Kalbin sosyolojisi: Duyguları terapiden kurtarmak

Betül Yeşil 22 Ekim 2026, Perşembe
Acaba Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü bugün yazacak olsa “Instagram çıktığından beri hemen herkes biraz psikolog” der miydi? Ya da soruyu şöyle tashih edelim: Bugün “travma” kavramını işitmemiş, kendi çocukluğuna en az bir kere “tanı” koymamış tek bir fani kaldı mı aramızda?

Yıllar önce, iki arkadaşımla birlikte ünlü bir şairin söyleşisine katıldık. Söyleşinin sonunda dinleyicilerden biri söz istedi. Tıp fakültesinde okuyan kız, psikiyatri stajından sonra roman okumanın tatsızlaştığını, yazara teşhis koymaktan kendini alamadığını söyledi ve sordu: "İlaçlar edebiyatın sonunu getirebilir mi?"

Bir hapla şiiri bitirmenin mümkün olduğunu düşünmek istemem. Bağırsakların ikinci beyin olduğunu öğrendiğimden beri vegan diyetin ya da probiyotiğin yazarlığı tedavi etme ihtimali gönlümü burkar. Sanatın sürekliliğinin bazı insanların mutsuz bağırsaklarıyla ilişkili olması, en hafif tabiriyle tatsız. Ne var ki, ruhumuzu ister mikrobiyotamızla ister anti-bilişsel kuramlarla açıklayalım sonuç değişmiyor: "Psikanaliz çıktığından beri hemen herkes biraz hasta." Anlayacağınız, Doktor Ramiz haksız değil. Ama insan bir yandan düşünmeden edemiyor: Acaba Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü bugün yazacak olsa "Instagram çıktığından beri hemen herkes biraz psikolog" der miydi? Ya da soruyu şöyle tashih edelim: Bugün "travma" kavramını işitmemiş, kendi çocukluğuna en az bir kere "tanı" koymamış tek bir fani kaldı mı aramızda?

Duyguları konuşmayı konuşmak

Bu soru elbette pek çoğumuz için kolayca cevaplanabilir. Fakat sorunun bizatihi kendisinde sevinmemiz gereken bir hakikat saklıdır: Artık duygularımızı konuşmaya değer buluyoruz. Çocuklarımıza onları tanıma, yaşama ve yönetme yollarını öğretiyoruz. Okullardaki rehberlik servislerinden online terapi seanslarına, dizilerden kitaplara kadar pek çok mecrada duygularla temas kurmanın hayatiyetini vurguluyoruz. Her ne kadar sosyal medyada popüler-psikolojik akımların çok satan bir nesnesine dönüştürülse de insanı insan kılan ve ahlakın en temel sınayıcılarından biri olan duyguları konu etmeyi kıymetli buluyoruz. Aslında filozofların yaptığı da bundan farklı değildi. Descartes'tan Hume'a, Sartre'dan Heidegger'e pek çok düşünür, duyguları konuştu. Dolayısıyla hislerle ilgilenmenin soylu ve köklü bir eylem olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Ne var ki günümüzün bireyci perspektifi, duyguları bireyin -özellikle romantik- ilişkilerini belirleyen çocukluk yaşantılarının uzantısına indirgiyor; insanın halet-i ruhiyesini bilimsel görünen yöntemlerle ölçüp biçmeye çalışıyor. Oysa kişisel gelişim parantezine sıkıştırılan bu duyguların bir tarihi, sosyolojisi ve ahlaki rejimleri vardır. Kaldı ki bilimin bizzat kendisi de dönemin güç ilişkilerinden ve sosyal politikalarından azade değildir. Çünkü bilim bir "doğru"yu anlatırken o doğru karşısında "nasıl hissetmemiz" gerektiğini de fısıldar bize. Söz gelimi, normal doğumun fıtri ve en ideal olduğunu bilimsel olarak biliriz. Ne var ki bu bilimsel "doğru", sezaryen tercih eden bir annenin üzerine ağır bir suçluluk ve yetersizlik duygusu olarak çökebilir. Yani norm, duyguyu peşinden sürükler. Bu yüzden duyguları konuşmak, kültürü, tarihi, çağın normlarını, (dolayısıyla ahlakı), ideolojileri ve iktidar ilişkilerini de konuşmaktır.

Duyguların rejimi

Hadi, birlikte düşünelim. Bir duyguyu konuşurken aslında söylediğimiz şey nedir? Örneğin korkumuzu dile getirdiğimizde, karşılaştığımız tehdidin baş etme kapasitemizden büyük olabileceğini, ötekine sığınma ve korunma ihtiyacımızı söylemiş oluruz. Korku bizi kırılganlaştırır. Bir terapiste korkumuzu anlattığımızda bilinçaltımız, sorunlarla baş etme mekanizmalarımız, bağlanma stillerimiz, çocukluk travmalarımız gibi pek çok psikolojik dinamik masaya yatırılır. Peki, "Çarşaflı kadınlardan korkuyorum, öcü gibiler" dersek? Bu bir kırılganlık beyanından fazlasıdır artık. Zira bir zamanlar devletin bizzat kendisinin ürettiği bu korku, topluma "gericilik" olarak belletilen bir duygu rejiminin kalıntısıdır. Nesnesini canavarlaştıran ve ona açık veya örtük şiddeti meşru kabul eden ideolojik bir silaha dönüştüğü için, burada ötekine sığınma talebi yoktur. Aksine, bu duygu ifadesiyle ötekini tehlikeli ilan eden, onu kamusal alanın dışına itmek isteyen siyasal bir yargıyı beyan etmiş oluruz. Bu yüzden -pek de terapi konusu olmayan- bu "verili" korku için uzandığımız divan, aslında çok kalabalıktır. Siyasal tarih ve hâkim duygu rejimi de bizimle birliktedir.

Dahası, bu verili duygular, sadece büyük ideolojik söylemlerle işlemez. Gündelik hayatın sıradan temaslarında kendimizi devletin terbiye ettiği duygularda yakalarız. Söz gelimi, hiçbir usulsüzlüğümüz olmasa da elimize ulaşan mühürlü bir tebligat bizi endişelendirir. Resmî bir amblemin bir anda değiştirdiği kan akış hızımızda, devletin bedenimize sirayet eden duygu rejiminin izleri vardır. Gün gelir, bir felaketin ortasında buluruz kendimizi. Bir çadırda ya da bir kumanya paketinde aynı amblemi gördüğümüzde sinir sistemimiz yatışır, nabzımız normale döner. İçimizi bir huzur kaplar, kendimizi emniyette hissederiz. Çünkü devlet bu kez, denetleyici ve cezalandırıcı veçhesiyle değil koruyan ve sahiplenen hamiliğiyle ilişki kurmuştur bizimle. İşte normların bizi terbiye ettiği ilişki tam da böyledir; bize sadece korkmayı değil, sevmeyi de öğretir.

Bayrağı gördüğümüzde göğsümüz bu yüzden kabarır, yere düşse bu yüzden kaldırır öperiz onu. Çünkü bayrağı sevmeyi çocuk yaşta öğreniriz. Kanunlar ve tüzükler bayrağı hürmetle tarif eder. Mekânın en görünen yerine onu yerleştirir; yere değmemesini, düşerse derhal kaldırılmasını yasal güvenceye bağlar. Millî bayramlar ve törenler vesilesiyle bu bilinç diri tutulur. Şiirler, marşlar ve destanlar, bayrak sevgisini yüceltir. Böylece bir vapurun güvertesinde dalgalanan bayrak, gözlerimizi yaşartmaya yeter. Sosyolojik olarak terbiye edilmiş bireyin, hukuki olarak kurumsallaşmış norma gönüllü aidiyetidir bayrak sevgisi. İşte bu aidiyet sayesindedir ki, bir tarih kitabında köklerimizin seyrüseferinden çok daha fazlasını buluruz. Tarih anlatısı kalbimize hükmeder; bizi kimi milletlere mesafelendirirken kimilerini gönül coğrafyamıza dâhil eder.

Maneviaytın duygu rejimi

Kutsal kitap da böyledir. Abdestsizken kendisine dokunmaktan huzursuz olduğumuz kutsal, neye buğz edeceğimizi, neyi çirkin bulacağımızı söyler. "Apaçık düşman"ımızı gösterir; ondan sakınmayı öğütler. Kıskançlığın kuyusunu ve hasetten korunmak için sığınılacak yeri anlatır. Anne babamıza öfkemizi yönetmemiz gerektiğini buyurur. Bize basit bir usanma kelimesi gibi gelen "öf"ü bile hoş görmez. Yine de Peygamber, kendisini anne babamızdan ve evladımızdan daha çok sevmedikçe gerçek manada iman etmiş sayılmayacağımızı söyler. Biz nübüvvet sayesinde, doğamızda olduğunu düşündüğümüz evlat sevgimizi bile tashih ederiz. Hakkıyla yapamadığımız ibadetler, işlediğimiz günahlar yüzünden pişman olur, suçluluk duyar, kendimizden utanırız.

Ne var ki, dinin duygu rejiminde çok kurucu olan utanç, toplumsal ilişkilerde sürekli deri değiştirir. İmandan geldiği için kaynağını Tanrıda bulan hayâ, zamanla yönünü topluma çevirir. Bu yüzden içinde yaşadığımız toplumun normları, yüzümüzü çevirdiğimiz cephede kızartır yanaklarımızı. Kimi zaman, erkekleri ağlamaktan, kadınları sesini yükseltmekten utandırır toplum. Bir zaman gelir, bedeninden utandırır, öyle ki doktora görünmeye çekinir de erken teşhis fırsatını kaçırırız. Bir zaman gelir, "Bedeninden utanma!" diyerek mahremiyeti "dayatma" ilan eder; pankartlara yazar, megafonlarla bağırır. Ayıp diye sallanan parmak, yerini bu kez "Neden utanıyorsun?" diye hesap soran modern bir engizisyona bırakır. Başka bir deyişle, utanç rejimine karşı çıkarken yeni bir utanç rejimi inşa edilir; öyle ki "Utanmaktan utanmıyorum." derken buluruz kendimizi. Vicdan (azabı) dediğimiz şey çoğu kez bize ait değildir bu yüzden, içinde yaşadığımız topluma, geleneğe aittir.

Fakat duygular, kültürel ve siyasal tarih içinde sadece yön değiştirmez. Bazı duygular bütünüyle form değiştirir, genişler, daralır veya neşet ettiği kaynaktan bambaşka bir mahiyete bürünür. Söz gelimi yas, psikoloji sözlüğünde "sevilen birinin kaybedilmesine yönelik tepki ve buna uyum süreci" olarak tanımlanır. Ömründe sevdiği birini kaybetmeyen hiç kimsenin hayal edemeyeceği, bu yüzden hayatta ancak birkaç kez yaşanabilen bu derin üzüntünün dinlere ve kültürlere göre değişen ritüelleri vardır. Mezar, cenaze, tabut, musalla gibi soğuk kelimeleri, vedalaşma, anma gibi oldukça zorlu aşamaları vardır. Bu yüzden Julian Barnes, "Trenin tünelden çıkması gibi çıkılmıyor yastan." der. "Martının denizdeki petrol sızıntısından çıkışı gibi çıkıyorsunuz. Üzeri katranla sıvanmış, can yakan kuş tüyleriyle…" Fakat popüler psikoloji, bu ağır tecrübeyi neredeyse günlük pürüzlere kadar genişletmiştir. Abdülhak Hâmit Tarhan'a "Makber"i yazdıran matem, sosyal medyada kaçırılan bir fırsatın, bazen kaybedilen başarı ümidinden dolayı başarısızlığın, hatta varılan bir başarının ardından beliren boşluğun adı olmaya başlamıştır artık.

Psikolojinin "bağımlılık" vaadi

Peki, şairi "kör kuyularda merdivensiz bırakan" keder ile emekliliğin atıl kasveti için aynı kavramı kullanmaya başlarsak ne olur? Kavramın analitik gücü kaybolur, evet. Fakat bundan daha derin bir kırılma gerçekleşir. Duygularımız, sadece isimleriyle değil, varlıklarıyla da dışarıdan biçimlendirilmeye açık hale gelir. Modern psikolojinin "Duygularını anla ki onlara hâkim olabilesin" vaadi, söylemin sahiplerince tersyüz edilir. İnsan, duygusuna isim vererek kendi iç dünyasının faili olacağını sanırken, bu adlandırmayı "başkalarının sözlüğü"nden devraldığı için kendi tecrübesinin nesnesine dönüşür.

Bize "duygularımızı dolayısıyla kendimizi anlama imkânı" gibi sunulan bu dil, nihayetinde hislerimizi başkalarının koyduğu isimlerle tecrübe ettiğimiz, dolayısıyla kendi kalbimizin mülkiyetini ve failliğini hiç devralmadan kaybettiğimiz bir bağımlılık rejimine evrilir. Nitekim bir başka "adlandırma iktidarı"nın, yerel ve kültürel olanı bütünüyle tasfiye ettiğini söylemek yanlış olmaz. Bugün dünya çapında psikiyatrik tanılarda Amerikan Psikiyatri Birliği'nin DSM-5'ini kullandığımızı düşünürsek, Gündüz Vassaf'ın tabiriyle "kendi delimiz"in bile olmadığını söyleyebiliriz.

Evet, şurası bir gerçek; içinde yaşadığımız çağda elbette duygular da biçim değiştirdi. Çünkü duygular ve onları tanımlayan kavramlar, içine doğdukları dünyadan bağımsız var olamazlar. Nitekim Robb Boddice'nin dikkat çektiği üzere, köleleri ederinden satın almanın verdiği memnuniyet ile köleliğin yasaklanmasından duyulan memnuniyet, aynı kelimeyle ifade edilse de kesinlikle aynı değildir. Aynı çağda da farklıdır duygularımız. Filistinli bir çocuğun sevinci ile İsviçre'deki çocuğun sevinci bir değildir. Üstelik bu çağın kelimeleriyle geçmişin hislerini tarif etmek de anakronik bir çaba olacaktır. İmkânı olan herkesin bebeğini sütanneye verdiği ve bunun bebeğin hayatta kalması için çok önemli olduğu bir kültürde Amine'yi "çocuk ihmali" ile suçlamaya benzer bu. Bir annenin evlat sevgisini, klimalı odamızda, reklamlarında bebek mamasının döndüğü televizyonumuzu izlerken tarif etmeye yeltenemeyiz.

Hoş, biz duyguların hakiki sözlük anlamlarını konuşaduralım, emojiler ve sosyal medyanın basitleştirici dili direksiyona çoktan geçti. Koltuğa oturan psikologların da duygularla ilişkisi popüler kültürde yer etmiş karakterlerin travmalarını analiz etmekten öteye gidemiyor. Oysa sevda, kin, gücenme, içerleme, hüsran, gönülsüzlük gibi duygular, hakkında konuşmamızı bekliyor. Kara tren görünce hasreti, bülbül gördüğümüzde aşkı hatırlamaya ihtiyacımız var. Sevinince neden lokma dağıttığımızı, biri yeni bir şey aldığında neden "güle güle kullan" dediğimizi konuşmaya... Çünkü duygularımız kanımızdaki hormonlardan fazlasıdır. Bakmayın sinirlenince kanın beynimize sıçradığına, öfke olmasa sendikalar kurulmaz, devletler yıkılmaz. Korku olmasa, Almanya'da aşırı sağ parti iktidara gelemez. Bu yüzden duygular terapi odasına sığmaz.

Edebiyatla başlamıştık, onunla bitirelim. Tolstoy, Anna Karenina'da "İnsanın ne hissettiğini başkasına anlatması sahiden de mümkün mü?" diye sorar. Ben de soruyu şöyle tashih etmek isterim: İnsanın ne hissettiğini, onu var eden kolektif hafızayı bilmeden anlamamız mümkün mü sahiden?

Benzer Haberler

X
Sitelerimizde reklam ve pazarlama faaliyetlerinin yürütülmesi amaçları ile çerezler kullanılmaktadır.

Bu çerezler, kullanıcıların tarayıcı ve cihazlarını tanımlayarak çalışır.

İnternet sitemizin düzgün çalışması, kişiselleştirilmiş reklam deneyimi, internet sitemizi optimize edebilmemiz, ziyaret tercihlerinizi hatırlayabilmemiz için veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız.

Bu çerezlere izin vermeniz halinde sizlere özel kişiselleştirilmiş reklamlar sunabilir, sayfalarımızda sizlere daha iyi reklam deneyimi yaşatabiliriz. Bunu yaparken amacımızın size daha iyi reklam bir deneyimi sunmak olduğunu ve sizlere en iyi içerikleri sunabilmek adına elimizden gelen çabayı gösterdiğimizi ve bu noktada, reklamların maliyetlerimizi karşılamak noktasında tek gelir kalemimiz olduğunu sizlere hatırlatmak isteriz.