Kusurlu olma hakkımı istiyorum
"Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen"
Şeyh Galib
Sabah gözünü açar açmaz telefona bakıyor. Ekranda uyku süresi yazıyor. Altı saat kırk iki dakika. Pek iyi değil. Dün gece daha erken yatmalıydı. Akıllı saat bunu söylüyor. Birazdan tartı da başka bir şey söyleyecek. Kahvaltıda yumurta olabilir ya da yulaf, yaban mersini, avokado. Çayın ve kahvenin şekeri yok. Şeker kullanıp kullanmamak artık karakter meselesi. İradesi güçlü insanlar şekersiz içiyor(muş). Karbonhidrat yememeli, protein almalı, kalorisini hesaplamalı, organik yemeli. Ketojenik mi beslenmeli, aralıklı oruç mu? Çünkü açlığını gidermek değil mesele. Bedenini denetlemek ve en mükemmel bedene, sağlığa ulaşmak. Beden artık ruha hizmet etmiyor; ölçülen, optimize edilen ve yönetilen bir proje. Bedeni bir nevi CV'si artık herkesin. Çünkü ne kadar disiplinli olduğunu kanıtlıyor. Kendini ne kadar önemsediğini ve özgüvenli olduğunu… Göbeğiniz varsa bunların hepsi tartışmaya açılır.
Sonra aynaya bakıyor. Cilt fena değil. Saç biraz dağınık. Gözlerin altında hafif bir yorgunluk. Bunu düzeltmek lazım. Yaşlanma karşıtı kremler, c vitamini serumları işe yaramıyor mu diye düşünüyor. Dolgu mu yaptırsa, gençlik aşısı mı? Daha güne başlamadan üzerinde çalışılması gereken birkaç eksiğini bulmuş oluyor. Her gün düzeltilmesi gereken kusurları üzerinde çalışmakla geçiyor. Kendine bakmazsa kendini sevmiyor demektir. Kendini sevmeyen çevresi ile de barışık olamaz. Çevresiyle barışık olmayan dışlanır, başarılı olamaz. Zincirleme başarısızlık tamlaması.
"Hüzün kalbin anahtarıdır"
Eskiden insanın kendisiyle ilgili bu kadar çok işi yoktu. Sabah kötü uyandın. Olmaz. Pozitif düşün. İşinden sıkıldın. Tutkunu bul. Yalnız hissediyorsun. Önce kendinle iyi bir ilişki kur. Üzüntüsünün ortasında kendisine dışarıdan bakıyor bazen. "Ben neden böyle hissediyorum?" "Bu deneyim bana ne öğretiyor?" Yaşadıklarımın anlamı ne? Çünkü o çok özel bir insan. Mutlaka bir anlamı olmalı her şeyin. Gezegenler o gün ona bir şeyler söylüyor kesin, başına gelen her şey psikolojik bir kategoriye sokulabiliyor: Travma, toksik ilişki, bağlanma problemi, çocukluk yarası, özgüven problemi, sınır problemi, tükenmişlik, narsisist insanlar, negatif insanlar… Yaptığı her hatayı yıkabileceği birileri var. En kötü "nazar" deyip çıkıyor işin içinden. Hiç kendi aptallığı ya da sakarlığından olabileceğini düşünmüyor. Başına gelen her şeyi açıklamak zorunda mı? Determinist bir dünyada evet. Çünkü o dünyada Allah'ın dokunuşu yok.
Modern psikoloji kültüründe insanın bütün bunları çözmesi, anlamlandırması ve sonunda "iyileşmiş" olması bekleniyor. Hep kendinin daha iyi bir versiyonuna ulaşman lazım. Seni kulübelere kapattıkları mistik kamplarla, meditasyonlarla, aile dizimleriyle, en iyisi, daha da iyisi olmalı. Allahu Ekber. Hüzünlü olamazsın, kederlenemezsin, ağlayamazsın. Mutlu olamamak başarısızlığın demek. Ama Hz. Muhammed (as) "Hüzün kalbin anahtarıdır" demişti. Kalp atışı artık akıllı saatine emanet. Nabız kaç?
Kendisini olduğu gibi bırakmayalı çok zaman oldu. Bunun adı kişisel gelişim. Sürekli kendini geliştirmek zorunda. Bedeni, zihni, kariyeri, ilişkileri ve hatta dinlenmesini bile. İnsanın artık dinlenmesi de profesyonelleşti. Önceden, yorulan sadece dinlenirdi, şimdi "doğru dinlenme teknikleri" var. İnsan sürekli bir bakım ve tadilat faaliyeti içinde. İş hayatında da devam eden bir bakım bu. LinkedIn, kişisel marka, networking, CV, sertifikalar, yabancı dil, yeni beceriler, girişimcilik, verimlilik… Bitmeyen eğitimler, kurslar, workshoplar, atölyeler. Bir markaya ya da kuruma hizmet ediyor olsa da kendi kişisel markasını oluşturma çabaları ve piyasada var olma hırsı. Asla yavaşlamak ya da sakinleşmek yok. Boş zaman da optimize edilmeli. Booker ödüllü ve çok satan kitaplar okunmalı, kişisel gelişim için araba kullanırken podcastler dinlenmeli, spor salonuna yazılmalı, arkadaşlarla en iyi kahveciler keşfedilerek orada sohbet edilmeli, Michelin yıldızlı restoranlarda yemek yenmeli, ertesi gün "bir restorana gittik şöyleydi, böyleydi" diye ofistekilere anlatmalı. Ama hesap Alman usulü ödenmeli. Çünkü dört kişilik yemeğin maaşlarına denk geleceğini hepsi biliyor.
Daha iyinin sonu yok
Değişim gerekiyor sürekli bir değişim. Moda tabirle kendinin en iyi versiyonuna ulaşmalısın. Bir noktadan sonra "değişebilirsin" cümlesi sessizce "değişmelisin"e dönüşüyor. Aradaki fark küçük görünüyor ama değil. İlkinde özgürlük var, ikincisinde görev. Gerçekten değişmek mi istiyor, yoksa değişmesi gerektiği o kadar uzun zamandır söylendi ki artık olduğu halden utanıyor mu? Modern insanın kaybetmeye başladığı şey mükemmellik değil, kusurlu olma hakkı. Bize doğrudan "eksiksin" denmiyor. Çünkü pompalanan özgürlük söylemi emir cümlesi kabul etmiyor. "Daha iyi olabilirsin" diyerek zihnimize sessizce sızıyor. İnsan da bu cümleyi bir özgürlük çağrısı olarak duyuyor. Fakat "daha iyi" nin nerede sona ereceği hiçbir zaman söylenmediği için yolun sonu da görünmüyor. Bu dünyanın bizden istediği çalışkan ya da sağlıklı insanlar değil. Daha kullanışlı olan, kendisini sürekli yenileyen insan. Değişen iş piyasasına uyum sağlayan, yeni ürünleri deneyen, kendisini ölçen, eksiklerini bulan, onları gidermek için yeniden harekete geçen ve bütün bunları kendi özgür tercihiymiş gibi yapan insan. Bu sistemin başarısı, insana zorla bir şey yaptırmasından çok, insanın istenen şeyi kendi arzusu haline getirmesi.
Bu yüzden çağımızın en güçlü kelimelerinden biri "potansiyel" olabilir. "Eksiksin" derseniz insan savunmaya geçer; "potansiyelin var" dediğinizde ise umut verirsiniz. Fakat potansiyelin sonu yoktur. Hep biraz daha iyi, biraz daha hızlı, biraz daha sağlıklı, biraz daha başarılı olunabilir. İnsan hiçbir zaman tamamlanmış sayılmadığında, kendisiyle işi de bitmez.
Dün neydim, bugün neyim, ne kadar gerideyim?
İnsan artık kendisini yaşamak yerine tasarlamakla meşgul… Kendisini bir proje gibi ilmek ilmek işliyor. Çevresindeki insanlar da projenin parçalarına dönüşebiliyor. "Bana iyi gelmeyen insanları hayatımdan çıkarırım", "toksik insanlarla görüşmem", "beni aşağı çeken insanlarla ilişki kurmam" cümleleri havada uçuşuyor. Biriyle anlaşamadıysan muhtemelen sınırlarını ihlal ediyor. Bir arkadaşın seni aramadı, belki meşguldür. Ama hayır, muhtemelen seni değersiz hissettiriyor. Bir ilişkin bitti. Belki iki insan birbirini artık sevmiyordur diyecekken birden bağlanma biçimlerinizi incelemek gerekiyor. Böylece hayatın küçük dramları giderek klinik bir vaka toplantısına dönüşüyor. Yaşadıklarımızı tanımlamaktan, çevremize tanılar koymaktan, geçmişimizi yeniden yazmaktan ve çocukluğumuzu mahkeme dosyasına çevirmekten hoşgörü, sabır, hata, fedakârlık, tahammül, bağışlamaya yer kalmadı.
Teknoloji bu süreci daha görünür hale getiriyor. Uyku, adım, kalori, çalışma süresi, harcama, ekran başında geçirilen zaman... Ölçülebilen şeyin yönetilebileceğine dair inanç, insan bedenini ve davranışlarını sürekli bir performans tablosuna dönüştürüyor. Ölçülebilen şey karşılaştırılabilir, karşılaştırılabilen şey de geliştirilebilir hale geliyor. Bir süre sonra insan yalnızca bedenine, zamanına veya parasına değil, bütün hayatına performans gözüyle bakmaya başlıyor. Dün neydim, bugün neyim, başkalarından ne kadar gerideyim? Sosyal medya ise bu puanlamayı başkalarının önünde yapıyor. Bir seyahatin hatırası kadar fotoğrafı, okunan kitabın kendisi kadar paylaşımı, çalışmanın yanında çalışma masasının görüntüsü de değer taşıyor. İnsan yalnızca hayatını yaşamıyor; hayatının dışarıdan izlenebilir bir versiyonunu üretiyor. Böylece "kendini geliştirme" fikri, "kendini sunma" fikriyle birleşiyor. Başarı, beden, seyahat, mutluluk görünür olmalı. Bir noktadan sonra aynadaki görüntümüz kadar başkalarının ekranındaki görüntümüz de önem kazanıyor.
Hayat bir proje değil, emanet
Modern dünya insana yalnızca yeni hedefler vermedi, insanın kendi üzerinde neredeyse sınırsız bir tasarruf hakkına sahip olduğu fikrini de verdi. Kendisini projeye dönüştüren insan Allah'ın onu yaratmakla neyi murat ettiğini çoktan unuttu. Oysa insanın bütün anlamını kendi performansından üretmediği, hayatın bir proje değil bir emanet olduğu düşüncesi, modern dünyanın bu sonsuz iyileştirme buyruğuna karşı bambaşka bir kapı açar. Bu bakış, insanı tembelliğe değil haddini bilmeye; gelişmeyi reddetmeye değil, gelişmenin seküler kalıplarla örülmediğini anlamaya götürür. Kendimizi daha kusursuz bir biçimde yeniden tasarlamaya çalışmak yerine her şeyi kusursuz olarak tasarlayana teslim olmanın şifamız olacağını kabul etmemiz gerekiyor. Çünkü insanın trajedisi eksik olması değil; eksikliğini kabul edemediğinde, kendisini Allah'ın yerine koyacak kadar kusursuzluk peşinde koşmasında.
İnsan nihayetinde kuldur. Kulluk, insanın kendisini mutlak bir özne, kendi hayatının nihai sahibi ve kendi değerinin tek ölçüsü olarak görmesini engeller. İslam'da insanın elindeki hayat bir mülkten çok emanettir; dolayısıyla mesele kendisini sınırsızca biçimlendirmek değil, kendisine verileni nasıl taşıdığıdır. İnsanın her şeyi kendi başarısıyla açıklamak zorunda olmadığı yerde tevekkül vardır; her sonucu kendi kontrolünde tutmak zorunda olmadığı yerde teslimiyet vardır; sahip olduklarının tamamını kendi performansının eseri saymadığı yerde şükür vardır; kaybettiklerinin tamamını kişisel başarısızlık olarak görmediği yerde sabır vardır.
Modern dünyanın insanı kendi hayatının efendisi olmaya çağırırken, insanın önüne sayısız yeni efendiler koymasının sebebi de budur. İslam'ın kulluk anlayışı ise bu dağınık kulluk biçimlerini tek bir merkeze toplar. İnsan Allah'ın kulu olduğunu kabul ettiğinde, geri kalan her şeyin karşısında mesafe kazanır. Başarının, başarısızlığın, övgünün, görünüşün, servetin ve statünün kendisi üzerindeki hükmü azalır. Çünkü insan artık bunların hiçbirini kendi varlığının nihai ölçüsü olarak kabul etmez. Gerçek özgürlük de burada, kul ile emanetçi arasındaki bu gerilimde saklıdır. İnsan ne hayatın sahibi olduğunu iddia edecek kadar kibirli ne de hayat karşısında hiçbir sorumluluğu olmadığını söyleyecek kadar edilgen olabilir.
Kimse kendisinin en iyi versiyonu olmak zorunda değil; insan olmak, zaten bir versiyon olmaktan daha fazlasıdır. Daha çok şeye sahip olmak yerine daha az şeye muhtaç olmak, herkesi geçmek yerine kimseyle yarışmamak, kendini sürekli göstermek yerine görünmeden de değerli olduğunu bilmek, hayatı kontrol etmek yerine hayatın her şeyi kontrol edemeyeceğimiz tarafına razı olmak... Modern başarı anlayışının başarısızlık saydığı şeyler, özgürlüğün başladığı yerdir. İnsan kendisini yaratmak zorunda değildir; zaten yaratılmıştır. Değerini her gün yeniden üretmek zorunda değildir; değeri performansından önce gelir.