlarının büyük kısmı Haleplidir. Halep'te işlerinizi Türkçe ile çok rahat görebilirdiniz.

Bağdat Sünni bir şehirdi, Musul da öyle. Hepsi bombalandı...

Semboller çok önemli. Halep'i düşürürsen Suriye'yi, Musul'u düşürürsen Irak'ı düşürmüş olursun. Musul Bağdat'tan daha eski bir şehir aslında İslam tarihi açısından. Musul'un kelime manası 'kavşak.' İsimler çok önemli. El-Bâb diyoruz bugün, 'kapı' demek. Neyin kapısı peki? Halep'in kapısı. Halep mesela 'beyaz şehir' demek. Etrafında beyaz taşlar çıkan bir yer. Tabii Sünni şehri olarak öne çıkmaktaydı. Zaten Esed rejimi ve destekçilerinin Halep'i bombalaması ve elde tutmak istemesi de bununla alakalıydı. Tabii bir de 'Verimli Suriye' adı verilen esas Suriye'nin (Batı Suriye) kuzey sınırı Halep.

Biraz da savaştan bahsedelim. "Halep düştü" deniliyor. Peki, Esed'in Halep'te kontrol sağlaması Suriye savaşının geleceğini ne şekilde etkiler?

Halep'in önemini şöyle anlatayım: Ürdün sınırında yer alan, ilk isyanların çıktığı yer olan Deraa'dan kuzeye doğru bir çizgi çekin. Şam, Humus, Hama ve Halep ve oradan da bizim sınır. Bizim sınırdan da batıya doğru geldiğinizde Akdeniz kıyısında Lazkiye, Tartus ve Banyas. Bu bölge Suriye'nin esas önemli kısmı, buraya 'faydalı Suriye' deniliyor. Cumhurbaşkanımız 'butik Suriye' dedi. 'Küçük Suriye' diyen de var. 'Faydalı Suriye' Fransızların taktığı bir isim. Esas Suriye'yi oluşturan bölge bu. Suriye'nin doğusu yani Irak sınırı ise çöl. Savaştan önce Suriye nüfusunun büyük kısmı Batı Suriye'de yaşardı. Suriye'nin çöl bölgesinde Rakka ve Deyr Ez-Zor kısmı petrol olan bir bölge ama çok fazla değil. Yıllık 5 milyar dolarlık bir petrol geliri vardı Suriye'nin. Bu da göz ardı edilebilir bir miktar. Esed Halep'i alarak 'faydalı veya küçük Suriye'yi elinde tutmak istiyor. Böylece Trump ile masaya oturmadan önce elini güçlendirmiş olacak. Zaten bundan sonra doğudaki bölgeleri yitirmek Suriye ve destekçileri açısından bir kayıp değil.

İran yönetimi Trump'la birlikte geleceği görüyor gibi. Trump'un dışişleri bakanı Tillerson'un ciddi bir İran düşmanlığı var. Batı medyası ve bizim medya İran'ın, Trump'un geldiğini ve kendilerine karşı düşman olduğunu gördüğünü ve bu yüzden kısa zamanda 'ne yaparsam kâr' refleksiyle hareket ettiğini yazıyor.

Fakat Suriye meselesinde esas belirleyici olan Rusya. Sadece İran olsaydı Türkiye İran'ı dengeleyebilirdi ama Rusya'yı ABD ve Batı olmaksızın dengeleme şansı yok. Problem de tam olarak burada zaten. Eğer bölgede Rusya olmasaydı Türkiye, Suudi Arabistan ile birlikte İran'ı dengeleyebilirdi. İran şu anda ancak Rusya'nın izin verdiği ölçüde faaliyet yapabilir Suriye'de.

Ama Rusya da bu son ateşkesin ihlali konusunda kandırılmış olamaz mı? Tam sivillerin tahliyesi sırasında İran'ın tavrı malum. İran'ın bu ihlalleri ve kural tanımazlığı Trump gelmeden ne alırsam kârdır refleksiyle yapılmış hamleler değil mi bir yerde?

