Kahramanın son yolculuğu
The Odyssey filmi etrafında kopan fırtınada iki kavram sıklıkla birbirine karışıyor: Hikâye (story) ve anlatı (narrative). Birçok eleştirmen aslında hikâyenin değil anlatının değiştirilmesinden rahatsız. Çünkü film antik uyarlanmasından ziyade, modern insanın antik bir kahramanı nasıl taşıyabileceğine dair bir deneme olarak karşımıza çıkıyor. Nolan, Homeros'un hikâyesinden çok insanını değiştiriyor.
Destanı okuyanlar bilirler, Homeros'un Odysseus'u bizim kolayca sevebileceğimiz biri değildir. Kurnazdır, kibirlidir, yalancıdır, sahtekârdır, çevresindekileri manipüle eder, son derece acımasızdır ve arzularına düşkün bir adamdır. Adamlarının ölümünde bütün bu özelliklerinin ve aldığı kararların payı vardır. Bundan dolayı asla üzülmez, asla vicdan azabı çekmez. Homeros da onu aklamaya, onun yaptıklarına mazeret bulmaya ya da onu mahkûm etmeye çalışmaz. Sadece anlatır.
Nolan'ın yaptığı ise modern hikâye anlatıcılığının en bariz yöntemlerinden biridir. Karakterini açıklamak. Bu yaklaşım senaryonun en temel ilkelerinden biriyle çelişir: "Anlatma, göster." Tıpkı Homeros'un yaptığı gibi.
Bin bir yollu adam
Emily Wilson'ın meşhur Odyssey çevirisinin ilk dizesi şöyledir: "Tell me about a complicated man." Yani "Bana karmaşık bir adamı anlat." Bu dizeyi Azra Erhat "Anlat bana bin bir düzenli adamı" şeklinde çevirmiştir. Wilson'ın polytropos kelimesi için seçtiği "complicated" sözcüğü, Odysseus'un yalnızca kurnazlığını değil, tek bir ahlaki tanıma sığmayışını da anlatır. O iyi ya da kötü değildir. Kahramandır ama kahramanlığının içinde korkaklık, hile, bencillik ve vahşet de bulunur. İnsan gibidir, insandır.
Wilson'ın Nolan'ın filmine yönelttiği en sert eleştirilerden birinin merkezinde tam olarak bu mesele bulunuyor. Ona göre Nolan, Homeros'un 'karmaşık adam'ını o kadar da karmaşık olmayan bir adama dönüştürüyor. Ona Homeros'da olmayan bir şey ekliyor: Travma… Kahramanımızı bir klişeye, savaş sonrası travmasından bizar bir gaziye dönüştürüyor. Savaş görmüş, adamlarını kaybetmiş, yaptıklarının yükünü taşıyan, utanan en önemlisi "vicdan azabı çeken" bir karaktere. Hristiyanlaştırma eleştirilerine yol açan yaklaşımların temelinde biraz da bu var.
Nolan'ın kahramanı
Daniel Mendelsohn'un film üzerine yaptığı dikkat çekici tespitlerden biri de buna dair. Mendelsohn Nolan'ın olayların akışı bağlamında Homeros'a şaşırtıcı derecede sadık kalmasını ilginç buluyor, fakat filmin merkezindeki yaralı ve muazzep kahramanın destandan değil Nolan'ın kendi sinemasından çıktığını söylüyor.
Gerçekten de Nolan'ın erkek kahramanlarına bakıldığında ortak bir siluet belirir. Inception'daki Cobb geçmişinin suçluluğundan kaçamaz. Interstellar'daki Cooper zamanın ve terk etmiş olmanın ağırlığını taşır. Oppenheimer yalnızca atom bombasını yapan adam değildir; yaptığı şeyin ahlaki sonuçları tarafından içeriden tüketilen adamdır. Bruce Wayne bile suçlulukla kurulmuş bir kahramandır. Nolan'ın erkekleri dünyayı kurtarsalar bile kendilerini kurtaramazlar. Odysseus da sonunda bu aileye katılır.
Oysa Homeros'un Odysseus'u bambaşka bir karakterdir. O Poseidon'la mücadele ederken Nolan'ın Odysseus'u kendisiyle mücadele eder. Homeros'un kahramanının önünde deniz vardır. Nolan'ın kahramanının önünde hafıza. Biri İthaka'ya ulaşmaya çalışır. Diğeri İthaka'ya dönebilecek insanı yeniden bulmaya. Bu yüzden Nolan'ın yaptığı şeyi sadece "anti-kahramanı kahramanlaştırmak" diye tarif etmek eksik kalıyor. Daha doğru kelime belki de şudur: Ehlileştirmek.
Bağ kurma takıntısı
Filmi izlediğimizde görüyoruz ki Odysseus'un kötülükleri tamamen ortadan kalkmıyor. Atı yapan ve insanlık onurunu çiğneyen odur. Adamlarını ölüme götüren odur. Karısını aldatan odur vs.. vs.. Ama bütün bunların üzerine Nolan modern insanın kendisini aklamakta kullandığı o formülü yerleştiriyor: Suç işlediyse pişman olmalıdır. Adamlarını kaybettiyse bunun ağırlığını taşımalıdır. Savaşta korkunç şeyler yaptıysa travmatize olmalıdır. Eşine dönmek istiyorsa önce kendisiyle hesaplaşmalıdır. Bizim çağımızın ahlaki beklentisi budur.
Anlatıdaki temel farklılıklardan biri de burada yatıyor. Bizler bir karakter kötü bir şey yaptıysa onu neden yaptığını bilmek isteriz. Mümkünse hayatını delik deşik ederiz. Mutlaka bir travma buluruz. Yarası varsa onu açarız. Suçluluğunu ona gösteririz. Bu sayede ona yeniden yaklaşabiliriz. Çünkü kahramanımızla seyirci arasında bir bağ, bir özdeşlik, bir köprü kurmak isteriz.
Oysa Homeros'un böyle bir kaygısı yoktu. Odyssey'i sevip sevmememiz, onunla bir bağ kurup kurmamamız umurunda değildi ve bunun için bir çaba sarf etmedi. Onu merak etmemiz, hatta onu unutmamamız yeterliydi. Çünkü antik edebiyat 'ilişki kurulabilir karakter'le kafayı bozmuş değildi. Achilles ile özdeşleşmeniz gerekmezdi. Medea'yı anlamanız şart değildi. Clytemnestra'yı sevmeniz beklenmezdi. Haddizatında bu karakterlerin kudreti, bizden onay istememelerinde yatardı. Nolan ise Odysseus'u bizimle konuşabilecek hale getiriyor. Bunun bedeli de Homeros'un tuhaflığının bir bölümünü kaybetmek oluyor.
Fakat yine de bendeniz Nolan'ın yaptığı bu değişikliğin bir zayıflıktan ya da yetersizlikten kaynaklandığını düşünmüyorum. Tam tersine, film esas gücünü buradan alıyor. Çünkü Nolan Odysseia'yı çok güçlü biçimde bir savaş sonrası hikâyesine dönüştürüyor. Askerin savaştan eve dönmesi meselesine.
Odysseus'un trajedisi Nolan'ın sinemasında başka bir boyut kazanır. İthaka'nın nerede olduğunu biliyor olabilir. Ama artık İthaka'daki adamın kim olduğunu bilmiyordur. Savaşa giderken kraldı. Kocaydı. Babaydı. Komutandı. İnsanların peşinden gittiği bir adamdı. Yıllar sonra dönen kişi ise başka biridir. Adamlarını kaybetmiştir. Şehirlerin yıkılışını görmüştür. Hile yapmıştır, vahşete sebep olmuştur, insanları öldürerek hayatta kalmıştır. Ve bazen hayatta kalmak zafer değildir. Herkes ölürken sizin hayatta kalmanız ömür boyu taşımanız gereken bir yük olabilir. Hayatta kalmak, neden başkalarının ölürken sizin yaşadığınızı taşımanız gereken yeni bir yük olabilir. Nolan'ın bize düşündürmek istediği budur: Haysiyetini kaybeden insan, eve dönme isteğini de kaybeder.
Homeros'un merhameti
Tam bu noktada Homeros ile Nolan'ın ayrıldığı yer belirginleşiyor. Nolan'ın Odysseus'u eve dönebilmek için kendisini yeniden inşa etmek zorundadır. Homeros'un Odysseus'u ise kendisini tamamlamadan da eve dönebilir. Homeros'ta nostos, yani eve dönüş, bir psikolojik iyileşme programı değildir. Odysseus önce travmasını çözmez. Sonra kendisini affetmez. Ardından geçmişiyle barışıp İthaka'ya gitmez. Eve gider. Bütün kusurlarıyla, yalanlarıyla, kibriyle, sahtekârlığıyla, cinayetleriyle, zaferleriyle ve yenilgileriyle gider.
Bana sorarsanız Homeros'un merhameti belki de tam olarak buradadır: İnsan eve dönmek için arınmak zorunda değildir. Homeros'un Odysseus'u bu bakımdan Nolan'ın Odysseus'undan daha rahatsız edici ama daha sahicidir. Çünkü Homeros karakterini temize çıkarmak için Nolan gibi bir kefaret müessesine ihtiyaç duymaz.
Psikolojikleştirme takıntısı
Nolan'ın uyarlamasındaki en önemli farklılıklardan biri de doğaüstü varlıkların durumuyla alakalıdır. Homeros'un dünyasıyla açıklanamaz. Tanrılar vardır. Kader vardır. Lanet vardır. Kehanet vardır. İnsanın kontrolünün dışındaki güçler vardır. Fakat günümüz insanı bu açıklama biçimlerine yabancı. Onun yerine psikolojiyi daha doğrusu her şeyi psikolojikleştirmeyi tercih ediyor, tıpkı Nolan gibi. Odyssey neden böyle davranıyor? Çünkü travması var. Neden eve dönemiyor? Çünkü suçluluk duyuyor. Neden karısından utanıyor. Çünkü kendisini affetmekte zorlanıyor vs. vs.. Bunu yaptığınızda insan kendi metafiziğinin merkezi haline geliyor. Yani yalnızlaşıyor. Tıpkı Nolan'ın Odyssey'i gibi. İnsan gibi film de mitolojik olmaktan çıkıyor.
Neşesini kaybeden kahraman
Fakat benim anlatıda gördüğüm en büyük sorun bu değil. Bence en büyük sorun 'neşenin ve coşkunun kaybolması.' Yerini sadece kederin alması. Homeros'un dünyası Nolan'ın dünyası kadar ciddi ve karamsar değildir. Orada ziyafet ve kahkaha vardır. İştah ve şehvet vardır. Hikâye anlatmanın ve böbürlenmenin verdiği haz vardır. Odysseus yalnızca savaşçı değildir. Bir anlatıcıdır, bir yalancıdır, bir baştan çıkarıcıdır. Hayatta kalmaya âşıktır ve dünyaya iştahla bağlıdır.
Nolan'ın kahramanında bunlardan eser yoktur. O yaralıdır, hüzünlüdür, pişmandır. Bu tercih elbette karaktere bir psikolojik bütünlük kazandırmıştır ama aynı zamanda onun sevgisini, taşkınlığını ve neşesini elinden almıştır. Antik kahramanlar ölçüsüzdür fakat Nolan'ın ölçüsüzlüğe tahammülü olmadığı için Odyssey'i hizaya sokmuş ve ehlileştirmiştir. Odysseus anti-kahraman olmayı bırakıp kahramana dönüşürken sadece kusurlarını değil canlılığını da kaybetmiştir.
Bir kültür hadisesi
Bütün bunların çok gürültülü bir "event movie" içinde gerçekleşmesi de ayrıca ironiktir. Nolan günümüzde sinemanın seyir eylemini bir kültür hadisesine dönüştürmeyi başarabilen birkaç yönetmenden biri. The Odyssey yalnızca vizyona giren bir film olmadı. Hakkında mutlaka konuşulması, yazılması gereken bir sanat olayı haline geldi. IMAX salonları, 70 mm gösterimler, aylar öncesinden satışa çıkan biletler, film çekilmeden başlayan tartışmalar, Nolan'ın markası ve Homeros'un kültürel ağırlığı…
İzleme eyleminin beyaz ekranlara doğru çekildiği bir dönemde Nolan insanları karanlık salonlarda toplamayı başardı. Fakat bence paradokslardan biri de burada. Perde büyüse de karakter büyümedi, sadece çok tanıdık bir hale geldi. Homeros'un yabancı dünyası dev bir IMAX perdesinde karşımıza çıkıyor; fakat o dünyanın insanı bizim sözlüğümüzle konuşuyor.
Eve layık olma meselesi
Ve sonunda bütün tartışma aynı yere geliyor: İthaka'ya. Çünkü Odysseia ne kadar büyük bir macera olursa olsun, özünde eve dönüş hikâyesidir. On yıl savaş. On yıl yol. Yirmi yılın sonunda bir ev. İçeride bir eş, bir evlat ve sahibini hâlâ hatırlayan bir köpek. Destanın büyüklüğü buradadır. Dünya kadar büyük bir yolculuğun sonunda insanın aradığı şey küçücük bir yerdir: Evi.
Nolan bize şu soruyu soruyor: İnsan, evinden ayrıldığı kişi değilse hâlâ eve dönebilir mi? Homeros'un cevabı tereddütsüzdür: Dönebilir. Nolan'ın cevabı bu kadar net değil. O eve dönen kişinin eve dönmeye hazır olması gerektiğini iddia ediyor. İşte tam bu noktada ben Homeros'u anlıyorum. Eve dönebilmek için iyi bir insan olmak gerekmemeli. Eğer yalnızca kendisini affetmiş, arınmış, bütün hesaplarını kapatmış insanlar eve dönebiliyorsa, orası ev değildir. Ev insanın yenildiğinde, hatalar yaptığında da, utandığında da gidebildiği yerdir. Belki de üç bin yıldır Odysseia'yı okumamızın nedeni budur.
Nolan bu hikâyeyi modern insanın suçluluğu ve korkuları üzerinden anlatıyor. Homeros'un böyle bir kaygısı zaten olamazdı. Eve dön, diyor. Önce kendini affetmen gerekmiyor. Önce iyi bir insan olman gerekmiyor. Önce hikâyeni temize çekmen gerekmiyor. Dön. Çünkü insanın evine dönmesi için ona layık olması gerekmez.