Sistematik kötülüğün zavallılığı

Paris veya Brüksel’de bombalar patladığında, empati kurup taziye ve dayanışma mesajları yayınlayan, ‘Acımız ortak’ manşeti atanlar, aynı günlerde Ankara ve İstanbul’da bombalar patlayıp kendi ülkesinin insanları katledildiğinde, ‘Devlet çöktü’, ‘Göz göre göre gelen katliam’, ‘Yeni Suriye’, ‘Türkiye teslim’ manşetleri atabiliyor. Aslında anlıyoruz ki ‘Türkiye teslim ol!’ demiş oluyorlar.

Cengiz Alğan SAYI:23 / Nisan 2016
Sistematik kötülüğün zavallılığı

7 Haziran seçimlerine giderken, Cumhuriyet gazetesinde ilginç bir röportaj yayınlanmıştı (27 Nisan 2015, Cumhuriyet, Miyase İlknur). Röportajın başlığı CHP'nin Japon'u idi. Röportaja göre kendisini 'SSK emeklisi, laik ve CHP'li bir Japon' olarak tanımlayan Masaki Sumi, 23 yıl önce Fatih Sultan Mehmet Köprüsü inşa edilirken tercüman olarak Türkiye'ye gelmiş, köprü inşaatı bittikten sonra Adapazarı Toyota fabrikasında çalışmaya başlamış. Sonra da SSK'dan emekli olmuş. 'Buralı' bir Japon yani.

Röportajcı Sumi'ye "Sizi sosyal demokrat biri olarak tanımlamak mümkün. Japonya'daki düşünce yapınız da böyle miydi?" diye soruyor. Sumi ise "Japonya'da sağ sol gibi ayrımlar yoktur. Mesela; Japonya'da Komünist Parti var ama iktidara gelse de pek bir şey değişmez. Sistem oturmuş, partilere göre ani değişimler olmaz. Sokaktaki vatandaş bu değişimi hissetmez bile. Ben 27 yaşıma kadar Japonya'da yaşadım. Türkiye'ye geldikten sonra olaylara ve partilerin duruşlarına baktım, o zaman ben soldayım diye düşündüm ama ille de solda olmalıyım diye bir iddiam yok" diyordu fakat bana asıl ilginç gelen cümleleri şunlardı: "Halk TV izlediğimde CHP'nin iktidara geleceği izlenimi alıyorum ama bizim mahallenin köftecisinde böyle bir hava görmüyorum. Sokakta farklı bir tablo var. Ama Halk TV izlediğimde tamam bu sefer AKP gidiyor, diyorum."

Gerçekten de düzenli olarak Halk TV, İMC TV vb. kanalları izleyen; Sözcü, Birgün, Evrensel, Cumhuriyet, Özgür Gündem gibi gazeteleri okuyan (galiba başka da bir şey izleyip okumayan) kitlenin, toplumun genelinden kopuk, apayrı gündemleri var. Bu yayınların izleyicileri, son birkaç yıldır, yoğun bir Erdoğan ve AK Parti nefretiyle yüklendiler. Erdoğan liderliğindeki AK Parti hareketinin her gün çok ağır insanlık suçları işlediğine inanıyorlar. Konunun ne olduğu fark etmiyor. İster bir kadın cinayeti, ister bir trafik kazası, ister çocuk istismarı, isterse terörist bir saldırı olsun; onlara göre her durumda suçlu 'bunlar' (Erdoğan, hükümet ve onları destekleyen 'cahil-yobaz insanlar') fakat bu kitlenin içinde biriken nefret, giderek sistematik bir kötülüğe dönüşüyor. Bu kötülük her bir toplumsal olayın etrafında organize oluyor ve artık iktidara veya Erdoğan'a karşı olmaktan çıkıp külliyen ülkeye düşmanlığa varıyor. Örneğin, en başta Kürtlerin onaylamadığı hendek siyaseti Güneydoğu şehirlerini yakıp yıkarken, bu kötülük organize olup, Türkiye'yi soykırım tanımına uyacak biçimde katliamlar işlemekle, kendi halkını kuşatıp aç susuz bırakarak öldürmekle suçlayan bildiriler kaleme alıyor. Bu bildirilerle Türkiye'yi 'savaş suçlusu' olarak yargılatıp, 'insanlık suçları' işlemekten mahkûm ettirmeye çalışıyor. Türkiye bilumum terör örgütlerinin aralıksız saldırılarına uğrarken her saldırı sonrası kendi ülkesini suçlu ilan ediyor. Aylarca 'Türkiye DAİŞ'i destekliyor' propagandası yapıp, sonra DAİŞ Türkiye'ye saldırdığında utanacağına, bundan da ülkeyi sorumlu tutuyor. Üstelik PKK, DAİŞ'le aynı yöntem ve araçları kullanarak ve neredeyse eşzamanlı saldırdığında, buna sesi bile çıkmıyor. Çıksa da suçu bir biçimde yine hükümete ve devlete yüklüyor. Örneğin, bir canlı bombanın yaptığı sivil katliamını, fail belli oluncaya kadar kınayamıyor. Muhtemelen 'N'olur fail PKK çıkmasın!' diye iç geçiriyorlardır.

Paris veya Brüksel'de bombalar patladığında, empati kurup taziye ve dayanışma mesajları yayınlayan, 'Acımız ortak' manşeti atanlar, aynı günlerde Ankara ve İstanbul'da bombalar patlayıp kendi ülkesinin insanları katledildiğinde, 'Devlet çöktü', 'Göz göre göre gelen katliam', 'Yeni Suriye', 'Türkiye teslim' manşetleri atabiliyor. Aslında anlıyoruz ki 'Türkiye teslim ol!' demiş oluyorlar.

Liseli ergenler gibi...

İnanması güç ama terörün açtığı yara henüz kanarken, kendi toplumuyla dayanışma duygusunu yaygınlaştırmak yerine, ekonomik boykotla 'hayatı durdurma' çağrısı yaparak, bir de oradan vurmayı salık veriyorlar. 'Dışarıda yemek yemeyin, 15 gün benzin almayın, kredi kartlarınızı kullanmayın, eğlence mekânlarına gitmeyin…'. 'Tuvalet kâğıdını az tüketin' diyen bile çıkıyor: 'Az tüketin çünkü o tuvalet kâğıdı fabrikasında çalışan ezik yobaz, ancak tüketim/üretim düşerse işsiz kalacak ve saraya sırtını dönecek.'

'Anadolu çomarları'nı, kendisinin kullandığı tuvalet kâğıdı miktarını artırıp azaltarak hizaya sokabileceğini sanan kendim oryantalistleştirmiş kafa, sırf bu yolla bir ülke ekonomisini tasarlayabileceğini sanacak kadar da iktisat cahili aynı zamanda. Bu kifayetsiz ama yine de iğrenç olan tepeden bakış, yıllarca kendisini demokrat olarak pazarlamış solcu 'aydın'lardan geliyor çoğunlukla.

Ankara saldırısı öncesi ABD elçiliği kendi vatandaşlarını uyardığı ya da İstanbul İstiklâl Caddesi saldırısı öncesi, Almanya kendi elçilik ve okul binalarını kapattığı için, hükümeti "Onlar saldırı olacağını biliyor, sizde (buraya dikkat; 'bizde' değil, 'sizde' diyorlar) istihbarat zaafı var" diye suçluyor bu kez. Her iki ülke kurumu da istihbaratı Türk yetkililerden aldıklarını açıklıyor ama bu bahis onları ilgilendirmiyor veya kullanışlı olmadığı için işlerine gelmiyor. Aynı konuda Cumhurbaşkanı Erdoğan, Avrupa'yı uyarıyor: "Brüksel'de veya AB'nin herhangi bir şehrinde bu bombaların patlamaması için hiçbir sebep yok. Mayın tarlasında dans etmek gibidir bu. Koynunuzda yılan besliyorsunuz. Beslediğiniz o yılan her an sizi de sokabilir. Bombalar sizin şehirlerinizde patladığında bizim ne hissettiğimizi anlayacaksınız, ancak çok geç olacak." Ve birkaç gün sonra gerçekten de Brüksel'de bombalar patlıyor. Aynı kişiler bu defa komplo teorilerine sarılıyor: 'Erdoğan nereden bildi? Kendisi mi yaptırdı?'

Erdoğan, Brüksel bombacılarından birinin Türkiye'de yakalandığını, Belçika ve Hollanda'nın ilgili makamlarına bildirilerek sınır dışı edildiğini açıklıyor. Yani bu ülkelerin vurdumduymazlığı ve ihmali sonucu Brüksel bombasının engellenemediğini söylüyor. Bunun üzerine Belçika'da iki bakan istifa ediyor, Hollanda'da muhalefet kendi başbakanlarının istifasını istiyor fakat daha birkaç hafta önce Türkiye'de bombalar patlatmış ve onlarca insanın ölümüne yol açmış PKK'nın yayın organlarının tanınmış bir muhabiri "Erdoğan itiraf etti: Saldırganı salıverdik" diye haber yapabiliyor. İnsan gerçekten hayret ediyor!

Birkaç yıldır, Batı basınında çok yoğun biçimde Türkiye'ye sopa gösteren yazılar yayınlanıyor. Bunlardan biri geçtiğimiz günlerde Newsweek'te çıktı: 'Türkiye'de darbe olursa sürpriz olmaz.' Sistematik kötülüğün gönüllü neferleri bu yazıyı adeta sevinç içinde, etekleri zil çalarak paylaştılar, TV programlarında uzun uzun tartışıp hükümete parmak salladılar. Sanki darbe yapanlar sadece hükümeti devirip kenara çekilecekmiş, sanki kendilerinin de yaşamakta olduğu ülke, bir çamur deryasından çıkıp gül bahçesine dönecekmiş, sanki 1960'tan beri darbeler cumhuriyeti haline gelmemişiz ve darbelerin bıraktığı onca hasarı daha yeni yeni tamir etmiyormuşuz gibi, Türkiye aleyhine yazılarıyla tanınan Batılı bir yorumcunun bu yazısını liseli ergenler gibi heyecanla elden ele dolaştırdılar.

Sosyal şovmenler sahnede

Suriye iç savaşından kaynaklanan mülteci dramı konusunda da bütün dünyadan takdir gören kendi ülkelerinin yanında durmayı bırakalım, ülkelerini ellerinden geldiğince karalamaya çalışıyorlar. Türkiye'nin Avrupa Birliği'yle imzaladığı mülteci anlaşması uyarınca vizelerin kaldırılıp, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının serbest dolaşım hakkından yararlanmasını da ya küçümsüyor ya da karşı çıkıyorlar. Hemen her konuda 'Avrupa değerleri'ni hararetle savunanların küçümsedikleri Türkiyelilerin Avrupa'ya serbestçe girip çıkması olasılığı, neden rahatsız ediyor bu kesimleri? Aksine, beğenmedikleri halktan insanların Avrupa'yı yakından görüp, onların kafasındaki 'çağdaşlığa' erişmeleri böylece kolaylaşmış olmaz mı? Ama hayır! Yenildikleri her seçimden sonra 'bidon kafalılar', 'göbeğini kaşıyanlar', 'makarnacılar', 'Anadolu çomarları' diye aşağılayıcı yeni kavramlar üreten ırkçı, elitist, sosyal şoven, bencil zihinler, bu halkın Avrupa'yı da 'kirleteceğini' düşünüyor. Bugüne kadar 'onlara ait' olan 'Avrupa değerleri'ne sahip olma ayrıcalığının ellerinden gideceğinden korkuyorlar bir yandan.

Son olarak Demirtaş, Türkiye'nin PKK ile yeniden masaya oturması için AB'yi ikna etmek üzere bir Alman haber ajansına verdiği demeçte, vizeler kalkarsa Kürtlerin Avrupa'ya akın edecek olmasıyla uyarıyor. Bunu 'savaş genişlerse' şartına bağlaması bir şey değiştirmiyor. Kürtlerin özgürlükleri için mücadele ettiğini iddia eden bir örgütün en yetkili isimlerinden biri, hem de AB'den kendi siyasetine destek isterken, Kürtlerin Avrupa'ya seyahat özgürlüğünü kısıtlamaya çalışıyor. Avrupalıları Kürtlerin gelişiyle korkutuyor. Çünkü o da 'esmer Kürtler'i 'aydınlanmamış bidon kafalılar' olarak görüyor. Çünkü o da 'karşının beyazı'.

Sistematik kötülüğün, etrafında organize olduğu olaylardan birine daha geçtiğimiz günlerde tanık olduk. Karaman'da yaşanan, çocuklara cinsel istismar vakası haklı olarak infial yarattı. Şehirde çok sevilen, sayılan, hatta ailelerin çocuklarını teslim etmek için yarıştığı bir öğretmen, 10 çocuğa cinsel taciz ve tecavüzde bulunmuş. Bütün toplumda öfke uyandıran bir pedofili vakası. Hangi görüşten, dinden, inançtan, etnik kökenden olursa olsun her insanın (kendisi pedofil değilse) lanetleyeceği bir çirkinlik fakat yukarıda sözü edilen kesimler, bu soruna toplum olarak hep birlikte çözüm aramanın yollarını önermek yerine, olayı getirip yine hükümete ve onun destekçilerine bağlamayı tercih ediyorlar. Hatta daha da ileri gidip pedofiliyi İslam inancına ve bütün Müslümanlara yamamaya çalışıyorlar. Çocuk pornosu ve çocuk seks köleliği gibi iğrençliklerin dünyada milyarlarca dolara ulaşan bir sektör oluşturduğundan bihabermiş gibi, Türkiye'nin küçük bir şehrinde, bir adamın işlediği bir suçtan yola çıkıp, önce adı geçen bir vakfı, sonra hükümeti ve ona oy verenleri, giderek bütün Müslümanları ve İslam âlemini kötülemeye varan bir çizgi üzerinde propaganda yürütüyorlar.

İşte bütün bunlar kötülüğün sistematikleşmesidir. Toplumun, beğenmediğiniz belirli kesimlerine, bile isteye kötülük yapma arzusunun kişinin içinde yerleşik hale gelmesi, kalıcılaşması, giderek onu ele geçirmesi, esir almasıdır. Eğer bu kötülüğü bir de örgütlenerek yapmaya ve oluşan 'kollektivite'den kendinize yeni haklılık payları üretmeye başlamışsanız, üzgünüm ama artık iflah olmazsınız. Bana inanmazsanız 'CHP'nin Japon'u'na kulak verin bari.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN