Vesayet Rejimi 28 Şubat'ta kendi kuyusunu kazdı

Lise yıllarımdan beri severek takip ettiğim ve gündemde olan her konuya herkesten farklı bir yaklaşım sunabilen gazeteci-yazar Gülay Göktürk ile ‘Soğuk Şubat’ı konuştuk.

Sultan Işık SAYI:10 / Şubat 2015
Vesayet Rejimi 28 Şubat'ta kendi kuyusunu kazdı
Bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederek başlamak istiyorum. 28 Şubat birçok insan için aynı dönemi işaret etmekle birlikte farklı anlamlar ihtiva ediyor. Sizin 28 Şubat'ınız nasıl bir şey?

Benim için büyük dönüşümün başlangıç noktasıdır. Türkiye'nin bugün yaşadığı büyük dönüşümün başlama, eski rejimin ise kırılma noktasıdır. Eski rejim uzun müddet, 90 sene, varlığını sürdürebildi, bu arada çeşitli darbeler yaptı. Fakat bir biçimde geri dönüşümler de yaptı. Mevcut siyasi partilerle bir biçimde uzlaşarak ve onlara iktidarı paylaştırarak bu rejimi sürdürmeyi becerebildi. Ama yaptığı darbelerde genellikle toplumun küçük bir kesimini hedef alıyordu. Mesela 12 Mart'ta dar bir sol kesimi, 12 Eylül'de sağda ve solda vuruşanları hedef alıyordu. Geniş kesimleri hedef alması gibi. İlk defa 28 Şubat'ta çılgınca bir biçimde toplumun büyük çoğunluğunu, yani sadece bir siyasi iktidarı, bir kliği ya da o kliğin etrafında örgütlenmiş aktif politize olmuş kesimleri değil, toplumun yüzde 60'ını hedef alan bir darbeye kalkıştılar. Bu, sonun başlangıcı oldu vesayet rejimi için. Çünkü bu baş edilebilecek bir şey değildi. Hiçbir diktatör, hiçbir darbe bu kadar geniş bir kesimi karşısına alarak başarılı olamaz ve iktidarda kalamaz. O anlamda, darbeciler açısından tarihi bir hataydı. Daha önce hedefi daraltmayı bilmişlerdi. Diyelim ki 12 Eylül'de sağda ve solda vuruşanları derdest edip Kürtleri hedef aldıkları zaman, toplumun geniş kesimlerine 'huzur' vadetmişlerdi ve nitekim büyük kamuoyu desteği almışlardı. Ama bu defaki askeri müdahale ile insanlar bir sabah kalktıklarında baktılar ki Cumhuriyet'in manşetinde 'iç düşman' olarak ilan edilmişler. Bu ülkede tehdit sıralaması değişmiş, irtica öncelikli tehdit haline gelmişti. Ve böylece halkın yüzde 60'ı iç düşman olmuştu. Böyle bir delilik halinin başarılı olması mümkün değildi. O noktada vesayet kendi kuyusunu kazmış oldu. Buradan sağlam çıkması mümkün değildi.

Peki bu rejimin yıkılmasının başka bir yolu yok muydu? Başka bir kesim bu vesayeti yıkamaz mıydı?

Eski rejime, yani 25'den itibaren kurulan rejime muhalif olan üç temel kesim vardı. Kürtler, dindar kitleler, solcular olmak üzere üç kesiminin önderliğinde verilecek bir demokrasi mücadelesiyle bu rejim değişebilirdi. Solcular hiçbir zaman bunu yapacak güce ulaşamadılar. Nitekim 71'de yenildiler, 80'de yenildiler... Çünkü hiçbir zaman kitlelerle ilişkileri olmadı. Her zaman kitlelerden çok kopuk küçük bir grup idiler. İdeolojileri zaten müsait değildi bir demokrasi kurmalarına ama bir an için onu bir yana bırakalım. Türkiye'de demokrasinin önünde vesayetin ördüğü barikatın kırılacağı bir nokta olması lazımdı. Hep öyle olmuştur siyasi dönüşümler. Bir barikat vardır, birçok kesimi birden rahatsız ediyordur, boğuyordur. Bu barikat, en zayıf olduğu noktadan kırılır ve kalan diğer muhalifleri peşine takar. Solcular hiçbir zaman böyle bir imkâna sahip olamadılar. Çünkü hiçbir zaman kitlesel bir karakter kazanamadılar, kitleden kopuk oldular.

Kürtler, 20 küsur milyonluk bir kitle olarak -ve Kemalist rejimin en fazla ezdiği kitle olarak- bunu yapabilirlerdi, böyle kitle temelleri vardı ama sabırlı, adım adım ve demokratik bir mücadele ile meşru zeminde kalmak yerine şiddete başvurdukları ve silahla mücadeleye giriştikleri için bu şanslarını kaybettiler. Yani öyle bir durum olabilirdi ki Kürtler sağlıklı bir mücadele tarzı izleseler belki de bu askeri vesayet o noktadan kırılacaktı ve o kendi programına dindarların özgürleşmesini de koyacaktı. Çünkü ittifak sağlamaya çalışacaktı. Solcuların fikir özgürlüğünü de sahiplenecekti Kürt kitlesi. Dindarların bu acayip laiklik anlayışı altında ezilmeleri ve Türkiye'deki laikliğin din düşmanlığı şeklinde yorumlanmasına da karşı çıkıp dindarları da kucaklayıp Kürtlerin önderliğinde de olabilirdi, tarihi olarak. Çünkü büyük bir kitleydi ve çok eziliyorlardı, demokratları da yanlarına çekebilirlerdi. Fakat onların mücadele tarzı bunu mümkün kılmadı.

Dindar kesimi bu noktada öne çıkaran özellikler nelerdi?

Birincisi; dindarlar sayıca Türkiye'nin yüzde 50-60 gibi bir çoğunluğunu temsil ediyorlardı. İkincisi; 28 Şubat dönemine gelinceye kadarki dönemde özellikle 90'lı yıllarda bu kitleler ekonomik olarak da güçlenmişlerdi Özal'ın politikalarıyla. Ekonomik olarak bir güce ulaşmışlardı, kendi orta sınıflarını, kendi zengin sınıflarını bir anlamda doğurmuşlardı. Ve dolayısıyla 28 Şubat'ta artık daha önceki dönemlerdeki gibi bastırılıp geri çekilecek bir noktayı çoktan geçmişlerdi. İşte Türkiye'deki bütün demokratik özgürlüklere sahip çıkmak ve Türkiye'nin kronikleşmiş bütün sorunlarının sözcüsü olmak bu bakımdan dindarlara düştü. Ve onun siyasi önderi olarak AK Parti'ye düştü.

Barikatın kırıldığı nokta 'din ve inanç özgürlüğü' oldu. Yani 'din ve inanç özgürlüğü' temel mottosu oldu değişiminin. Ama o dindarlar böyle bir harekette tabi ki ittifaklar kurabilmek için şimdi gördüğümüz gibi Kürtlerin de sorunlarına sahip çıktılar, fikir özgürlüğü vesaire ayrımında demokratların, liberallerin sloganlarına da sahip çıkıp böyle bir dönüşümün öncüsü oldular.

28 Şubat'ta şöyle bir durum olsaydı eğer; TSK Refahyol ile tıpkı daha önce yaptığı gibi anlaşsa, iktidarı paylaşsa, şu alan senin bu alan benim tarzı bir uzlaşmaya gitmeye razı olsaydı ve Refah Partisi'ni yıkmasaydı, vesayetçiler iktidarı paylaşmaya razı olsalardı ve 28 Şubat yapılmasaydı, vesayetçi rejim o partiye hem iktidardan pay vererek hem de onu düzen içi hale getirerek bu sistemi sürdürebilirdi. Ama orada 1994-1995 yerel seçimlerindeki büyük başarı vesayeti korkuttu, 'eğer şimdi durdurmazsam, iktidara doğru yürüyorlar' dedi. İktidar ortağı olmasına razıydı ama iktidar ortağı olmaktan çıkıp da iktidara yürüyüşlerini o mahalli seçimlerde gördüğü vakit artık uzlaşma yapmadı ve 28 Şubat'ta bodoslama üstüne gitti. Bu da aynı zamanda Türkiye'nin şansı oldu bir bakıma. Bu durum dindar kesimler açısından artık idare edilemez bir durum yarattı ve doğrudan doğruya AK Parti hareketinin doğuşuna ve bu büyük transformasyonun başlamasına sebep olmuş oldu.

O dönemin medya dilini konuşursak eğer, devamlı dönen bir hoca, tarikat, şeyh ve buna benzer daha bir sürü söylem mevcut. Kimse de çıkıp bunların asıl manası ne diye düşünmeden o dönem medyada ne gösteriliyorsa o terimleri onlar üzerinden kabul edip kullanmaya devam etmiş. Birçok liberal dediğimiz gazeteci ve yazar da buna dahil. Entelektüellerimiz ve gazetecilerimizin duruşu neydi sizce?

Öncelikle şunu hatırlatmak isterim. 80'li yılların ikinci yarısından itibaren, özellikle 97'ye kadarki dönem, Türkiye'de özellikle entelektüel platformlarda, Türkiye entelektüellerinin dindar kesimin entelektüelleriyle tanıştığı, diyalog kurmaya çalıştığı, 90 yıllık kopukluğun artık garipsendiği bir dönemdi. Biz o kadar çok birbirini tanımaktan, birbirini anlamaktan söz ederdik ki 28 Şubat öncesi yıllarda… En azından entelektüel anlamda bu böyleydi. Bu yakınlaşmaya etkisi olan birden fazla faktör vardı. Bir tanesi, siyasi İslam yani İran devrimiyle birlikte, Türkiye'de gerçekten bir devrim, bir şeriat devrimi yapılabileceğine inanan önder kadrolar, aslında bunun mümkün olamayacağını görmüşlerdi. Ve oturup, 'Türkiye'de ne yapabiliriz? Demokrasiyi geliştirerek, kendi özgürlük alanlarımızı almalıyız' noktasında konuştukları yılları kastediyorum. Bu aynı zamanda bizim açımızdan onlarla konuşulabilir hale gelinmesinin bir zeminiydi. Ve o dönem dindar ve demokratik aydınların çeşitli platformlar oluşturmaya başladıkları, birbirlerini anlamaya çalıştıkları yıllardı. Aşağı yukarı 8-10 yıl sürdü. Aslında 28 Şubat'ta ortaya çıkan düşmanlık benim için sürprizdi, beklenmedik bir şeydi. Hatta şöyle bir yazı yazmıştım o sürprizi anlatan; 'bu çalışmaları destekleyen insanlara ne oldu da birdenbire, şeriat tehlikesi varsa kışla iyidir noktasına geldiler?' O zamanlar ben; 'Çocuğunuza iyi ve ahlaklı olmayı öğütlersiniz, sonra hastane kuyruğunda öne geçmeye yeltenirsiniz ve bütün ilkelerinizi çocuğunuzun gözü önünde kaybedersiniz. Ya da tanrıtanımaz olduğunuzu söylersiniz, uçak sallanınca şahadet getirmeye başlarsınız' durumlarını ona benzettim. Hoşgörüden, empatiden, anlamaktan bahsederken, birdenbire toplumun önderleri karşı cenaha geçmeye yeltendiler. Burada, basında yaratılan birtakım semboller etrafında oluşturulan bir öcüleştirme politikası yürütüldü, Fadime Şahinler, Ali Kalkancılar ve Müslüm Gündüzler ile fakat asıl faktör, her şeye rağmen onun öncesinde 1994'de Ankara ve İstanbul Belediyelerinin kazanılmasıyla birlikte Batıcıların korkmasıydı.

Bu korkunun sebebi neydi?

Üniversitelere başörtüyle girilmesi, dindarların üst sosyokültürel sınıflara yükselmesiyle birlikte kendi yaşam alanlarında onların görünürlüklerinin arttığını fark ettikleri zaman bir sınıfsal imtiyazı kaybetme korkusuna kapıldılar. Yükselen dindar kesim durdurulamazsa iktidara yürüyordu ve bu çok korkutucuydu. Bir nevi sınıfsal refleksti aslında. Kendi üstünlüğünü koruma çabasıydı.

Ayrıca o zamana kadar var olan cahil, yoksul, dindar üçlemesi parçalanıyordu. O güne kadar bu üçü birlikte anılırken, artık dindarlar ne cahil ne de yoksuldular. Orta sınıf dindarlar oluşmuştu ve kendi gelirlerini oluşturur hale gelmişlerdi.

Bu yeni dindar orta kesim küresel ekonomi ile entegre olma hedefini taşıyordu. Refah Partisi'nin daha yerel ekonomik programları varken AK Parti burjuvaları global ekonomi ile bütünleşme amacındaydılar. Dini artık bireysel yaşamaya başlamışlardı.

Peki bu yeni yoksul olmayan, dindar ve eğitimli grup diğerleri üzerinde nasıl bir psikoloji yarattı?

Dindarlar jakobendiler ve artık bize hayat hakkı tanımayacaklar diye düşünüyorlardı. Çünkü kendi deneyimleri bunu gösteriyordu. Şunu hayal edemiyorlardı: 'Dindarlar iktidara gelirler, ama birlikte yaşarız. Bizim özel alanlarımız vardır, bizim ekonomik alanlarımız vardır. Toplumsal iktidarı paylaşır, birlikte yaşarız. Onların iktidara gelmesi değil mesele, orda nasıl bir rejim uygulayacaklarıdır. Yani eğer demokrasiye zarar vermezlerse, varsın onlar iktidar olsun'. Bu iktidarı kendi yok oluşları olarak görüyorlardı. Böyle bir şeyi iki sebeple düşünemezlerdi. Bir tanesi, kendi gelenekleri öyleydi, yani kendileri iktidar olduklarında diğerlerine yaşama hakkı tanımamışlardı, e bu da gelecek, bana yaşama hakkı tanımayacak diye düşünüyorlardı. Bir bu gelenek vardı bir de tabi dindarların gelişim sürecini okuyamamışlardı. Şeriat gelecek, Afganistan olacak, şu olacak bu olacak. Türkiye toplumunun, Türkiye'deki dindarlık ile İran'daki dindarlığın farkını, her ülkenin dindarlığının o ülkenin sosyokültürel durumunun bir sonucu olduğunu da okuyamıyorlardı. Ama asıl kendi deneyimleri gösteriyordu ki, iktidar olan diğerine yaşama hakkı tanımazdı. Şuan da AK Parti gitmez ise kendilerinin yaşama hakkı olmayacağını düşünüyorlar. Kaybettiklerini düşünüyorlar. 'Artık Türkiye bizim istediğimiz gibi bir ülke olmayacak, çünkü bunlar iktidarda ve bize bu hakkı vermeyecekler. Kendi renklerini basacaklar, kendi damgalarını basacaklar' diye düşünüyorlar. İktidarın paylaşılabileceğini, farklı toplumsal kesimlerin, birlikte inşa sürecine girebileceğini havsalaları almıyor. Bu kadar umutsuz olmalarının sebebi bu. Doğrusunu isterseniz AK Parti de bu konuyla alakalı katılımcı ataklar yapmıyor.

Dindarlar kendi içlerinde de farklılaşmaya, ayrışmaya başladılar. Elbette iyiler de kötüler de çıktı. Ama genelde yozlaşma üzerinden de bir eleştiriye tabi tutuluyor bugünkü dindarlar. Siz ne dersiniz?

Bu tarz yozlaşmalar her çevrede var. Bunların pek bir önemi yok. Ben bunların biteceğini de düşünmüyorum. Zaten koskoca Türkiye'nin yüzde 60'ından bahsediyorsak, herkesin tek tipleşmesi korkunç olurdu. Bugünkü ihtiyaç, Türkiye'nin ana gövdesini oluşturan bu kesimin kendi içinde çoğulculaşması, varsa böyle bir ihtiyaç bunu dışarıya rahatça vurabilmesi, hiç komplekssiz bir tarzda dışarıya yansıtabilmesi ve iç tartışmasını kamuoyunun önünde yapabilmesidir. İç tartışmasını kamuoyunun önünde yaptığı sürece, bahsettiğimiz o yüzde 35'lik öteki kesimin içinde, birtakım fanatikler dışındaki kesimlerde, bir güven oluşacaktır.

Yeni Türkiye'nin inşası için herkesi içine alan bir yapı olmalı. Biz hepimiz için yeni bir Türkiye kuruyoruz. Ancak bu fikir ve bu yaklaşım karşı kemikleşmeyi kırabilir. Ve madem iktidardan indiremiyorum, bir katkım olsun en azından diye ötekilerin de işin içine girmesini sağlayabilir.
Öte yandan, görünür dindarların bu kadar rahatsız etmesinin başka bir sebebi daha var. Türkiye'de Kemalist kesimlerin büyük çoğunluğu Müslüman olduklarını iddia ederler ama asla bir Müslüman gibi yaşamazlar. Sizler onların önünde sürekli onlara 'iyi Müslüman olmadıklarını hatırlatan, vicdan zorlayan' unsurlar oluyorsunuz. Kendince bir Müslümanlık yorumu yapıp kendi içini rahatlatırken, doğruyu söyleyen insanları karşılarında görünce, bu durum onları huzursuz yaptı esasen.

Bugün en çok tartışılan konulardan biri olan medyaya gelelim. 28 Şubat döneminde tüm gazetecilik ilkelerinin ihlal edildiğini, tam olarak bir algı operasyonu yönetildiğini bugün çok daha iyi okuyabiliyoruz. Özel hayattan kişisel haklara kadar her şey çok kolayca ihlal edilebiliyordu o zamanlar. Nasıl bu kadar rahat ve umarsızca herkes bu oyunun bir parçası olmayı kabul etti sizce?

Bakın 28 Şubat'ın ilk yılları aslında bütün ilkelerin rafa kaldırıldığı bir dönemdi. Yani şöyle düşünüldü, rejim bir dar boğazdan geçiyor ve bugüne kadar savunulan hoşgörü, anlayış, demokrasi, çifte standardın reddedilmesi, basın özgürlüğü gibi her türlü ilkenin rafa kaldırılması kararı alınmıştı. Tabi büyük bir entelektüel krizin yaşandığı yıllardı. Basın tümüyle hukuku olmayan bir savaş mantığı içinde -savaşın bile bir hukuku vardır- ahlaksız bir çizgiye yöneldi. Buna direnebilen çok az sayıda gazeteci oldu ne yazık ki. Ve zannediyorum şöyle bir hesap vardı, herkes farkındaydı nasıl bir tarafta olduğunun ama nasılsa karşı taraf yenilecekti. Ve tarihi kazananlar yazacaktı, yani kendileri.

Bırakın 28 Şubat dönemini, her şey yolunda olduğu zamanlarda bile ana akım medya sanki Türkiye'nin yüzde 60'ının yaşam tarzı Türkiye'nin yapısında yokmuş gibi bir tablo çizdiler. Yani laik Türkiye'ye uymayan fotoğraflar, marjinalize edilerek veriliyordu.

Yansıtılan tabloya göre Türkiye'de hayat yalnızca büyük şehirdeki bazı semtler gibi idi. Farklı yaşayanlar zaten varoşlarda marjinal bir hayat tarzı benimsemiş kişilermiş gibi verildi. Esas itibariyle siyaseten toplumsal olarak da tek tip bir bakış açısı hâkimdi, çok seslilik hiç yoktu. Yani Türkiye'de yüzde 60'ı temsil eden medya kuruluşları Akit gibi Yeni Şafak gibi yayın organları çok kenarda ve marjinal gazeteler olarak bulunuyordu, hakim medyaya hiçbir şekilde sızamıyordu bu fikirler ve düşünceler. Yani Türkiye'nin gerçek sosyolojisinin sızamadığı, gerçek sosyolojisinin ortaya koyduğu sorunların tartışılamadığı bir medya vardı. En normal zamanları bile diyorum. Savaş halindeyken zaten demin dediğim gibi oluyordu.

Bugüne geldiğimizde medyanın durumu nasıl sizce?

Şimdi AK Parti iktidarı ile birlikte ortaya çıkan en olumlu adımlardan bir tanesi, medyada çok sesliliğin yaratılması oldu. Yani aşağı yukarı her fikir, üstelik dindarların da tek bir sesi olmaksızın, onun da nüanslarını barındıracak şekilde çok sesli bir medya çıktı. Siz de takdir edersiniz ki Akit gazetesinin dindarlık anlayışıyla Yeni Şafak'ın anlayışı birbirini tutmuyor. Sabah'ın farklı bir rengi var. Öte tarafta merkez medya dediğimiz yapıda yaşamaya devam ediyor.

AK Parti iktidarı doğal olarak bu medyada tekeli kırmazsa, farklı çoğulcu bir medya yaratmazsa hayatta ve iktidarda kalamayacağını fark ettiği için, çok önem verdi medyaya ve farklı kuruluşlar oluşturuldu. Şu an da muhalif medyanın, dünyanın birçok yerine göre çok özgürce çalıştığını, fikirlerini ortaya koyduğunu düşünüyorum. Yani birçoğu hakarete varan eleştiriler, yalan haberler yapıyor, bunlar bile soruşturulamıyor. Her gece 30-40 kanalda herkes istediğini özgür bir biçimde söylüyor. Yer yer, ufak tefek olaylar olsa da geçmiş ile kıyasladığımızda şu an da muhalif medya açısından, herhangi bir basın özgürlüğü sorunu olduğunu düşünmüyorum. Dünya ile kıyasladığımızda da öyle.

Ama şöyle bir sorun var; muhalif olmayan, iktidarı destekleyen ve basında çok seslilik amacıyla yaratılan medya kuruluşlarında tedbirsizlik var. Bence AK Parti iktidarının veya şöyle söyleyeyim, siyasetin asıl sansür ettiği, biraz oto sansürün işlediği alan, iktidarı destekleyen medya. Ve sonuçta öyle bir noktaya geldik ki, çok sesli bir medya değil iki sesli bir medya ortaya çıktı. Muhalif medya aynı koronun bir parçası olarak bağırmaya devam etti, muhalif olmayan, iktidarı destekleyen medya da tek ses haline geldi. Ve sonuçta çok sesli bir basın değil iki sesli bir basın oluştu. Ve bu cepheleşme tabi ki Türkiye'de demokrat medyanın, AK Parti'yi destekleyen medyanın kendi iç gelişmesinin, zenginleşmesinin, fikir derinleşmesinin, verimli tartışmalar açılmasının önünde de çok büyük engel oluşturuyor. Bir kısırlığa dönüşüyor, bir propaganda diline dönüşüyor. Bu propaganda dili ne ikna edici ne de geliştirici bir şey.

Ben bu tek sese dönüşmede, siyasi iktidarın zaman zaman yaptığı müdahaleleri görmüyorum. Bunun yanı sıra oto sansürü görüyorum. Kendi kendini sansür ediyor o cenahtaki gazeteciler. Bunu da 'savaş içindeyiz sonra söyleriz' söylemi ile meşrulaştırıyorlar. Bilmedikleri şey ise şu; bu savaş hiç bitmeyecek ve o zaman hiç gelmeyecek.

28 Şubat'a dönüp baktığımız zaman, en büyük kaybedeni kim oldu? En büyük yıkımı yaşayan kimdi sizce?

En büyük kaybedeni vesayetçiler oldu. Onlar bir daha toplanamadılar. Bu yürüyüşü durdurabileceklerini zannettiler fakat yürüyüşe ivme kattılar ve şu an Türkiye'de vesayetin esamesi okunmuyor. Darbe ihtimali ortadan kalktı. Artık Türkiye'de kolay kolay darbe yapılamayacak bir ortamın başlangıcını yarattılar. Bence çok acı çekti başkaları, sizler çok acı çektiniz. Bütün toplum acı çekti fakat nihai olarak bakıldığında en büyük kaybedeni Türkiye'deki oligarşik zümre oldu, iktidarını kaybetti.

Ben o dönem acı çeken kızların da kazançlı çıktığını düşünüyorum. Çünkü benim bugün İslami kesimde, gazeteci olarak ya da konferanslarda akademisyen olarak tanıştığım, dinini bir sürünün parçası olarak değil, bireysel bir seçim olarak yaşayan, aynı zamanda toplumdaki yerini, bir kadın olarak aile içindeki yerini sorgulayan ve bu toplumun geleceğinde çok önemli yerlerde olacağını düşündüğüm bütün kadınlar o zulüm içinde yetişmiş kadınlar. O başörtüsü zulmünün meyveleri bu kadınlar oldu.

Bir de ne zaman 28 Şubat konuşmaya kalksak etraftan yükselen 'Ne bu 28 Şubat takıntısı? Kenara koyun, unutun, barışın' tepkisiyle karşılaşıyoruz. Gerçekten sömürüldüğünü ve bu konuyla helalleşilebildiğini düşünüyor musunuz?

İyi de bunu diyenler daha bir kere ağızlarını açıp da, misal CHP, 'biz hata yaptık' demedi. Birdenbire meclise kadın milletvekillerinin girmesine tolerans göstermesiyle birlikte bütün eski suçlarının affedildiğini zannediyor. Dersim için özür dile diyorlar ya, bir kere Kılıçdaroğlu veya Nur Serter ya da Deniz Baykal, 'çıkıp da ya biz yıllar yılı boşuna süründürmüşüz, bu kadar haksızlığı yapmışız özür dileriz kusura bakmayın' demediler daha. Bunun özeleştirisini daha yapmadan Dersim'in eleştirisini nasıl yapacaklar? Daha düne kadar rejim için en büyük tehdit olarak gördüler, asla müsaade edilemez dediler, sonra günün birinde yasağın dikiş tutturamayacağını anlayınca anında 'meclise girmelerine ses çıkartmadık, bakın daha ne istiyorsunuz' diyorlar. Sen iki kuşağı harcadın, bunun hesabını nasıl vereceksin?

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Ben son olarak Türkiye'nin girdiği yeni süreç hakkında bir şeyler eklemek istiyorum. AK Parti hareketi, özellikle bu yeni Türkiye'nin inşasını yeni bir medeniyet projesi olarak algılıyor. Bunu da çok değişik şekillerde ifade ediyor. 90 senelik Cumhuriyet tarihinde unutturulmaya çalışılan, yok sayılan ve hatta yeniden sahiplenilemeyecek bir kültür olarak görülen o tarihi, kültürle bağları yeniden kurmak ve unutturulan o medeniyetin yeniden canlandırılmasını istiyor. Bu iyi hoş ama şunun da unutulmaması gerektiğini düşünüyorum. Yeni bir medeniyet projesi 90 yıllık yaşanmışlık yok sayılarak -undo edilerek- yapılamaz. Böyle eğilimler var. Bu bir dönem yaşanmıştır. Tekrar geçmişle bağlarımızı kurmaya çalışırken, Cumhuriyet ideolojisinin geçmişi yok sayarak vahim bir hata yapmış olduğu gibi, sanki bu dönem yaşanmamış gibi davranmak, Cumhuriyet'i kuranların yaptığı hatayı bir kere daha yapmak demektir.

Çünkü bu 90 yıllık bir yaşanmışlıktır. Bu 90 yıllık yaşanmışlık bütün bu zaaflarına rağmen bizim kültürümüzün, geleneğimizin bir parçası olmuştur. Şimdi biz sentez yapmak zorundayız. Ve bunu yaparken bu 90 yılın hatalarını gidermeye çalışacağız. Zaten bu 90 yıllık kültür bizim içimizde. Bunu bir inkârcılık zemininde yapamayız. Biz bu 90 yılı da yaşadık, bu 90 yılda Türkiye ne kadar laik olduysa o kadar laik de oldu, bu 90 yılda kadınlar toplumsal ortama ne kadar çıktılarsa o kadar çıktı. 90 yıllık Cumhuriyet'in kurumları da, bilinci de oluştu. Şimdi bunu bir parantez gibi görüp yeni bir medeniyet projesini parantez kapandı diyerek yapamayız. Yeni bir medeniyet, bu 90 yılı da kapsayan, onun bütün kazançlarını da, bütün gelişmişliğini de içeren, öte yandan sorgulayıcı bir gözle bakan, eleştiren, bazı unsurlarını dışlayan, mahkûm eden ama kazanımlarını da bu medeniyet projesinin içine katan bir süreç olmalıdır.

Gülay Göktürk kimdir?

1949 yılında İstanbul'da doğdu. Babasının subay olması dolayısıyla çocukluğu Anadolu'nun çeşitli şehirlerinde geçen Göktürk, 20 yaşında ODTÜ öğrencisiyken üniversiteyi terk edip fabrikalarda işçilik yaptı. 12 Mart 1971 sonrası iki buçuk yıl cezaevinde yattı, 1974 affı ile serbest kaldı. 1977 yılında yayımlanmaya başlayan günlük Aydınlık gazetesinin işçi sayfasının sorumluluğuna getirildi, 'Örs ve Çekiç' köşesinde yazılar yazdı. 12 Eylül darbesinden sonra 'Aydınlık' hareketinden koptu. Güneş ve Günaydın gazetelerinde, Nokta ve Aktüel dergilerinde çalıştı. 1994 yılında Sabah gazetesinde köşe yazıları yazmaya başladı. 2003 yılının başında yeniden yayın hayatına başlayan Tercüman gazetesine geçti. Daha sonra Tercüman el değiştirerek Bugün oldu ve 10 yıl boyunca Bugün gazetesinde köşe yazılarına devam etti. Demokratikleşmeyi, vesayet rejimiyle ve devlet içindeki otonom yapılarla hesaplaşmayı savunan Göktürk, değişimci olduğu söylenen 'sol'un statükoyla bütünleştiği buna karşılık 'sağ'ın statükoyu zorladığı bir ortamda olan biteni anlayabilmek için sağ/sol dışında başka eksenler aranması gerektiğini söyledi. 17-25 Aralık darbe girişimiyle ilgili çok konuşulan yazılar yazdı. 28 Şubat sürecinde olduğu gibi, demokrasiyi kesintiye uğratacak girişimlerin karşısında durdu. Bugün gazetesinden ayrıldıktan sonra Akşam gazetesinde yazılarına devam eden Göktürk, Türkiye'nin en önemli kadın yazarlarından biri kabul ediliyor.
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN