Yerlilik meselesinde kim kimi mağdur ediyor?

Taşralı, alt sınıf, dindar, köylü gibi kavramlara dokunan bir tepkisellik olarak doğan yerlilik tartışması çok ilginç bir şekilde hem sol, hem sağ, hem de İslamcı düşüncenin içinde yerini buluyor. Üstelik de garip bir yaşam tarzı tartışmasını da içinde barındırarak...

Meryem İlayda Atlas SAYI:17 / Ekim 2015
Yerlilik meselesinde  kim kimi mağdur ediyor?
Tarih, kültür ve din… Bu üç kavramın girift bir şekilde kesişmesinden doğmuş bir kavram 'yerlilik'... Bir düşünme biçimi, alternatif bir yol alma yahut bir rehber değil de, daha ziyade yine bu üç kavram etrafında gelişen itirazların bir paydası gibi.

Öncelikle, 18'inci yüzyıldan beri aktif bir şekilde Batılı bir toplum modeli esas alınarak tepeden inme reformlarla modernize edilmeye çalışılan kitlelerin iktidar ile kurduğu iletişim şekli de denebilir. Kendisine düzgün anlatılmayan her şeye, bazen yeni olana, bazen yabancı diye ilan ettiğine sessiz bir direnç. Zaman zaman ise manipülasyona açık bir hassasiyet terazisi. Yıkıp döken bir büyük iddia veya temayül.

Bir şey çok açık ki, Tanzimat'tan beri bir statüko oluşturmaya çalışan reformist yapıların hepsi belli bir dirence uğruyor. Entelektüel, tarihsel, kültürel veya dinsel bir veto yiyor. Sonuçta modern ulus devletin kuşatıcı, homojenleştirici ve aşkın yapısı karşısında zayıf düştükçe aşağı itiliyor, apaçık mağduriyetlerin on yıllarca süren birikimi dışlanmışlık, ezilmişlik duygularını perçinliyor ve imkânını bulduğu an yeni yeni çatışma alanları açıyor. Taşralı, alt sınıf, dindar, köylü gibi kavramlara dokunan bir tepkisellik olarak doğan yerlilik tartışması çok ilginç bir şekilde hem sol, hem sağ, hem de İslamcı düşüncenin içinde yerini buluyor. Üstelik de garip bir yaşam tarzı tartışmasını da içinde barındırarak...

Yerlilik meselesinin bilerek veya bilmeyerek mihenk taşı olan Peyami Safa'nın Fatih Harbiye'si bir yerellik paketi sunarken, günümüzün yaşam tarzı indeksine hiçbir yerinden dokunmuyordu. Çok garip ki, artık alaturkalığın baş tacı edildiği, ud, tambur ve musikinin rafine kültür arasında yerini aldığı bir dünyada yaşam tarzı başka sembollerle varlığını devam ettirmekte. Yani bizler dönüşürken yerlilik anlayışımız ve yerlilik adına sahiplenilen semboller de hızla değişiyor.

Önce İslamcıların sonra da İslamcılıktan beslenen ve/veya yeni bir muhafazakârlık olarak ortaya konan düşünce sisteminin sahiplendiği yerlilik kavramı, en başından beri içinde değişmeyen bir öğe barındırıyor: 'Yabancılaşan ya da Batı düşünme kavramları ile zihnini şekillendirerek bir çerçeveye oturtan okumuş yazmışlara toplumdan kopukluğun, halkı anlamayışın bir haykırışı, entelektüel bir itiraz...'

Kültürel bir söylemden yola çıkan yerlilik meselesi kültürel yabancılaşma ve çatışma sorununu ele alarak tepkisel bir has kültür sorunsalı ortaya koydu. Bize has kültür, bize has İslam anlayışı gibi kavramlarla beraber halkın asıl sahipleniciliği iddiasını da içinde barındırdı ve 80'lerden sonra İslamcılar tarafından bir öze dönüş hikâyesi olarak ele alındı.

Türkiye sosyolojisi bir yandan alt sınıf, ezilmiş, mağdur, köylü gibi kavramların gölgesinde değişip çeşitlenirken yabancılaşma refleksi kültürel alandan siyasal alana sıçradı. Türkiye'de son 10 yılda bu sosyolojinin siyasal alanı dönüştürmesine şahit olduk. Türkiye'de AK Parti'nin yükselişi kitlelerin gözünde böyle bir çatışmanın bir raundu ve siyasi zaferi idi. Lakin bu yükseliş, öze dönüş kaygısı ile donanmış kitlelerin iktidara taşınması, yerlilik meselesine tekrar üzerinde oturup düşünmemiz gereken başka boyutlar getirdi. Mesela bu tartışmayı sahiplenen Refah Partili belediyelerden başlayarak İstanbul'da belediyeciliğin dönüştürdüklerine bir bakalım. Halkın değerleri ile barışık bir yerel yönetim anlayışı gerçekleştiren belediyeler dinî bayramlar dışında da pek çok etkinlik yapıyor. Seminer, fuar ve festival organizasyonlarında daha seçici davranıyor, yıllarca belli elit çevrelerin dışlayıp aşağıladığı şair, düşünür ve yazarları ihya ediyor, onları kucaklıyor ve hatırlıyor. Lakin yine de bu yerlilik meselesini tekrar tartışmak için gündemimizden çıkarmıyor. Bir sergi ve fuar alanı olarak organize edilen eski fes fabrikası Feshane'de bir Ramazan akşamında Osmanlı macunu satmak gibi gündelik ve pratik ihtiyaçlara hizmet eden bir hatırlama hali oluyor. Aslında siyasetin dönüştürücü gücünü kültürel bir dönüşüm ile devam ettirmediğiniz zaman kuvvetli siyasi refleksler de bu durumdan zarar görmüş oluyor. Hâsılı, meseleye bakıyorsunuz ve elimizde bir Amerikan ailesi gibi yaşayan muhafazakâr kitleler ve onların semboller üzerinden devam eden muhafazakârlık düşüncesi kalıyor. Bu semboller zamanla o kadar değişiyor ve amacından sapıyor ki bazı öz değerler bile sahiplenilme şekline bakıldığında yerli olmaktan çok uzaklaşmış oluyor.

Bir çatışma alanı olarak yaşam tarzı

Yaşam tarzı tartışmaları son yıllarda başlamış gibi gözükse de aslında köy/kent ayrımından başlayarak semboller ve sınıflaşma üzerinden devam eden kadim bir çatışma alanı. Konunun yerlilik meselesine bağlantısı ile hakim sınıfların aşağılayan tavırlarına karşı sol ve sağda ortaya çıkan sahiplenme arzusunun genel ismi. Yaşam tarzı kodları sık sık değişmekle birlikte kitlelerin yükselişi olarak okunan siyasi zafer ile gözle görünür bir halde devam etti. Yaşam tarzı derken basit bir giyim kuşam meselesinden bahsetmiyorum. Daha sınıfsal, daha kökene inen bir zevk ve sahiplenme anlayışından bahsediyorum. Edebi ve kültürel alandan bahsediyorum. Zira kendince siyasi bir zafer kazanarak merkeze yükselen kitlelerin zaman içinde dönüşümü bize has olan nedir, yerlilik meselesi nedir sorularını tekrar ortaya çıkardı. Ekonomik alım gücünün artması, yüksek eğitime giden özellikle kadın sayısının artması, 'ecdat' söyleminin utanılacak bir söylem olmaktan çıkarak zaman zaman bir özleme, zaman zaman da bir propagandaya dönüşmesi, harcama alışkanlıkları, bize has eğlence kültürünün ortaya çıkması yıllarca dışlanmışlıkla tepki duyulan bazı alanların delinmesine ve birbirine geçmesine sebep oldu.

Genelde İslamcılık düşüncesinin muhafazakârlık ile yer değiştirmesi başka değer yargılarını da gündeme getirdi. Meseleler semboller üzerinden okunmaya başlandı ve muhafazakârlığın kapitalizme göz kırpan yanı davranış kalıpları olarak muhafazakâr kitlelere yerleşti. Neredeyse Amerikan ailesi yaşam tarzını benimseyen aileler bir semboller zinciri oluşturarak kendilerini korumaya aldılar. Bana sorarsanız artık yerlilik tarihsel bir okuma yapmıyorsanız, kültürel ve ahlaki bir düzlemden çok bir semboller düzleminde ilerlemektedir. Muhafazakâr kitlelerin örtük sekülerleşmesi 'nedir' ve 'ne değildir' sorusu birbirinden bağımsız olarak ayrıldı. Dolayısıyla bugün zihnimizde pozitif bir anlam yüklediğimiz hem yerlilik hem de muhafazakârlık meselesi birbiri ile ilişkilendirilemeyecek kadar birbirinden uzaklaştı. Bu iki kavramı birbiri ile tanımlayıcı olarak düşünmek büyük bir yanılgı olacaktır. Dahası bugün her iki kavrama pozitif bir anlam yüklemek de hata olacaktır. Muhafazakârların bu noktada arkalarına sığındıkları ve ötekini suçlama aleti olmaktan ziyade sorulması gereken soru bugün eğer yerli olmak gibi bir derdiniz varsa bunu nasıl tarif edeceksiniz? Bu topraklara aidiyet hissi midir, kendinden bir şey üretmek midir? Bize has, bize ait olan nedir? Biz onunla nasıl bir iletişim kurmaktayız? Bugün neye ve kime yerli diyeceğiz? Kültürden irfana karşı durduğumuz veya yanında olduğumuz yer neresidir? Bugün İslamcılıktan beslenen muhafazakârlığın bu soruları cevaplaması için bazı şeyleri tekrar düşünmek gerekiyor.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN