Bir ekonomik darbe olarak 28 Şubat

28 Şubat süreci, başörtüsü yasakları ve dindar kesim üzerinde kurulan baskılar yoluyla sosyo-psikolojik tortular bırakırken; yasaklanan siyasiler, kapatılan partiler, hortumlanan bankalar ve tarumar edilen kamu maliyesi üzerinden ciddi siyasi ve ekonomik yıkımlara da yol açtı.

Sadık Ünay SAYI:10 / Şubat 2015
Bir ekonomik darbe olarak 28 Şubat
Türkiye'de II. Dünya Savaşı sonrası küresel sistemin baskılarıyla çok partili hayata geçilmesinden bu yana, demokratik sistemin, kendisini Türk modernleşmesinin bekçisi addeden Silahlı Kuvvetler'in girişimleriyle pek çok defa arızaya uğradığı hepimizin malumu. Dolayısıyla 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, 28 Şubat 1997 ve 27 Nisan 2007 tarihleri Türkiye'nin demokrasi tarihinden silip atmak istediğimiz ama toplumun kolektif hafızasında canlılığını koruyan birer travmayı temsil ediyor. Özellikle yakın tarihte gerçekleşen askerî darbelerle açık yüreklilikle hesaplaşmak ve günümüzdeki siyasi istikrar ortamında bunları unutmayı yeğlemek yerine, darbeleri tetikleyen yapısal faktörleri yeniden ortaya koymak demokratik yönetimin gelişimi açısından çok önemli.

Türkiye'nin darbeler tarihinde 'postmodern darbe' olarak müstesna yerini alan ve demokratik siyasi sistemin yakın tarihte yaşadığı en büyük yıkımlardan birini temsil eden 28 Şubat'ın elbette hafızamızda ayrı bir yeri var. Çok partili dönemde yaşanan geleneksel askerî darbelerden farklı olarak silahlı kuvvetlerin yargı, medya, akademi, finans ve ekonomi dünyası ile iş birliği halinde başlattığı 28 Şubat sürecinin oluşturduğu derin ve çok yönlü tahribatın izlerini halen farklı zeminlerde gözlemlemek mümkün. Söz konusu tahribat, başörtüsü yasakları ve mütedeyyin kesimler üzerinde kurulan baskılar yoluyla sosyo-psikolojik tortular bırakırken; yasaklanan siyasiler, kapatılan partiler, hortumlanan bankalar ve tarumar edilen kamu maliyesi üzerinden ciddi siyasi ve ekonomik yıkımlara da yol açtı.

28 Şubat sürecinin kapsamlı bir ekonomi politik değerlendirmesini yapabilmek için Türkiye'nin 1980 sonrası liberalleşme tecrübesinde yaşanan kırılmalara ve sistem arızalarına odaklanmak gerekiyor. Özal liderliğinde başlatılan ilk kuşak liberalleşme tecrübesi, 'Washington Mutabakatı' bağlamında devletin küçültülmesi ve denetim alanlarının daraltılması (deregülasyon) prensipleri üzerinden ilerledi. Bu dönemde iktidardaki Anavatan Partisi ile IMF-Dünya Bankası liderliğindeki dış yapıların değişim vizyonları arasındaki örtüşme, açık bir ekonomiye doğru nispeten hızla yol alınmasını kolaylaştırdı. Ancak 'serbest piyasa ekonomisi' kavramı lafta savunulurken bu yapıyı destekleyecek düzenleme ve denetleme mekanizmaları kurulamadığı için ekonomi dış şoklara daha açık hale geldi. 1991 yılında başlayan koalisyonlar döneminde siyasi istikrarın da kaybedilmesi ile birlikte Türkiye'de kaçınılmaz olarak politik belirsizlikler ve finansal krizlerin iç içe geçtiği 10 yıllık yıpratıcı bir istikrarsızlık dönemi başladı. Bu dönemde yüksek enflasyon, kontrolsüz artan kamu borç yükü ve uluslararası borçlanma, ekonomi yönetimini kısır bir döngüye mahkûm etti. Sonuçta patlak veren 1994 finansal kriziyle birlikte 1989'da alınan finansal liberalizasyon kararından sonraki ilk sistemik sarsıntı yaşanmış oldu.

Türkiye'nin '24 Ocak Kararları' ile ilk dalga liberalleşme akımına katılmasına benzer biçimde '5 Nisan Kararları' ile de ikinci dalga liberalleşme akımına katılmak istendi. Ancak önerilen IMF destekli istikrar ve reform programının kırılgan koalisyon hükümetleri tarafından uygulanabilmesi mümkün değildi. Bu yüzden 1990'lı yılların ortalarında bölünmüş siyasi yapı ve ekonomideki yönetim zaaflarından beslenen rantiye düzeni giderek konsolide oldu. Kamu maliyesi, kontrolsüz büyüyen iç borçlar üzerinden finans sektörüne ödenen yüksek faiz ödemeleri ile büyük bir bozulmaya uğradı. 'Görev zararı' adı altında sistematik zarar eden Kamu İktisadi Teşekkülleri (KİT)'nin verdikleri açıklar özel bankalardan alınan yüksek faizli kredilerle kapatılarak büyük sermaye sahiplerine kolay bir kazanç kapısı oluşturuldu. Yurt dışından aldıkları kredileri bir tür 'Galata bankeri' edasıyla ve yüksek faizlerle devlet kurumlarına borç veren; iç borç sarmalından oportunist biçimde yararlanan ve böylece siyasi güç elde eden bir burjuvazi şekillendi. Sadece bankalar değil, TÜSİAD çevresindeki büyük sanayi kuruluşları bile 'faaliyet dışı kâr' olarak gösterdikleri iç borç kazançlarıyla büyüdüler.

İşte bu olumsuz şartlarda, 1994 mahalli seçimlerinde temiz siyaset üzerinden gösterdiği başarıyı 1995 genel seçimlerinde birinci parti olarak taçlandıran ve büyük ortak sıfatıyla DYP ile Refah-Yol hükümetini kuran merhum Necmettin Erbakan'ın Refah Partisi, temel makroekonomi politikalarını değiştirmek üzere 'havuz sistemi' adıyla yeni bir finansman modelinde ısrarcı oldu. Ancak Türkiye siyasi tarihinde birçok defalar şahit olduğumuz gibi iş dünyası, dar grupsal çıkarlarını korumak adına yine antidemokratik taktiklerle bu duruma karşı çıkacaktı. Yeni kamu maliyesi düzeni, bankacılık sistemi üzerinden devlet açıklarını yüksek faizlerle fonlamaya alışan finansal aktörleri büyük gelir kaybına uğratmıştı. Kolay kazançlarını bir çırpıda yitirmek istemeyen finansal burjuvazi, Refah-Yol hükümetinin havuz sisteminden vazgeçmeye bir şekilde ikna edilmesi ya da görevden uzaklaştırılması yönünde devreye girdi. Zaten Refah Partisi'nin İslami tonu ağır söylemlerinden rahatsızlık duyan askerî ve sivil bürokrasi ile büyük finans grupları ve onların medya dünyasındaki uzantıları arasında bir uzlaşma oluşması hiç de zor olmayacaktı. Stratejik olarak ekonomik kaygı ve hesapların zekice gizleneceği, Refah Partisi mensuplarının İslami kimlikleri ile bazı dikkatsiz demeçlerinin ise provokatif biçimde kullanılacağı psikolojik bir savaş başlatıldı.

Gerisini zaten hepimiz biliyoruz. Bir dizi cemaat, tarikat ve marjinal şahsiyetler üzerinden oluşturulan 'laik rejim elden gidiyor' algısı temelinde otoriteryen bir rejimi kurtarma operasyonu işleme konuldu. 'Demokrasiye balans ayarı vermek' sözüyle siyasi tarihe geçen 28 Şubat süreci, Türkiye'de sadece siyasi iktidarın değil, ekonomik ve sosyal alanlardaki iktidarın da değişeceği; İslami motifler taşıyan siyasi hareketlerin önünün tamamen kapanacağı; İslami kimliğini açıkça ifade eden MÜSİAD gibi iş dünyası temsilcilerinin önünün kesileceği hesap edilmişti.
Ancak Türkiye toplumunun kolektif şuuraltına şeriat talepleri, Aczimendiler, Sincan'daki Kudüs gecesi gibi imgeler üzerinden 'irtica' paranoyası zerk edilirken, oluşan onca toz duman içinde aslında esaslı bir finansal operasyon yapıldığı gözden kaçırılmak isteniyordu. 28 Şubat 1997'den 2001 finansal krizine kadar geçen kritik dört yıl, Türkiye ekonomi politiğinin tarihsel olarak tecrübe ettiği en yoğun ardışık krizler dönemine şahitlik etti. Bu krizlerin ekseriyetinin de 'bile bile lades' türünden, karar alıcılar ile finansal ve bürokratik çıkar gruplarının bilinçli tasarımları sonucu ortaya çıktığını bugünden bakarak görebiliyoruz. Örneğin Haziran 1997'de göreve gelen Anasol-D hükümetinin bir hafta içerisinde havuz sistemini kaldırıp iç borçlanmanın önünü açmasıyla birlikte faiz harcamalarının Gayrisafi Yurtiçi Hasıla (GSYH)'ya oranı yüzde 5 seviyesinden sürekli artarak 2001 yılı itibariyle yüzde 17,1 seviyesine çıktı. İç borçlanma üzerinden finansal burjuvaziye rant sağlayan bu sistemin sonucu olarak 2000-2001 ikiz krizleri yaşanırken vergi gelirlerinin tamamı faiz ödemelerine aktarılıyor, ancak yine de yeterli olamıyordu.

