Oğuz Haşlakoğlu "İnsan, kendini yeniden tanımlamak zorunda"
Teknolojik sıçrama ya da üretim süreçlerini hızlandıran bir araç olarak kabul edilmesi bir tarafa; insan aklının sınırları, özgürlüğün anlamı, emeğin geleceği ve hatta insan olmanın ne ifade ettiği gibi sorunları yeniden gündeme getiriyor yapay zekâ. Oğuz Haşlakoğlu'na göre asıl mesele, algoritmaların ne kadar geliştiği değil, onları üreten ve yöneten dünyanın hangi değerler üzerine kurulduğu. Yapay zekâyı teknik sınırlar içinde okumanın büyük bir yanılgı olduğunu savunan Haşlakoğlu, bugün yaşanan dönüşümü modern insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin en kritik kırılmalarından biri olarak değerlendiriyor. Söyleşimizde yapay zekâ ile bilinç arasındaki ilişkiyi, veri sömürgeciliği ve teknofeodalizm tartışmalarını, algoritmalara karşı nasıl özgür kalınabileceğini felsefi bir perspektiften ele alıyor. Ona göre yapay zekâ çağında asıl soru, makinelerin ne yapabileceği değil, insanın bundan sonra kendisini nasıl tanımlayacağı. Çünkü hesap yapabilen sistemlerin çoğaldığı bir dünyada, insanı insan yapan şey sadece matematiksel beceriler değil, eylem kapasitesi. Haşlakoğlu, yapay zekâ çağının aynı zamanda insanın kendi varoluşuyla yeniden yüzleşeceği tarihsel bir eşik olduğunu söylüyor.
Tarih boyunca her teknolojik sıçramada insanın kendini yeniden tanımlamasına yol açan gelişmeler oldu. Yapay zekâ da benzer bir eşikte duruyor gibi görünüyor. Sizce bu teknoloji, insanın kendisini ve dünyadaki yerini anlama biçiminde nasıl bir kırılma meydana getirebilir?
Önce kırılmanın kendisinden söz edelim. Burada aslında mesele, makine meselesi. On dokuzuncu yüzyılla birlikte dönüşen toplumsallaşma biçimlerinin tarihsel anlamda "endüstriyel elde edilme" dediğimiz sonuçlarıyla birlikte ortaya çıkan ve daha sonra teknolojinin inanılmaz şekilde gelişmesiyle şu anki dünyayı oluşturan koşullardan söz ediyoruz. Düşünen makineler, makine öğrenmesi gibi ifadeler son derece önemli çünkü bu esasen enformatif, yani bilişimsel bağlamda dahi bizim doğrudan makine referansıyla hareket ettiğimizi gösteriyor. Artık yapay zekâ adıyla andığımız algoritmaların girdi ve çıktı arasındaki görünmeyen, karanlık, "blackbox" denilen düzlemleri tümüyle bambaşka bir paradigmanın devrede olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla yapay zekâdan sonra bir makineden söz edebilme imkânının mevcut olup olmadığını bile sorgulamamız gerekiyor. Çünkü mekanik, örneğin arızalandığında dönüp bakabileceğiniz bir şey. Ama siz bir araca yapay zekâ yerleştirirseniz, araç bir yıl sonra duvara vurunca, bunun mekanik bir sorundan kaynaklanmadığını anladığınız anda bu sorunun yapay zekâdan kaynaklanan kısmını çözmenize imkan yok, çünkü onun görünmeyen düzlemlerine girdi ve çıktı arasında nüfuz etmeniz mümkün değil. Çünkü orada permütasyon sonsuza yakın dolayısıyla da matematikte limite benzer bir kombinasyonla optimizasyon yapıyor. Dolayısıyla da o optimizasyonun sonuçlarının son derece sürpriz olduğunu biliyoruz. Bu sürprizli sonuçların içerisinde, örneğin Go oyununda, daha önce oyun tarihinde görülmemiş bir hamlenin oyunun sonunda ortaya çıkması gibi bir durum var. AlphaGo'dan bahsediyorum. Ama bunun yanı sıra az önce söylediğim gibi, tıkır tıkır çalışan aracın bir sene sonra duvara çarpması da var.
Kırılma dediğimiz mevzuyu iyi anlamamız lazım çünkü süreç özellikle makine kavramının kendisi itibariyle dönüşüyor, makine hâlâ bize bakıyor. Makinenin bütün esprisi otonomi olduğu için yapay zekânın bu otonomideki sıçramasını doğru ortaya koymamız lazım. Bunun geliştiricileri hiç şüphe duymaksızın yapay zekânın bir bilinç taşıdığından eminler. Diğer taraftan yapay zekâyı naif bir şekilde gelişmiş bir arama motoru gibi düşünme eğilimi de var ama yapay zekânın bundan ibaret olmadığı, 2000'lerin başındaki satranç deneylerinde ortaya konuldu zaten. Bilinen bütün satranç hareketlerinin yüklendiği bir devasa hesap makinesinden hiçbir hareketin yüklenmediği, sadece oyun kurallarının yüklendiği makineye dönüştüğünde, bu yeni makinenin bütün o devasa hesap yapan, bütün oyunları içeren ve 100 milyona yakın oyun hareketini önceden hesaplayabilen makineleri yendiğini biliyoruz. Dolayısıyla da ortaya çıkan durum, bir oyunun kurallarını öğrendiği anda o oyunu oynama konusundaki kabiliyeti, büyük bir zekâ olduğunu ispat etmeye yeter. Yapay zekâ için bazen fizikçiler "Buna zekâ demeyelim" diyorlar ama ben böyle düşünmüyorum, zekâ ifadesi bence doğru.
Şimdi esas sorun, bir üretim aracı olması itibariyle yapay zekânın otomasyon sistemlerine de yansıyacak biçimde ne anlama geldiği. Başka deyişle, yanlış ve adaletsiz bir dünya resmi içerisinde geliştirilmiş bir teknolojinin sonuçlarının bu yanlışı daha ne kadar yanlış hale getirip getiremeyeceğiyle ilgili konuşmak gerekiyor. Çerçeveyi bu şekilde koyduğumuz zaman felsefi bağlam, onun inkâr edilemez "zekâsını" kabul etmek ve bununla olan ilişkimizin insan olarak ne olduğunu görmek üzerine yoğunlaşıyor.
Peki, insan bu zekâyla ilişkisini nasıl bir düzleme oturtacak? İnsanın makineyle dünyayı dönüştürmesinden ziyade zamanla bizzat insanın makineye dönüştüğünü sıkça vurguluyorsunuz. Bu, yapay zekâ için de geçerli sanırım.
Evet, bu çok önemli bir soru. Çünkü makinenin bizi nasıl dönüştürdüğünü biliyoruz. Seri üretim mantığıyla zamanla bütün topluluk dönüşüyor. Aynı şey yapay zekâ için de geçerli. Geçmişte makine kol gücünü bizden nasıl aldıysa bugün yapay zekâ kafa gücünü aldı götürdü. Makineleşme yoluyla kendi emeğine yabancılaşma, burada doğrudan doğruya insanın kendi zihninde bölünmesine yol açıyor. Çünkü yapay zekâ tam olarak insan zihninin dışarı çıkarılması ve otonom bir özellik kazanması. Konunun otonomi bağlamı, öyle ya da böyle bilince ait en temel özelliklerinden birini zaten kazandığını gösteriyor yapay zekânın. Çünkü bu otonomi kendisini, insanın bizzat oynadığı oyunlarda da başarıyla kanıtladıktan sonra şimdi doğrudan doğruya düşünce dediğimiz şeyin kendisiyle birebir ilişki kurabilecek düzeye geldi. Geliştiriciler bile ortaya çıkan sonuçlardan ürkmeye başladılar. "Bilinç kazandı bunlar, makineler dünyayı ele mi geçiriyor" şeklinde bir ürkme değil bu; sözünü ettiğim yabancılaşma bağlamının bizzat insanı etkisiz değil, gereksiz hale getireceğinden ürküyorlar.
Burada söylediğim şey, otomasyon sistemleriyle insanların işe yaramaz yığınlar olması gibi istatistiksel bağlamlar değil. İşin felsefi zemininden bahsediyorum; bilincin kendisiyle bilincin ürettiği şey arasındaki ilişkide sınırların belirsizleşmesi. Yani biz makinenin canlı olmadığını düşünüyoruz. Yapay zekâ da canlı değil, zaten canlı olsaydı bilinç meselesi o zaman çok ilginç bir hal alırdı. Bilim hâlâ canlılıkla bilinç arasındaki zorunlu ilişkiyi kurabilmiş değil. Oysa her bir organımızın her bir hücresi tümüyle proteinden mamul, ancak bir hücre kendisini sadece o organın hücresi olarak biliyor, hem de kendisini o organın bütün diğer hücreleri ile aynı anda o organ için çalışacak görev tanımında buluyor. Bunu bizim Aristoteles'in ya/ya da ile çerçevesi çizilmiş klasik mantığının içerisinden kavramımıza ihtimal yok. Bugün artık dolanıklık adı verilen bir kuantum fenomeninin bulgularına baktığımızda, içine girdiğimiz sürecin ne olduğunu çok daha iyi görmeye başlıyoruz. Yani yapay zekâyla gelinen aşama ile evrenin ne olduğuna dair yaşadığımız krizler inanılmaz paralellikler gösteriyor. Gerçekten insan ya çok farklı bir ufuğa sahip olarak tümüyle şimdiki yanlış dünya resminden vaz geçecek ya da ciddi anlamda bir çöküş yaşaması kaçınılmaz olacak gibi.
Bahsettiğiniz "yanlış dünya resmi" ile tam olarak neyi kastediyorsunuz? Yapay zekâ, mevcut sosyo-ekonomik sistem ve insan emeği arasındaki ilişkiyi nasıl bir boyuta taşıyor?
Az önce bahsettiğim yanlış dünya resminin adını koyalım: Kapitalizm. Çünkü bir sermaye düzeninde yaşıyor insanlık. Bu süreçte "emek yabancılaşması" gibi bildiğimiz çok net konular var. Burada önemli nokta, bu emek yabancılaşması meselesinin sadece birtakım sıfatlara indirgenerek konuşulması. Mesela işçi gibi. Oysa işçi sıfatıyla andığımız kişi insan. İnsana üretimle olan ilişkisi esasından bakılması gerekir ki doğrudan doğruya mesele görülebilsin. Başka deyişle, üretimle olan ilişkisinde kendisini belirleyebilme özelliği itibariyle. Hegel, insanın kendisini belirleyebilme özelliğinin aslında hürriyetinin bir işareti olduğunu söyler. Marks'ta bu, doğrudan üretimle olan ilişkisine dâhil olur; insan sadece ihtiyaçları için değil, diğer canlı türlerinden farklı olarak ihtiyacı olmadığı halde, örneğin güzellik gibi bir duygudan hareket ederek de üretim yapabilir. Dolayısıyla insan üretimle olan ilişkisinde bir yabancılaşmaya uğrarsa, o üretimde harcanan kuvvet emek olarak nitelendirildiği için doğrudan doğruya kendi emeğine yabancılaşması, basit anlamda bir sömürü meselesinin ötesinde, insanın insan kalma ve insan olma olanağını, tarihselleşme olanağını ortadan kaldırır.
Mevzuya böyle bir derinlikten baktığımızda sorulması gereken şey, makineleşme ile gelinen yabancılaşma noktasının yapay zekâ ile daha ne kadar yukarıya taşınabileceği sorusu. Yanlış dünya resmi içerisinde yapay zekâ teknolojisinden her şekilde ürkmemiz gerekiyor. Oysa karşımızdaki şey doğru bir dünya resmi olsaydı, yani eşitsizliğin hiç değilse bu kadar başat olmadığı, sermayenin bir avuç kişinin elinde bu kadar saçma sapan bir seviyede toplanmadığı; açlığın, hastalığın, bebek ölümlerinin bu kadar yoğun olmadığı bir dünya resmi olmasaydı o zaman yapay zekâyla ilgili çok enteresan, çok olumlu şeyler düşünmemiz mümkündü.
Teknoloji şirketlerinin ekonomik, siyasi ve kültürel hayatta giderek daha belirleyici hale geldiğini, klasik kapitalizmde sermaye ve üretim araçları üzerinden kurulan hâkimiyetin bugün veri ve algoritma bağlamında yeniden tesis edildiğini biliyoruz. Bu küresel düzeni tanımlamak için yeni bir kavramdan bahsediliyor: Teknofeodalizm. Bu yakıştırma size makul geliyor mu?
Yanis Varufakis bunun önemli temsilcilerinden. Benim teknofeodalizm gibi bir ismin konulmasının gerekçesine hiçbir itirazım yok. Çünkü devasa şirketlerin, ellerinde biriken sermayeyle, insanların nasıl yaşamaları gerektiğini bile belirleyen karar vericiler olarak devletlerin dahi üstüne çıktığını görüyoruz. Devletlerle bu baronların arasındaki ilişki de tuhaf bir hal aldı. ABD seçiminde Trump'ın yanında Elon Musk'ın bulunması çok ilginçti. Siyaset ve sermayeyi bu seviyede bir araya getirmeye çalıştığınız anda ortaya çıkacak rejimin ne olduğunu biz biliyoruz. Eğer sermayeyle siyaset bu denli özdeşleşirse, siyasetin görevi sermayenin varlığını meşrulaştırmak için demokrasi oyunu oynamaya dönüşmekten çıkar ve doğrudan bir otokrasiye geçiş kaçınılmaz olur. Teknofeodalizm, gerekçeleri itibariyle haklı ve durumu anlamak için bize bir paradigma sunuyor gibi görünüyor fakat yanlış dünya resmini bize hakiki anlamında veriyor mu, ben o kanaatte değilim. Çünkü mesele sadece "Batı böyle böyle yapıyor, biz de Orta Çağ'a dönüyoruz" cümlesiyle özetlenebilecek kadar basit değil. Çünkü burada bahsedilmesi gereken çok enteresan bir durum var: Artık "Batı" dediğimiz yer Avrupa ve ABD değil, artık Batı bütün bir küre. Çin, Hindistan, Malezya dâhil her yer Batı. Yani ortaya çıkan manzara, kendi içerisinde çelişkiler arz eden Batının küreselleşmesi macerası. Dolayısıyla küreselleşme dünyanın küreselleşmesi değil, yanlış dünya resminin genelleşmesi ve evrenselleşmesi. Bu açıdan okunduğunda, bence kapitalizmle ilgili eleştirilerde de artık bu küresel ölçeği düşünmemiz gerekiyor. Bu anlamda teknofeodelizm, bununla bir ilişki kurmaya çalışması bakımdan olumlu fakat yeterli değil.
Son yıllarda dijital platformlar hayatımızın içine daha yoğun girdi. Günümüzün büyük bölümü sosyal mecralarda, dizi-film platformlarında, alışveriş sitelerinde, algoritmaların yönlendirdiği içerik akışlarında geçiyor. Bu iştigal, gündelik tercihlerimizi, reflekslerimizi hatta düşünme biçimlerimizi ciddi biçimde yönlendiriyor. Bu durum insanın özne olma kapasitesine bir sınır koyuyor mu sizce? Yoksa insan bütün bu yönlendirmelere rağmen özgürlüğünü muhafaza edebilir mi?
Akıllı telefonlara ve sosyal medyaya yapay zekânın eklenmesiyle enteresan bir durum ortaya çıktı. Sanal dünyanın kendisi başlı başına bir gerçeklik haline geldi. Bizim asıl gerçeklik, olgusal gerçeklik dediğimiz günlük hayat, bir "content"e, sosyal medya platformu için bir içeriğe, bir malzemeye ve dekora dönüştü. Hep beraber virtüelleştik. Diğer deyişle, küreselleşme, kendisini sosyal medya üzerinden tümüyle çok saf anlamıyla sanal bir evrene dönüştürdü ve bu sanallık içerisinde içeriğin buna dâhil olmasıyla ilgili durumları eskilerin tabiriyle ibretle izliyoruz çünkü artık her şey birer hapa dönüşmüş durumda. Bu kadar fazla ekran süresinin maliyeti olarak bugün artık insanlar hiçbir şeyi aklında tutmuyor. Diyeceksiniz ki, "Ne güzel işte, ezbercilikten şikâyet ediyorduk, ortadan kalktı". Ama durum bundan ibaret değil. Hafızanın iki türlü kullanımı var: bir tanesi ezberlediğimiz şeyi hatırlamak, diğeri de etkin hafıza ki o da Platon'da hakikate yönelme olarak "philosophia"nın yeter koşulu. Hafıza etkinleşmediği sürece, insan olmayla ilgili faaliyetlerde ciddi bir sorun ortaya çıkıyor; çünkü yapay zekâ sadece işlem yapan bir hesaplama makinesi değil.
Yapay zekâ ve özgürlük meselesiyle ilgili karşımıza çıkan durum aslında ontolojik bir bağlama sahip. Bunu biraz açmak durumundayım. Walter Benjamin'in "mimetik ürperti" adını verdiği bir durum var, özellikle son dönem yapıtlarında. Mimetik ürperişte, yapıtın aurasıyla girilen ilişkide o ürpertiyi sana bir izleyici olarak veren şey yapıtın sana bakışında aslında sana öykünüyor oluşunu fark etme. Dolayısıyla da burada ben çok ilginç bir durum görüyorum, çünkü bütün bu algoritmik otonomiyi oluşturan özelliğin temelde optimizasyon olarak bakıldığında mimetik olduğu görüşündeyim. Aslında yapay zekâ tümüyle mimetik iş görüyor. Bunun sebebi, temelde bizim zihnimizin de mimetik olması. Dolayısıyla da yapay zekâ, zekânın bir yeniden üretimi olarak, mimesisin mimesisi! Başka deyişle, zihin asıl da o suret değil; suretin sureti. İnsanları yapay zekâyla ilgili naif bağlamda yanıltan şey bu. Geliştiricileri de o kadar işin içindeler ki, mimesisin mimesisini bizatihi kendisi zannediyorlar. Oysa bir şeyin misli ile misali ayrı şeyler; yapay zekâ ikincisi. Onu, birinci tekil şahıs bilincine sahip bir makine gibi düşünmenin ihtimali yok. Siz kod satırına böyle bir kod yazamazsınız. Yani Hegel'in deyişiyle, onu bir "Geist" yapamazsınız. Geist'ı "Tin" diye çevirip atmamak lazım, "kendilik bilinci" aslında.
Yapay zekânın sergilediği bu zekâ, özünde bir taklitten mi ibaret?
Evet. Papağanın insan konuşmalarını taklit etmesi gibi. Kendilik bilincini taklit edecek ifadeleri onun kod satırına yazabilirsin ama bu taklitten ibaret kalır. Temelde hiçbir algoritma kendi faaliyetini tanımaz, ne yaptığından habersiz biçimde kod satırının gereği olan işlemselliği icra eder. Özne ve özgürlük meselesiyle ilgili şunu da belirtmek gerekir: İnsan, üretimiyle sadece çevresini değil, kendisini de değiştirir. Aksi takdirde insan değişmeyen bir öze sahip bir varlık olsaydı sadece çevresini değiştirirdi. Böyle bir özün varlığı, yapılan işi de garip bir hale getirirdi. Biz endüstri devrimi itibariyle insan olarak kendimizi üretim süreçlerinde nasıl yeniden tanımladıysak şimdi yapay zekâyla da yeniden tanımlıyoruz. Ancak diğer taraftan yanlış dünya resminin kendisi gelişmişlik demek olmayan, eşitsiz bir dünyada karar kılmış olması nedeniyle insanın zaten en temelde gelişmemiş olduğunu gösteriyor. Hâlâ doğadaki ilkel hayatta olduğu gibi birtakım hiyerarşilerle ayakta kalabileceğine inanıyor, ilkel içgüdülerini terk edemiyor.
Bu çok korkunç bir durum. İnsanın bir türlü aşamadığı şey, her şeyden önce köleci toplum yapıları ve örüntüleri çünkü öyle ya da böyle iş gücü gerekiyor. Şimdi iş gücünün yerini makine aldı, değil mi? Ama sonra makinenin kendisi zeki oldu, sadece emek gücüyle değil, kafa gücüyle yapılabilecek olanı da yapar hale geldi. Bu durumda insan kendisini nasıl tanımlayacak ve yeniden üreterek tarihselleştirecek? Üretim ve emek dediği kavramlar yapay zekâ ufkunda insanlık için ne anlama gelecek? Söz konusu olan şey, yapay zekâda aslında Kadim Grek'ten bu yana "logos" diye belirlediğimiz ve akılla özdeşleştirdiğimiz bağlamın "logismos", yani hesap ve muhakeme üzerinden artık bugün algoritmalarla yapılabilecek hale gelmesi. Bu olduğu andan itibaren insan olma ile ilgili bağlam belirsizleştiğinden bu durumun anlaşılması çok büyük bir önem arz ediyor.
Tam da son olarak sormak istediğim soruya geldik. Yapay zekâ bütün bunları yapabiliyorken, bu tekno-çağda insan kalabilmek nasıl mümkün? İnsanın bütün kabiliyetlerinden yapay zekânın yapabildiklerini çıkardığımızda geriye ne kalır?
Ben eylemlilik olduğunu düşünüyorum, eylemlilikten kastım da "praksis". Dolayısıyla insanın, doğrudan doğruya eylemin gücünün farkına varan aktör konumunu edinmesinin kendisine kalan asıl ve tek şey olduğunu düşünüyorum. Çünkü algoritma işlemselliği bir süreklilik arz ediyor; oysa eylem ortadan ikiye bölüyor her şeyi ve kesintiye uğratıyor. Dolayısıyla da devreye giriyor, müdahale ediyor. İnsan esasen politik bir varlık. Ve bu politik varlığının karşılığı yalnızca ve yalnızca bu eylemsellik içerisinde söz konusu olması bakımından anlamlı. Yapay zekâ, insanı kendi varlığının sorumluluğunu alma konusunda eyleme teşvik etmesi açısından çok önemli. "Logos"u "logismos" itibariyle, yani aklı muhakeme yetisi itibariyle yapay zekâ olarak algoritmik bir otonomide dışarı çıkararak bağımsızlaştırdığında, insana hesaplanamaz ve "niceliğe indirgenemez nitelik" (alogos) bakımından iki seçenek kalır: Ya "alogos"u yani akla dâhil edilemez olanı akıl dışına savrularak anlayacak ve dünya açık bir tımarhaneye dönüşecek ya da "alogos"un bu tekinsiz doğasıyla yüzleşerek kuantum mekaniğinin sonuçlarının da önümüze serildiği biçimiyle (dolanıklık, süperkonum vs.) kendisini bir aktör olarak eylemliliğinde yeniden tanımlayacak.
Oğuz Haşlakoğlu kimdir?
1964 yılında Trabzon'da doğdu. 1983'de TED Ankara Koleji'nden mezun oldu. 1983-86 arasında Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü'ne devam etti. 1986 yılında Mimar Sinan Üniversitesi (MSÜ) Resim Bölümü'ne girdi. 1991 yılında Lisans, 1993 yılında aynı üniversitede Resim alanında Yüksek Lisans derecesi aldı. 1999 yılında Boğaziçi Üniversitesi (BÜ) Felsefe Yüksek Lisansını tamamladı. 2003 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde (MSGSÜ) Resim alanında Sanatta Yeterlik derecesi aldı. Yurt içi ve yurt dışında çok sayıda kişisel ve grup sergiler açtı, karma sergilere katıldı; çalıştaylar yaptı, konferans ve seminerler verdi. Temel kuramsal çalışma alanları olan Sanat Felsefesi, Estetik, Sanat ve Tasarım Kuramları, Platon, Kant, Hegel, Adorno ve Kadim Grek düşüncesi başta olmak üzere çeşitli uluslararası hakemli ve ulusal kültür sanat dergilerinde çok sayıda makaleleri yayınlandı. Platon Düşüncesinde Tekhnē, Sanat Felsefesi ve Estetik Yazıları, Felsefece - Felsefe Yazıları, Politeia Şerhi isimli kitapları vardır. Hâlen, İTÜ Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü'nde Doçent Öğretim Üyesi ve İTÜ Güzel Sanatlar Bölümü'nde de Bölüm Başkanlığı yapmakta, Temel Tasarım, Sanat Felsefesi ve Estetik alanlarında dersler vermekte, kendi çalışma alanlarında araştırmalarını sürdürmektedir.