Ortadoğu'da son yıllarda meydana gelen kaotik ortam iki topluma imkân sağladı aslında. Bunlardan bir tanesi Kürtler, diğeri ise Farslar. Çünkü İran'ın bir hinterlandı var. Bu bölgelerde bir Şii nüfus söz konusu. Hem batıda Suriye, Irak, Lübnan üzerinden hem de güneyde Arap yarımadası, Körfez ülkeleri ile Yemen ve Bahreyn'e uzanan doğal bir hinterlandı var. Irak ve Suriye'de devlet nizamları ortadan kalkınca İran birden buralarda bir etkinlik alanı buldu kendine. İkinci olarak da Kürtler. Arap Baharı özellikle Suriye'de bu iki topluma imkân sağladı. Bizdeki barış sürecinin çökmesi de biraz bununla alakalı. Suriye krizi olmasaydı barış süreci çökmeyebilirdi. Dikkat ederseniz Suriye olayından sonra da PKK Türkiye'de şehir savaşlarını başlattı.

Burada ikinci faktör olarak Musul'u da unutmamamız gerekiyor. İran şimdi Musul'da da önemli bir Sünni kenti elde etmiş olursa, Irak merkezi hükümetle birlikte bence zaten alacağını almış oluyor. Trump gelse de gelmese de, politikalar değişse de değişmese de artık çok fazla yapabileceği bir şey yok toprak anlamında.

The Guardian: "Trump gelir gelmez Ortadoğu'daki büyük öteki İran olacak" diye yazdı.

ABD'nin bölgeye 50-60 yıllık bakış açısından değerlendirdiğimizde, ABD Ortadoğu'da küçük devletlerin olmasını istiyor. Bu hem İsrail hem de ABD açısından çok faydalı görülüyor. Şu anda ABD yaşananlardan pek memnun değilmiş gibi gözükmekle birlikte küçük, etnik ve mezhebi devletçiklerin ortaya çıkmasının temel sebebi ABD politikaları. Bence ABD ve bölgedeki en önemli müttefiki İsrail bundan memnun fakat Trump bu politikayı tamamen tersine çevirir mi bilemiyorum.

İran'ın 'büyük öteki' olma meselesine gelince o zaten şüphesiz bir durum. ABD İran'a belirli bir noktaya kadar izin veriyor. Aynı zamanda Körfez'deki Arapları tedip etmek için kullanıyor. Hiçbir zaman İran'ın her istediğini elde etmesine razı olmaz. Bölgede tamamen hegemonya kurması işlerine gelmez. Dengeli bir şekilde, birbiriyle rekabet edebilecek küçük devletler ABD açısından daha yararlı. Arap, Fars ve Türk coğrafi bölgelerinin ortasında seküler bir Kürt şeridi kurmaya çalışıyor ABD. Irak ve Suriye'de bunun bir kısmını uzun bir süreçte gerçekleştirdi. O nedenle PYD ile işbirliği yapıyor.

Son zamanlarda uluslararası ilişkilerde 'devlet dışı aktörler' diye bir terim türedi. PYD mesela ABD'nin müttefiki. Keza DAİŞ de bu aktörler arasında bir şekilde. Hukuken baktığımız zaman DAİŞ'in devlet olmadığını söylemek de çok zor. Yönettiği bir alan var, ordusu var, bakanlıkları var… Örneğin Cenevre ya da Lahey'de bir toplantı yapılarak buraya PYD ve DAİŞ çağrılsa uluslararası toplumun tepkisi ne olur?

Suriye'de ABD'nin en büyük müttefikinin PYD olduğunu biliyoruz vurguladığınız gibi. Kürtlerin çok eskiden beri Haseke bölgesinde bir etkinliği zaten vardı. Neredeyse kaderlerine terk edilmişlerdi. 2 milyon civarında bir Kürt mevcudiyeti vardı. Onlar da devlet nizamının ortadan kalktığı bir ortamda bir devlete dönüşmeyi isteyecekler. Şayet ABD onlardan desteğini çekmezse bu hedeflerini de devam ettirecekler. Türkiye de bunu gördüğü için Rusya ile anlaşarak Fırat Kalkanı Operasyonu'yla Suriye'ye kantonların arasına bir kama gibi girdi.

DAİŞ için bu söylediğiniz biraz zor gözüküyor. Fakat DAİŞ dönüşürse, daha mutedil, yumuşak bir yapıya evrilirse olabilir belki. Ancak ben buna da pek ihtimal vermiyorum.

PYD'ye gelince, biraz önce de vurguladığımız gibi böyle bir konferansa davet edilebilir fakat PYD'ye gelince, biraz önce de vurguladığımız gibi böyle bir konferansa davet edilebilir fakatbu durumu da Türkiye asla kabul etmez. Türkiye açısından PYD de DAİŞ de terörist yapılanmalar ama Batı'nın özellikle ABD'nin PYD'yi bu şekilde görmediğini biliyoruz.

Peki, Batı neden PYD'yi terörist olarak görmüyor da DAİŞ'i terör örgütü olarak görüyor? Sonuçta aksiyon olarak baktığımızda bir tanesi orada yeşermiş etnik bir yapıyı temsil ederken diğeri de mezhebi bir yapıyı temsil ediyor. DAİŞ'in de baktığımızda bir temsiliyet kabiliyeti yok mudur?

Çünkü çıkarları birbirlerine uyuyor PYD ile ABD'nin. DAİŞ'e gelince Irak ve Suriye'de Sünnileri temsil ettiğine dair bir görüş var ama ABD kendi çıkarlarına tehdit olarak görüyor DAİŞ'i. Tıpkı Kıbrıs meselesinde olduğu gibi. Neden Kuzey Kıbrıs'ı kimse tanımıyor? Kuzey Kıbrıs baktığımızda bir devlet değil mi, devlet. İşte Kuzey Kıbrıs'ın uluslararası sistemde kimse tarafından tanınmaması da çıkarlarla alakalı bir durum. PYD bir de seküler bir yapı olduğu için Batı tarafından daha hoş karşılanıyor.

ABD'nin küçük devletlerin bölgede olmasını istediğinden bahsetmiştiniz biraz önce. Bernard Lewis'in 'Lübnanlaşma' tezi geldi aklıma siz böyle deyince.

Bernard Lewis İslam ile demokrasinin özellikle de Arapların pek uzlaşmaz olduğunu, İslam ve Arap devletlerinin kendileri için tehdit oluşturmaya başlayınca bu devletlerin yüzüstü bırakılabileceğini söylüyor. Bu devletlerin hem İsrail hem de Batı için tehdit oluşturamayacak şekilde küçük, etnik ve mezhep devletlerine bölünmesinin Batı'nın çıkarlarına uygun bir durum olacağını vurguluyor. 'Lübnanlaşma' süreci bu demek aslında. ABD ve İsrail açısından kendi çıkarlarına uyuyor. Bölgede üç tane büyük etnik entite var tarihsel olarak. Araplar, Farslar ve Türkler. Buna milliyetçilik bilinci 20'nci yüzyılda gelişen Kürtleri ekleyelim. Araplar zaten Batı açısından hiçbir zaman çok güvenilir değil. Fars ve Şii aksı da aynı şekilde. Son dönemde Türkiye de öyle görünüyor. Eskiden çok evcil davranıyordu Türkiye, öyle görünüyordu. 70'li, 80'li, 90'lı yılları hatırlarsanız NATO ne derse hemen hemen o oluyordu. Olmazsa darbe yaptırıyorlardı. Bu etki sadece bölge politikalarında değil, Türkiye'nin iç siyaset dinamiklerinin belirlenmesinde de fazlasıyla etkili oluyordu. Türkiye AK Parti hükümetiyle biraz daha bağımsız ve çok boyutlu hareket etmeye başlayınca bu ABD ve Batı'yı fazlasıyla rahatsız etti. Bu açıdan Türkiye de güvenilmez bir devlet olarak görülmeye başlandı. Bu nedenle seküler bir Kürt kuşağı kurmaya çalışıyorlar. Böylece hem Arapları hem Farsları, hem Türkleri tedip etme politikasına yönelik bir siyaset geliştiriyorlar. Ortadoğu'nun tam ortasında İsrail'in güvenliği açısından da çok önem arz edecek olan uydu bir seküler Kürt devleti kurmak istiyorlar. Bu istek de aslında Lübnanlaşma veya Balkanlaşma tezinin uygulamasından ileri geliyor.

Proje aslında bugün hayata geçiriliyor gibi.

Tabii Suriye'de, Lübnan'da, Irak'ta, Yemen'de gerçekleştirilen bu aslında. Türkiye'de de denemeye çalıştılar bunu. İlk önce PKK ile şehir savaşları yapmaya çalıştılar, sonra baktılar olmadı DAİŞ'le denediler ve en son da FETÖ hareketi ile yüklendiler. 1960'lı yıllardan beri Batı cephesinin bir üyesi olarak komünizme karşı savaşan Türkiye'de FETÖ bu amaçla kurulmuştu. Ancak 90'larda Soğuk Savaş bitince konsept değiştirildi. Orta Asya ve Afrika'da Türk İslam'ı, mutedil İslam perdesi altında Türkiye'yi de kandırarak aslında bir Amerikan projesi olan FETÖ parlatıldı. Çok ucuz ve hatta sıfır maliyetli bir projeydi ABD açısından. Parayı Anadolu halkı ödüyor, insan kaynağı da Türklerdendi ama projenin kaymağını ABD yiyecekti. Proje deşifre edilince bu sefer mecburen intihar dalışı şeklinde bir kalkışma yapmak zorunda kaldılar ve orada da kaybettiler.

Modern tarihe baktığımızda İran ile Türkiye biraz farklı. Batı'nın yaptığı hesaplar bu iki ülkede pek tutmuyor çünkü bu iki devlet de sömürge altına girmemiş, kurtuluş savaşı yapmış. Tarihsel tecrübeleri olan devletler Ortadoğu'da. Bakın İran 3000, Türkiye 2000 yıllık devlet. Yani büyük tecrübe sahibi her ikisi de bu konuda. Mesela Ortadoğu'yu 1000 yıldır Türkler yönetiyor. Keza İran kendi bölgesini 3000 yıldır yönetiyor. Türk milleti feraset sahibi çünkü ciddi tarihi tecrübeye sahip. Biz bunu İstiklal Harbi'nde de gördük. Aynı dönemde mesela Arapların bir kısmı İngilizler ve Fransızlar ile Osmanlılara karşı işbirliği yaptı ama Türkler istiklal mücadelesi verdiler. Aynı refleksi Türk halkı tam 100 yıl sonra yine gösterdi. Düşünsenize orduda bu kadar FETÖ'cü kurmay varken biz Suriye'de savaşa girseydik, ne olurdu? Darmadağın ederlerdi bizi. Baktılar bizi hiçbir şekilde sahaya çekemiyorlar o zaman da darbe teşebbüsüne kalkıştılar. Allah'tan başarısız oldular.

Türkiye bölgedeki oyun kurucularının kurduğu bütün planları boşa çıkarmak adına ciddi hamleler yapıyor ve "bu işte ben de varım" mesajı veriyor sanki. Geleceğe dair Türkiye'nin bölgedeki konumu hakkında nasıl bir öngörünüz var?

Büyük oyun kurucuların planları Arap dünyasında başarılı oluyor. Bu Arap dünyasının kimlik kriziyle yakından ilişkili. 1950-60'lı yıllardaki seküler Arap milliyetçiliği, 1980 sonlarında öldü. Bu sefer de radikal akımlar yükseldi. Şu anda bunun etkilerini yaşıyoruz. Fakat Türkiye'de başarılı olamadılar. Ben Türkiye'deki temel problemin, bazen millet olma bilincinin kaybedilmesi olduğunu düşünüyorum. Türkiye, İstiklal Harbi'nde yahut 15 Temmuz kalkışmasında şahit olduğumuz gibi kritik zamanlarda her şeyi bir kenara koyarak yekvücut olabiliyor fakat sonrasında gelişen çok basit meselelerde hemen bölünebiliyor. Bizim bu millet olma ve zor zamanlarda birleşme özelliğimizi normal dönemlere de teşmil etmemiz gerekiyor. Farklılıklarımız var ama gidecek başka bir yerimiz yok. Eğer millet olma özelliğimizi kaybedersek Suriye'nin, Irak'ın başına gelenler bizim de başımıza gelir. Hatta yaşanan bazı olaylarda kamplara ayrıldığımız zaman neler olduğunu biliyoruz.

Gerçek kimlikleri çoğunlukla gizli klavye kahramanlarının Aleviliği, Sünniliği, Kürtlüğü vb. alttan alta nasıl kaşımaya çalıştığını görüyoruz. Eğer biz millet olarak bu ayrılıklara taraftar olursak sonunda yaşayacağımız şey bugün Halep'te yaşananlardan farklı olmayacak. Bunu görmek, anlamak bu kadar zor mu? Birbirimize tahammül etmek zorundayız. Sünni'si, Alevi'si, Türk'ü, Kürt'ü bir arada yaşamayı becermek zorundayız. Irak ve Suriye örneği en sıcak haliyle duruyor gözlerimizin önünde. Fakat ne yazık ki hâlâ Türkiye'de ayrılıkların cazibesine kapılan bazı insanlar var. Özellikle klavye kahramanları mevcut toplumsal fay hatlarını kırmaya çalışıyorlar. Bu Irak'ta el-Kaide ve Suriye'de DAİŞ eliyle yapıldı. Büyük oyun kurucuların planlarını ülkemizde tatbik etmek için uğraşıyorlar resmen. Biz bu oyunlara asla gelmemeli, millet olma bilincini kaybetmemeliyiz. Hülasa Türkiye bu ayrılıkçı oyunlara gelmezse, zor durumlarda gösterdiği yekvücut olma özelliğini her ana yayabilirse bölgenin geleceğinde etkili bir aktör olarak olmaya devam eder diye düşünüyorum.

Az önce bahsettiğiniz Lübnanizasyon projesinde İran'ın da Türkiye'ye yönelik eleştirileri tam olarak bu noktadandı. Esed'in düşeceğine inanan Türkiye, DAİŞ'e de destek vererek bu konuda Suriye'nin parçalanmasına ve Kürtlerin orada yeşermesine, kendi alanlarını kurmasına sebep oldu. Geldiğimiz noktada bizim derdimiz Suriye'de Esed'in gitmesini engellemekten ziyade Suriye'nin ABD projesine karşı toprak bütünlüğünü korumak diyor İran. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Evvela geldiğimiz noktada Suriye'nin bütünlüğünün Esed ile sağlanabilmesi artık mümkün değil. Olayların başladığı ilk zamanlarda Türkiye ile birlikte Batı-ABD hep beraber Esed'in gitmesini istedi. ABD'nin dezenformasyonundan kaynaklı mıdır tam bilemiyorum ama Esed'in sonunun yakın olduğu düşünüldü. Fakat ben bölgeyi iyi bilen birisi olarak bunun çok kolay olamayacağını, kanlı ve uzun bir süreç sonucunda Suriye'nin bölünebileceğini o zamanlar da söyledim ve yazdım. Burada Türkiye'nin tavrından ziyade esas problem 'büyük güç' ABD tarafından yalnız bırakılmasıdır. Türkiye yalnız bırakılınca ve üstüne Rusya da doğrudan bölgeye girince, doğal olarak Türkiye'nin diplomatik çabalar ve insani yardım dışında yapabilecek çok şeyi kalmadı maalesef. Aslında savaş Türkiye'nin, Batı'nın, ABD'nin beklediği gibi kısa sürseydi, bu beklentiler gerçekleşebilirdi. Esed rejimi değişir daha farklı bir Suriye ile karşı karşıya kalabilirdik ama bu aşamadan sonra Esed olsa da olmasa da tek bir Suriye zor artık. Bölünmeler ne bize ne de bölge halklarına yaramaz. En iyi ihtimal konfederasyonlar seçeneği gibi gözüküyor geldiğimiz noktada.

Esed almış olduğu yeni bölgelerde bir Sünni katliamına kalkışır mı? Bu DAİŞ'e yeniden bir meşruiyet sağlar mı?

İnşallah böyle bir şey yapmaya kalkışmaz. Eğer yaparsa söylediğiniz gibi bu kesinlikle DAİŞ'e ve diğer radikal örgütlere yeni bir meşruiyet alanı açar. Eğer Musul'da, Telafer'de, Halep'te veya İdlib'de, herhangi bir Sünni katliamı yapılırsa, yapılmaya devam ederse bu bölgeyi uzun süreli bir iç savaşa sürükler. Ben bu olasılığın gerçekleşmesini Avrupa'daki 30 Yıl Savaşları'na benzetiyorum. O tür katliamların yapılması Musul'da, Halep'te İdlib'de veya Telafer'de çok yıkıcı sonuçlar doğurur bölge açısından.

Şii teröristlerin Halep'teki tahliye konvoylarında sivillere saldırması, İran'ın ateşkesi bozması bu bahsettiğiniz projeyi gerçekleştirmek, mezhep gerilimlerini kaşımak için yapılan hareketler mi sizce? Gerçi İran, bu saldırılardan haberdar olmadığını belirtti ama…

Bu biraz zor bir konu. Kim kimi öldürüyor, kim kime saldırıyor pek bilemiyorsunuz. Devletler vekâleten veya taşeron olarak kullandıkları bu örgütler için , "bizim bununla bir ilgimiz yok, bunlar başıbozuk gruplar ve bizden bağımsız hareket ediyorlar" gibi söylemlerde de bulunabiliyor. Çünkü ispatı oldukça zor meseleler bunlar. Bölge o kadar karışık ki, şu anda kimin orada ne yaptığını kestirmek çok zor. Her türlü provokasyona açık. Mesela istihbari kurumlar da bu örgütleri kullanmada etkili. Maalesef şu anda kimin eli kimin cebinde çözmek oldukça zor. Tarihi kökeni olan Sünni-Şii gerilimi de bu tür olayların ortaya çıkmasında etkili oluyor.

Halep'te belediye 20 otobüsle öncelikli olarak hasta, yaralı, hamile ve çocukları İdlib'e getiriyor. Bu otobüsler içinde beş tane ağır yaralı çocuk olduğu söylendi örneğin ve bu otobüsler bir şekilde taranıyor, dört kişi de yaşamını yitiriyor bu esnada. Bu aslında uluslararası hukuka göre savaş suçu değil mi?

Uluslararası hukuk diye bir şey yok! Uluslararası hukuk dediğimiz şey, zayıfların kendilerini teselli etmek için sarıldıkları züğürt tesellisi. Uluslararası hukuk dediğimiz şey, maalesef güçtür. Mesela bugün Rusya Halep'i bombalıyor. Neden, güçlü olduğu için. Hiç kimse de bir şey söyleyemiyor. İsrail keza, BM'nin bir sürü kararı olmasına rağmen istediği zaman istediği yeri bombalıyor. Açıkçası uluslararası hukuk biraz teoride ve kâğıt üzerinde olan bir kavram. Uluslararası hukuku da yine sadece güçlü olanlar uygulayabilir. Mesela Bosna'da yaşanan katliamlar sonrasında savaş suçu işlemiş bazı Sırpların yargılanması ABD ve Batı'nın ağırlığını koymasıyla mümkün olabildi.

Burada Rusya Halep'te soykırım yapan devlet durumuna düşmek istemediği için İran'ı mı kullanıyor acaba diye bir soru geliyor aklıma?

Burada her şey mümkün olabilir ama Rus politikasında izan ve insaf olmaz. Ruslar böyledir. Bunun dışında Suriye iç savaşında kimyasal silahların kullanıldığını, uluslararası hukukun nasıl işe yaramadığını gördük. Açıkçası uluslararası alanda söz sahibi olmak, belirleyici bir aktör olmak istiyorsanız güçlü olmanız gerekiyor. Ortadoğu'da da Hititlerden beri güçsüz olan devletlerin yaşayamadığını tarih bize gösteriyor. Yeni Zelanda'da, Avustralya'da veya Papua Yeni Gine'de güçlü olmadan yaşayabilirsiniz belki ama Ortadoğu'da bu mümkün değil. Bu bölgede yaşamak için ya güçlü olacaksınız ya da güçlü bir devlete sırtınızı yaslayacaksınız. Zaten ABD de bunun için küçük devletler oluşturmak istiyor bölgede ki bu kurulan küçük devletler kendisine muhtaç olsun. İsrail de bölgedeki gelişmelerden çok mutlu olmalı. İran ve Türkiye orta büyüklükte devletler olduğundan ve bir gelenekleri bulunduğundan direnme güçleri var ama eğer çok küçük bir devletseniz bir "büyük abiye" sırtınızı yaslamaya mecbursunuz.

Türkiye, Ortadoğu ve Halep konusunda gücü mukabilince hareket edebildi mi sizce?

Ben Türkiye'nin Suriye ve Halep'le ilgili politikalarının son iki senedir olabildiğince doğru olduğunu ve elinden geleni yaptığını düşünüyorum. Halep'le ilgili olarak Türkiye Rusya'ya savaş açacak pozisyonda değil. Üstelik biz de çok büyük bir badire atlattık 15 Temmuz'da. O badirede de Rusya ve İran daha ziyade bizimle olan ülkelerdi hatırlarsanız. Bu nedenle Türkiye ve Türk halkı bütün İslam dünyasında Kudüs'le olduğu gibi Suriye ve Halep'le ilgilenen en önemli devlet ve halktır. Türkiye'den hep daha fazlası bekleniyor ama Türkiye'nin gücünün orta büyüklükte olduğu ıskalanıyor bazen. 16'ncı yüzyıl Osmanlısı olsanız tamam, daha fazla şey yapmanızı bekleyebilirler sizden ama bu dönemde Türkiye yapabileceğinin üzerinde şeyler yaptı Suriye halkı için. Türkiye'nin PKK ve DAİŞ'le savaşıp, 15 Temmuz gibi bir felaketi püskürtmeye çalışırken bir de Rusya ve İran'a savaş açmasını beklemek hiç gerçekçi ve sağlıklı bir beklenti değil. Bunu yapmaya kalktığınızda Suriyelilere de yardım edemez konuma düşersiniz. Bulunduğunuz noktada durarak en azından yardım edebiliyorsunuz oradaki insanlara. İnsani yardımlar, geçiş koridorları açmak ve diplomasiyi kullanmak önemsiz şeyler değildir bu süreçte.

Teşekkür ederiz.

CENGİZ TOMAR KİMDİR?

Marmara Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü ve Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü'nde öğretim üyesi olan Cengiz Tomar, 1992 yılında aynı üniversitenin Tarih Bölümü'nü bitirdi. Yüksek lisans ve doktorasını da burada tamamlayan Tomar, Ürdün ve Edinburgh üniversitelerinde İslam ve Ortadoğu Tarihi ile Arapça eğitimi aldı. 2003-2005 yıllarında Şam Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak çalıştı. 2011-2014 yıllarında Marmara Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü Müdür Yardımcısı ve Siyasi Tarih ve Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı Başkanı olarak görev yapan Tomar'ın, Arap coğrafyasının tarihi ve kültürüne dair birçok akademik makalesi bulunuyor.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN