Şehirli çekirdek aile
İnsan toplulukları tek bir organizma gibi yaşamaya mahkûm ve tutkun. Topluluğu meydana getiren fertler hangi din, dil ve ırktan olursa olsun organellerin hücrede farklı işlevler üstlenmesine benzer bir görev dağılımı ile organizmanın/topluluğun devamlılığını sağlıyorlar.
Bu istimrari manzaraya bakıldığında dikkatimizi çeken, görmezden gelemediğimiz belli cinsiyet görevleri/rolleri gözümüze çarpıyor. Peki, bu görevler bilâistisna fıtrî mi? Tarihin önümüze koyduğu soru ve sorunlara çözüm ararken boyumuzdan büyük işlere kalkışan biz insanlar Hâlıkımızın bizi yarattığı statüleri koruma hususunda başarılı olabildik mi? Daha da ötesi, kadın ve erkeğin tarih içerisinde asla değişmez rolleri var mıdır?
İşi gücü bırakıp çocuklarla ilgilenelim mi?
Aile sayısınca hikâye var elbette. Fakat baktığımız yere göre hikâyelerimizi adı belli zarflara koyuyoruz. On yıl önce çekirdek ailemizin hikâyesine bakan biri "tam mesai çalışan baba, yarım mesai çalışan anne, eve gelen bakıcının eşlik ettiği çocuklar" zarfına koyardı. Ben de kendimi o zarfa koyuyor, orada debeleniyor, bir şeyleri hep eksik yaptığımı hissediyor, her gün "En iyisi işi gücü bırakıp çocuklarımla ilgilenmek" diyordum. Ara ara eyleme de geçirdim bu düşüncemi. Fakat fark ettim ki onlara alan açarak işlerimi sürdürdüğüm zamanlar hem bana hem onlara daha faydalı.
Bulaşık yıkarken buzdolabının üzerindeki mıknatıslı harflerle yeni kelimeler, cümleler oluşturmalarını izlemek, evi süpürürken yanıma yaklaşıp "5'er 5'er nasıl sayarım" deyiveren oğluma "Nasıl" dediğimde sayabildiğini görmek, dinlediğim sesli kitaba eşlik etmelerine izin vermek, çalışma masalarımızı toplarken tamamladıkları resimlerin, faaliyetlerin üzerine ay/yıl yazıp arşivlemek, benim de okumaktan hoşlandığım bir çocuk kitabını seslendirmek gibi küçük şeyler gün içerisine yayılıyor ve her gün yeniden anlıyorum "işi gücü bırakıp çocuklarla ilgilenmek" değil, işimle, gücümle de çocuklarımla da ilgilenmek güzel olanı.
Peki ev işleri?
"Bu iş zor, neden ben yapıyorum?" der çocuklarım tıpkı her çocuk gibi. Yarı şaka yarı ciddi "Tabii ki sen yapma bu işi, hatta ağzındaki lokmayı çiğnemek de zor, ben çeneni aşağıdan destekleyeyim, sen yorulma, hatta nefes almak da yorucu, ben senin yerine nefes alırım" diyerek hevâya uymaya terk edilen nefsin ne denli ileri gidebileceğine dair bir ön gösterim yaptıktan sonra "Bu evde hep birlikte yaşıyoruz. İşleri de hep birlikte yapacağız" derim.
Neyin zor neyin kolay oluşunun göreceliliğine ve zihnimizdeki yargıların vazifelerimizi zor veya kolay diye nitelendirmemizdeki rolüne dair ne kadar isterlerse o kadar konuşur, "Tamam anne, tamam" cümlesini duyana dek sakinliğimi korumaya çalışırım. İş yaparken kazara bir çocuğuma diğerinden bir fazla iş verirsem kıyametin kopacağını bilir, Hz. Yakub'u (aleyhisselam) rahmetle yâd ederim.
Baba o sırada nerede?
"Görgülü kuşlar gördüğünü işler" der atalarımız. Bugünün babalarının kendi babalarını, amcalarını, dedelerini, eniştelerini hangi işler üzerinde gördüklerini düşünelim. Bir de tabii bugün aynı koşullarda yaşayıp yaşamadıklarını. Son kırk yılda hem Dünya'da hem Türkiye'de yaşam koşullarının değiştiği konusunda hepimiz hemfikiriz. Değişen koşullar her birimizi değiştiriyor. Erkekler de bu değişimden isteyerek veya istemeyerek de olsa etkileniyor, hayat sürüp giderken aksi mümkün değil keza.
Peki, bu doğal etkilenme uyumlanmalarını sağlıyor mu? Cevap, henüz hayır. Çünkü aile hayatlarımızın temelini teşkil eden evimiz çok kadınsı. Her bir ayrıntısı kadın tarafından tasarlanmış. Beyler orada bir misafir gibi. Mutfağa girdiğinde kimse ona karışmazken rahatça yemek yapabiliyor mu? "Onu oraya koyma, bunu kullanma" denmeyerek hareket edebiliyor mu? Genellikle yapamıyor. Çünkü evin hanımı ev işlerini öz yönetimli biçimde öğrenememiş. Hep buyurulmuş, o da buyurulanı yapmış. Buyurmayı öğrenmiş. Dolayısıyla da evin babasını bir yetişkin değil, öğretilmesi gereken biri olarak görüyor kadın.
Her hanım evde ev hanımı, tıpkı bunun gibi her erkeğe de evde ev erkeği diyebilirsek bu geçiş dönemini yaralansak da birlikte atlatacağımıza inanıyorum. Çünkü çocuklarıma annelik yapmak yormuyor aslında beni. Babalık yapmak yoruyor. Çocuklarıma babalık yapmayacağım. Anne, şefkat. Baba, güven. Yok, hayır, babaya annelik de yapmayacağım.
Kocam çocuğum mu?
Yüzlerce hanımefendi aşağı yukarı aynı derdi ifadeyle tek soruyu sorarlar. Fazla uyuyan, fazla oyun oynayan veya fazla maç izleyen beyefendilerle nasıl baş edilmesi gerektiğini sorarlar. Birebir görüşmelerimizde de birçok hanımefendi aynı dertten muzdarip olduğunu ifade eder.
Onlara şunu anlatırım: Beyefendilerin problemlerini biz çözemeyiz. Zevcimizin annesi veya ablası değiliz. Anneleri veya ablaları da problemlerini çözmemeliydi. Kişi dünyaya irade ile gönderildi çünkü. Yapmamız gereken tek şey, insan-ı kâmil olma yolunda bir adım daha, bir adım daha atmak, Rabbimizin rızasını kazanmak için minicik bir hedef belirleyip onunla teselli bulmak. Bu yolda ilerlerken hayır dua edeceğimiz, müsamaha ile yaklaşacağımız ilk kişi de yine zevcimiz tabii. Burada hoş-görmekten bahsetmiyorum. Hoşgörü ile müsamaha farklı. Müsamaha hatayı bir daha yapmayacağını ümit ederek sabretmek, hoşgörü ise hatayı kabullenmek.
Birbirimizi anlamıyoruz!
Anlamadan da sevebiliriz. Ve her nedense de anlamlandırma çabasından da vazgeçmeyiz. Yılların sonunda anlamaktan vazgeçip sadece sevmenin kırılan kalplere, yaşaran gözlere ve tutulmamış sözlere borçlu olduğunu biliriz. Bu böyledir.
Ayrı evlerde büyümüş iki çocuk bağlanıp bir evde yaşamaya başlıyor. Nikâh denilen bu bağ sihirli değnek değil. İki taraf da çekiştirirse kopan bir ip. Bir taraf çekerken bir taraf azıcık salarsa ip kopmaz.
İpi kendime doğru çekiştirmemin en büyük sebebi yuvayı dişi kuş yapar kültü oldu. Yahu avcı toplayıcı mıyız biz? Ben ateşin başını beklemiyorum, o avlanmaya gitmiyor, iki binlerde yaşıyoruz.
Duvarların dört köşesinden dişil enerji fışkırıyordu. Bu mutfak eşyalarını buraya kadın dizdi. Okunan kitapların nereye konacağını kadın söyledi. Koltukların böyle durmasını kadın istedi. Çocuklara alınacak eşyaları kadın belirledi. Nikâh bağı ile bağlananlar için hayat sadece dişil enerji üzerinden devam edemiyor. Çünkü o evde eril enerji de var ve o evin habitatında o enerji gerekli.
Eril bakış ile dişil bakışın aynı şey olmadığı kesin. Dişil bakışım aynı anda odadaki yirmi dağınıklığı otomatik olarak görebiliyor. Bazen bir imtihan vesilesi olarak bazı erlerde de dişil bakış bulunuyor. O konu dışı. Ama genellikle eril bakış enerjisini daha yoğun şekilde ve birden harcayabileceği işleri anlamlı buluyor. Ağır bir yükü taşımak, ağır bir iş yapmak, açılamayan bir kavanozu açmak gibi dişil enerji tarafından güç yetirilemeyen bir işi yapmayı değerli ve anlamlı onun için.
Ortaokul ve lisede öğretmenlerimin yalnızca onda biri hanımefendi idi. Lisans ve yüksek lisansta bir tane bile hanımefendiden ders almadım. Çalışma hayatımda onlarca amirimden sadece üçü hanımefendiydi. Yoğun eril enerjiye maruz kaldığımı fark etmeden evvel yuvamızda "ona da gücüm yeter, bunu da yaparım, o işi de hallederim" diyordum. Oysa bir yuvanın içinde de dışında da gücümün yetmediği onlarca iş var.
Çare öyle basitmiş ki. Şu işleri yapmaya gücüm yetmiyor, bu işleri de bu sıklıkla yapmaya gücüm yetmiyor. Bu. Kendimi acındırmadan, gurur yapmadan, büyüklenmeden böylece söylemek. On dört yılda bunu öğrendim.
Annenize yardım edin!
"Bana yardım et" cümlesini reddediyorum. Yardım, Resulullah'ın (sallallahualeyhivesellem) tavsiye ettiği bir davranış bir biçimi değildir. O "müsâ'ade"yi tavsiye etmiştir. Müsâ'ade, işteşlik yani yardımlaşma ifade eder. Bir evde işler yardımlaşarak çözülür. Bir binada işler yardımlaşarak halledilir. Bir kurumda işler yardımlaşarak fasledilir. Bu böyledir.
Zevcimin büyük dedesi taş ustasıydı. Kayınpederim uluslararası sularda ticaret yapan gemilerde motor ustasıydı. İkisi de helal rızıklarını alın teri ile kazanıyorlardı. Zevcim tıpkı yaşıtları gibi atalarından çok daha konforlu bir alana sahip. Oysa ben anneannem ve annemle şehir hayatının gerektirdiği işleri yapıyorum. Hem de bunun üzerine yeni yüklerim var. Dolayısıyla ev düzeninde bir dengesizlik söz konusu oldu. Biz bunu şöyle aştık. Daha erkeksi işler erkeklerin daha kadınsı işler kadınların. Fakat bu da çözüm olmadı. Çünkü ev çok kadınsı. Bu sebeple erkeksi kadınsı işleri oturup tekrar tanımladık. Odun kırmıyor erkekler, ama çarşı pazardan ağır şeyleri taşımak gibi işleri erkek işi saydık sayılabilir.
Tabii yine yetişemiyoruz. İkimiz de tam mesai çalışıyoruz. Üstüne dört çocuğa emanetçilik ediyoruz. Ev içi düzen gibi kadınsı işlere yetişemediğimiz zamanlarda başka bir kadından, tamir, eşya taşıma gibi erkeksi işlere yetişemediğimizde ise başka bir erkekten hizmet satın alıyoruz.
Üçüncü ebeveyn kim?
Oyun terapisinin babası sayılan Dr. Byron Norton "Bir çocuğun üç ebeveyni vardır: Annesi, babası ve bu ikisinin ilişkisi. Üçüncüsü mühimdir." der. Doğrudan dikkat alanımızda bulunmayan bir ebeveyn bu. Biz fark etmeden bize ilişki kurmayı öğretiyor. Ve bunu öyle usul öyle ısrarla yapıyor ki siz zihninizi devreye sokup aldığınız yanlış ilişki kurma biçimlerini temizleyene dek o orada öylece ilişkilerinizi yönetiyor. Beynimiz "kötü" olduğu için böyle davranmıyor. O bir tür "sünger". O halde kadın ve erkeğin kendi rollerine/görevlerine dair uzlaşmacı tavırları çocuğun zihnine kendiliğinden kaydediliyor. Daha barışçıl bir toplumun temelleri evde atılıyor diyebiliriz.