28 Şubat sürecinin kamu maliyesinin yanı sıra en ciddi hasarı verdiği alanlardan biri de finansal denetim ve düzenleme mimarisinin çöküşü oldu. Laik rejimi koruma sloganı ile işbaşına gelen koalisyon hükümetleri, askerî ve sivil bürokrasi ile finansal burjuvazideki müttefikleriyle birlikte bol miktarda banka lisansı tahsis ederek finansal sistemi zayıflattılar. Kamu bankalarının denetimsiz biçimde özel sermayeye devredilmesi; kolayca yeni banka açma izinleri verilmesi; bankaların içi boşaltılarak yapılan hortumlamalar; kamu kurumlarına yüksek faizle borç vermek üzere alınan yüksek meblağlı uluslararası borçlar ve denetim mimarisinin zayıflığı, yapısal bir bankacılık krizini tetikledi.

1994-2003 arasında toplamda tam 25 özel bankanın Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na (TMSF) devredilmiş olması durumun vehametini gösteren önemli bir veridir. Bu bankalardan 20'si, 1997'den 2001 krizine kadar devam eden süreçte yani 28 Şubat sürecinde fona geçti. El konan bankaların devlete getirdiği yükler, bunların faizleri ve görev zararı veren kamu bankalarının yükleri eklendiğinde, 28 Şubat sürecinin bankacılık sektörü açısından devlete maliyeti 50 milyar doları aştı. Bu dönemin demokratik siyaset ile ekonomi ilişkileri açısından trajik özelliklerinden biri de hortumlanan pek çok bankanın yönetim kurullarında görev yapan emekli generaller meselesidir. Dönemin şartlarında emekli generallerin sadece bankaların değil, büyük çaplı birçok özel şirket ve holdingin yönetim kurullarında görev alması adeta kanıksanan bir durumdu. Askerî vesayetin tüm ağırlığı ile kendisini hissettirdiği o yıllarda büyük sermaye grupları kendilerini rejime karşı koruma altına alma ve askerî figürlerin nüfuzlarını kullanarak ticari çıkar sağlama düşüncesini çok sevmişti.

Ancak 28 Şubat sonrası dönemde bankaların hortumlanmasından sorumlu tutulan birçok ünlü iş insanı mahkemelerde yargılanıp ceza alırlarken, ilgili şirketlerin yönetim kurullarında görev yapan generallerin soruşturmaların dışında tutulmaları gözden kaçmadı. 2000'li yılların başlarında AK Parti hükümetine karşı gündeme gelen darbe planları dikkate alındığında iktidarın ve yargının bu hassasiyetleri pek de şaşırtıcı değildir. Örneğin Sümerbank'ın içinin boşaltılmasından sorumlu tutularak yargılanan iş adamı Hayyam Garipoğlu ve Etibank davasında bankanın sahibi Dinç Bilgin, hapis cezası alırlarken bu bankalarda yönetim kurulu üyesi olan emekli generaller hakkında hiçbir soruşturma açılmayıp konunun üzeri kapatıldı. Hilmi Özkök'ün Genelkurmay Başkanlığı döneminde etik gerekçelerle açık tavır alması sonucu tam bir üçüncü dünya ülkesi uygulaması olan emekli generallerin büyük şirketlerde yönetim kurulu üyesi olmaları geleneği sona erdi. Ancak, askerî aktörler ile finansal burjuvazi arasındaki ilişkilerin niteliği 28 Şubat döneminin karanlıkta kalan boyutlarından biri olarak önümüzde duruyor.

2002 yılından itibaren Türkiye AK Parti hükümetleri yönetiminde gerek demokrasinin kökleşmesi ve Avrupa Birliği standartlarında demokratik kurumların oluşturulması, gerek askerî vesayetin geriletilmesi ve ordunun milli savunma ile ilgili asli fonksiyonlarına odaklanması, gerekse finansal burjuvazinin kamu maliyesindeki zayıflıklar üzerinden rant devşirmesinin engellenmesi alanlarında büyük mesafe katetti. Ancak bütün bu gelişmeler gözümüzü kamaştırıp, uygun ortam oluştuğunda yaşanan bazı travmatik tecrübeleri memnuniyetle tekrarlamaktan çekinmeyecek kurum ve aktörlerin varlığını bize unutturmamalı. Demokratikleşmenin devamı ve makroekonomik yönetimin dirayetli biçimde sürdürülmesi noktasında gösterilecek zaafiyet, bu topraklarda her zaman sistemik riskler üretir.

Sadık Ünay kimdir?
SETA'da İstanbul Ekonomi Araştırmacısı. Daily Sabah yazarı.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN