Toplumun yapı taşı zombi mi olacak?
O artık bir "zombi" kategorisi
II. Dünya Savaşı'ndan sonra dünyaya yayılan akımların etkilerinin toplumlar üzerindeki etkilerinin açıkça görülmeye başladığı 1970'lerden itibaren önce Amerika Birleşik Devletleri'nde ve daha sonra dolaylı olarak Avrupa'da, ailenin dönüşüm geçirmeye başladığı konusunda farklı görüşler ve tartışmalar ortaya çıkmaya başladı. O dönemlerde Batılı ülkelerde azalan doğurganlık oranları, artan nikahsız birlikte yaşama, boşanma ve tek ebeveynli veya karma aile oranları, eşcinsel ebeveynli ailelerin ortaya çıkışı gibi ciddi yapısal değişimler görüldü. Ailenin adeta bir metamorfoza uğruyordu. Bu dönüşümün taşıdığı risklerin farkına varan düşünürler özel hayatı düzenleyen normların aşınmasıyla birlikte aile kurumunun da sarsıldığı, kültürel olarak değersizleştirildiği hatta saldırıya uğradığı yönünde uyarılara başladılar. Sosyolog David Popenoe gibi düşünürlere göre toplumlarda yayılan eğilimlerle birlikte aile bağları zayıflıyor ve değersizleşiyordu. Onlara göre cinsel devrim olarak anılan 1960'larda başlayan cinsel ilişkiler konusunda değişen eğilimler, 1970'lerle birlikte başkalarına karşı sorumluktansa kendi şahsi gelişimini önemseyen kuşakların ortaya çıkışı, ilişki ahlakı anlayışında ortaya çıkan keskin viraj eşler arasındaki bağlılığı zayıflatıyor aile kurumunun ömrünü kısaltıyordu. Hatta daha karamsar düşünen kimi araştırmacılara göre zamanın değişen eğilimlerinin ve zihniyetinin en fazla darbe vurduğu aile artık yaşayan bir ölüye dönüşüyordu. Ülkesi Almanya ve Avrupa'da bu karamsar tabloyu yakından gözlemleyen sosyolog Ulrich Beck 2006'da yazdığı Risk Toplumu adlı kitabında aileyi bireyciliğin yükselişiyle yok olmaya mahkûm, kitlesel münzeviler toplumu yaratmanın eşiğinde olan bir "zombi" kategorisi olarak tanımlıyordu. Sonra mı, bu zombi virüsü dünyaya ihraç ettiği zihniyet, akımlar ve sistemler sayesinde gezegenin diğer kısımlarına da sıçramaya başladı.
Vahim bir tablo
Ailenin günümüzde geldiği, hatta düştüğü vahim durumu anlatmak adına çok şey söylemek, fazlasıyla örnek göstermek mümkün ama bana kalırsa şu tek örnek bile başlı başına yeterli: Günümüzde ailenin korunması gereken bir kurum olarak sık sık ele alınması, yasalar düzenlenmesi, kampanyalar açılması. Yakın zaman kadar hepimiz için varlığı son derece doğal görülen ve vahim haberlere konu olmaktan uzak bulunan aile bugün korunmaya muhtaç, desteklemesi gereken, politik stratejilere konu olan sorunlu bir yapı gibi önümüze gelir oldu. Aileyi muhafaza etmek, insanları onun hakkında bilinçlendirmek, değeri konusunda toplumu ikna etmek, sorunlarını bertaraf edebilmek için artık aile yılları ilan ediliyor, adına bakanlıklar kuruluyor, stratejiler düzenleniyor, çalıştaylar forumlar tertip ediliyor, yasalar kararnameler ihdas ediliyor, propaganda faaliyetleri yapılıyor, medya yayınlarına düzenleme ve kısıtlamalar getiriliyor. Tüm bunlar tabii ki zararlı değil faydalı şeyler ama bunca çabanın ortaya konulmak zorunda olması da aile kurumunun birçok açıdan tehlikelere maruz kaldığı ve sorunlu bir yapıya dönüştüğünün de ispatı anlamına geliyor. Milyonlarca sene korumak için kimsenin bir şey yapmadığı doğal dengeyi, canlı türlerini, atmosferi, tabii varlıkları, kültürleri, sanat yapıtlarını artık ayakta tutmak için nasıl çözüm yolları arıyorsak, yüzbinlerce yıl boyunca toplumun temel direği yapı taşı olarak varlığını sürdüren aileyi kurtarmaya çalışıyoruz. Peki, neden korumaya çalışıyoruz dersiniz? Kendimizin, yol verdiğimiz kültürün, icat ettiğimiz araçların, göz yumduğumuz sistemlerin, koruyamadığımız değerlerin yerine geçen keyfe keder zihniyetlerin neden olduğu tahribattan… İşte bu daha vahim.
Modernlikle gelen aile modeli enflasyonu
Zamanımızda her alanda yaşanan değerler tahribatını ele alırken moderniteye eleştiri getirmeyi meslek haline getirenlerden olmak istemem ama şu modernlik denilen şeyin bu konuda kabahati de az değildir. Modern zamanlar her alanda ürün çeşitliliğine yol açtığı gibi aileyi de çeşitlendirdi. Özellikle modern Batı yaşamında, aile kavramı birçok farklı biçimde alınabilecek bir hale geldi: Geleneksel olarak ikiden fazla kuşağın bir arada yaşadığı "çok kuşaklı" ve anne-baba ve çocuktan oluşan "çekirdek" aileye son dönemlerde "geniş aile", "babaerkil", "anaerkil", "demokratik", "tek ebeveynli", ikiden fazla ailenin birleşiminden oluşan "komünal" ya da "ortak" aile, (anne veya babalardan en az birinin LGBT mensubu olduğu) "gökkuşağı" aile, "karma" aile, "eşcinsel ebeveynler ailesi", "üvey aile", "büyükanne-büyük baba ailesi", "çok eşli", "seçilmiş" (biyolojik aileye tercih edilen yakınlarla yaşamak) hatta "çocuksuz" aile modelleri türetildiği gibi evlat edinme, taşıyıcı annelik, sperm bankası gibi kavramlar da buna eklemlendi. Kısacası bu tabloda aile yapıları çeşitlenir ve geleneksel modellerden uzaklaşır oldu. Özellikle modern etkilerin üretim potasını teşkil eden Batılı toplumlarda bu temel kurumun yapısı o kadar hızlı değişiyor ki ne yasalar ne de diğer kurumlar çabuk uyum sağlayamıyor. Görüldüğü gibi biz aile kurumu yavaş yavaş eriyor diye hayıflanırken bazıları da çıkıp bu çeşitliliği göstererek "tam tersine aileye bereket geldi" derse şaşırmamak gerekiyor.
Ailenin en fazla vakit geçirilen üyesi
Dijital teknolojilerin ve sundukları ekranlı ürünlerin her ailenin yeni üyesi haline geldiği bir devre düştük. Televizyon ve videolar ile başlayıp, bilgisayar, oyun konsolu, tablet, cep telefonu, sosyal medya biçimlerinde çeşitlenen bu yeni aile üyesi biryandan da aile içinde herkesin en fazla vakit geçirdiği fertlere dönüştü. Bu durum dünyanın dört bir yanına yayılmaya başlayan bir alışkanlığın zamanla aile boyu bağımlılığa dönüşerek artık hane efradından biri olması noktasına vardı dersek pek de abartmış olmayız. Bu gidişat üç aşağı eş yukarı dünyanın her coğrafyasında geçerli görünüyor. Fransız sosyolog François de Singly bu durumu kendi ülkesi üzerinden daha 8 yıl önceden şu sözlerle tasvir ediyor: "Artık anneler, babalar, kardeşler dijital teknolojiler nedeniyle birbirleriyle çok daha az zaman geçiriyor. Bu teknolojiler, ailelerin uzaktan bağlantıda kalmalarını sağlıyor ancak ebeveynlerin ve çocukların birbirleriyle etkileşimde geçirdikleri zamanı azaltıyor. Ortalama bir Fransız ailesi 9,8 ekrana sahip (akıllı telefonlar, tabletler, bilgisayarlar, televizyonlar) ve yaşlarına bağlı olarak günde dört ila sekiz saatini bu ekranların önünde geçiriyor. Günümüzde yeni teknolojiler, aile zamanının önemli bir bölümünü kaplıyor. Öyle ki, bazı uzmanlar bunun aile ilişkilerinin kalitesi üzerindeki sonuçlarından endişe duyuyor. Cep telefonunun, ortalama olarak günde 221 kez bakıp 2 bin 600 kez dokunan yetişkinler için gerçek bir güvenlik battaniyesi haline geldiğini söylemek gerekir." Dikkatinizi çekerim bu anlatılanlar sekiz yıl öncesindeki durumun tasviri.
Ailenin gerilemesi = Dinin gerilemesi
Bizde son dönemlerde baş göstermeye başlayan aileye ve fertlerine dair sorunlu durumlar Batı ülkelerinde çok daha önce ortaya çıkmaya başlamıştı. Aile kurumunun çözülmesi olarak tarif edebileceğimiz bu durumu tahlile çalışan uzman ve entelektüeller bu soruna modernitenin yan etkilerinden geleneksel değerlerin örselenmesine, kapitalizmin çürütücü etkisinden sekülerleşmeye dek pek çok farklı açıklama getirdiler. Hepsinde de haklılık payı yüksekti. Ancak en temelde bir etken var ki bana kalırsa o hepsinden daha büyük pay sahibi. Bu sorunu Amerikalı sosyolog yazar Mary Eberstadt'ın How The West Lost The God (Batı Tanrı'yı Nasıl Kaybetti) gayet isabetli bir şekilde ele alıyor. Kitabın Fransızca tercümesinde isminin Déclin de la Famille, Déclin del'Occident (Ailenin Gerilemesi, Batı'nın Gerilemesi) olması ise ana fikrini çok daha iyi şekilde ortaya koyuyor. Amerikalı yetkin sosyolog Batı toplumundaki din ve inanç (sayısal değil, nitelik ve vasıf açısından) gerilemenin aile kurumunun geleneksel biçimindeki gerilemesiyle bağlantılı olduğunu ortaya koyuyor. Yerleşik görüşe göre Batı'da önce din ve mukaddesat geriledi ve ardından da bu gerileme aile kurumuna yayıldı. Ancak Eberstadt'ın geliştirdiği karşı teoriye göre bunun tam tersi de son derece mantıklı: Ailenin yaşadığı bu çalkantı, dini daha da zayıflattı. Din ile aile krizlerini aslında birbiriyle doğrudan bağlantılı olarak değerlendiren Eberstadt'a göre Fransız Devrimi'nden sonra başlayan aile kurumuna yönelik eleştirel yaklaşımlar sonuç olarak dinin (Hristiyanlığın) toplumdaki temellerini sarstı. Ona göre aile ve din açısından sarsılan toplumun yeniden kanat açabilmesi için bu iki temel direğin yeniden canlandırılmasına bağlı.
İfsat Projesi ile insanlığı yeniden yapılandırma savaşı
Usta psikiyatr Mustafa Merter'in 22023'te yayımladığı kitabı Hekaton'la Son Tango'nun alt başlığı "Aileyi İfsad Etme ve İnsanlığı Yeniden Yapılandırma Küresel Projesi'nin Bir Meta Analizi." Derin hatta deruni tahlilleriyle bildiğimiz Merter'e göre dünya genelinde aile ve değerlerinde yaşanan düşüş toplumsal çalkalanmaların doğal sonucu olmaktan daha ziyade birtakım odaklar tarafından planlanmış ve sahneye konmuş olan bir bozgunculuk projesi niteliğinde. Bu projenin ne menem bir şey olduğunu anlamak isteyenler için kitabı özetlemeye çalışmayacağım zira okumaları çok daha isabetli olacaktır. Ancak Mustafa Hoca'nın kitabından verebileceğim birkaç alıntı bile çok şeyi anlamak için yeterli gelecektir: "İnsan,"Bir"lik açlığı çeker ve tamamlanmak ister. Bu tamamlanma, büyük sistem öyle kurulduğu için, kadın ve erkeğin muhabbet dolu meşru birlikteliğiyle olur. Derin anlamsızlığın ve temel varoluş yalnızlığının dinmesi için insanın buna hava gibi, su gibi ihtiyacı vardır. (…) "Bakın nereden nereye geldik... Önce terbiyesiz eğitim sistemi, sonra 'erkek' kadın yaratma, baba otoritesinin yıkılışı projeleri, cinsel sapıklığın her türlüsünün kasıtlı bir şekilde yaygınlaştırması, toplumsal cinsiyet, yeni bir insan modeli yaratma hezeyanı ve sondan bir evvelki nokta tanrı insan. (…) Artık aile kurmak, evlenmek, çocuk sahibi olmak gençleri ilgilendirmiyor; zaten hayvanlarla kurulan ilişki daha az sorumluluk gerektiriyor; daha konforlu, bir çeşit "kendini kandırma…" Kitabın sadece "Aileyi İfsad Etme ve İnsanlığı Yeniden Yapılandırma Küresel Proje Savaşının Ana Cepheleri" başlıklı ilk bölümünde sayılan bu bozgun projesinin cephelerini sayan altı başlık bile idrak açmak adına birebir: " İlk cephe: kadim terbiye sisteminin çökertilmesi; ikinci cephe: kadın hakları derken erkek-kadın yaratma projesi; üçüncü cephe: kasıtlı olarak baba otoritesinin yıktırılması; dördüncü cephe: eşcinsel hayat tarzının her türlü sapkın ve sübyancılığın küresel çapta eş zamanlı olarak artırılması; beşinci cephe: toplumsal cinsiyet ideolojisi/kadın ve erkek farkını ortadan kaldırma projesi; son cephe: tabii duyguların kasıtlı olarak başka alanlara yönlendirilmesi/üstel bir hızla arttırılmış hayvan sevgisi."
Terbiye sorumluluğunu başkalarına yüklemek çözüm değil
Ailenin varlık sebebini sadece yeni nesillerin yetiştirilmesi ve terbiyesine indirgeyemeyiz ancak bu saydığımız şey de onun önemli fonksiyonlarından birini teşkil ediyor. Bu konuda birincil sorumluluğun aileye, ebeveynlere düştüğü çok açık. Ancak görünen o ki aileler çocuklarının eğitim ve terbiyesi hususunda okullardan, öğretmenlerden, devletten çok şey bekliyorlar ama bu biraz abartılıyor çünkü çocuğun terbiyesi en başta ailenin işidir. Son dönemlerde gördüğümüz sorunlu vakaların temelinde de önemli ölçüde ailelerin yeterince terbiye verememesi ve bu konuda resmi kurumlardan beklenti içine girmeleri yatıyor. Okuldan, öğretmenden, devletten öğretim açısından bir şeyler beklenebilir ancak terbiye söz konusu olduğunda fazla bir şey beklemek pek gerçekçi olmuyor. Terbiye devletin değil ailenin işidir. Terbiye sorumluluğunu sadece resmi kurum ve görevlilere bırakanların karşılaşacağı şey son zamanlarda sıkça duyar olduğumuz türden nahoş vakalar olması kaçınılmaz. Terbiye, edep, adab-ı muaşeret, nezaket, görgü okullardan önce aileden öğrenilebilecek değerlerdir. Dolayısıyla ailelerin ve ebeveynlerin bu meselede gayretsiz kalmaları sorumluluğu dışarıya havale etmek anlamına geliyor. Bu durumda ortadaki boşluğu dijital mecraların, sosyal medyanın, algoritmaların ve fenomenlerin doldurması kaçınılmaz oluyor. Ne var ki bunlar içinde terbiye, edep, adab-ı muaşeret, nezaket, görgü gibi değerleri gözeteni yok gibi. Olsa da bu işin birkaç video ya da sözle olamayacağı da açık. Dolayısıyla yeni nesillerin ve ailenin gerilemesinin suçunu dış mihraklara yüklemekle yetinmek hepimiz için kolaycılığa kaçmak ve sorumluluktan sıyrılmaya kalmak anlamına geliyor. Daha açıkça söyleyecek olursak: Öyle yağma yok!
Alın size iç mihrak: Kadınlara hitap eden sabah programları
Yıllar önce yurt dışında kaldığım bir dönemde kimi zaman merakla bizde henüz o dönemlerde olmayan televizyonlardaki "reality show"lara bakar ve orada gözler önüne serilen aile boyu rezaletlere şaşar kalırdım. Ne ifşalar, ne skandalllar, ne sapkınlıklar maharet gibi gözler önüne serilirdi ve "Aman Allah'ım bu aileler zıvanadan çıkmış, şükür biz bu noktaya gelmedik" derdim. Ner var ki benim bunları söylememden sadece birkaç sene sonra o "reality show"ların yerli uyarlamaları ortaya çıktı ve tıpkı onlara benzer hallerin bizde de bulunduğunu gösterdi. Anadolu aileleri içerisinde de neler olup bittiğini bu sayede gördük ya da duyduk. Aileler, akrabalar, hısımlar, komşular, hemşehriler arasında işlenen suçlar, dönen dolaplar, entrikalar, çarpık ilişkiler, aldatmalar, dolandırmalar, polisiye vakalar ve daha bir sürü kepazelik. Üstelik tüm bunları ortaya döken çoğunlukla kadınlara hitap eden sabah programlarıydı. Haliyle bunları sadece kadınlar değil, o sırada evde bulunan çocuklar dahil aile efradı izliyor ve bu sayede akıl almadık ailevi ilişki modelleri zihinlerle tanıştırılıyordu. İşin içine reyting rekabeti de girince pazara dökülen bu skandal modellerin dozu da yıllar içinde arttı. Her geçen gün sayısı ve ölçüsü yükselerek günümüzde medyaya mebzul miktarda yansıyan vahim aile ve çocuk manzaralarının altında bu programlardan alınan ilhamın önemli bir yeri olduğunu işin uzmanları ve araştırmalar zaten sürekli söylüyor. O halde buradan öncelikle medyamıza seslenelim: Aileyi, nesli, toplumu ifsat eden mihrakları hep dışarıda aramayalım; lütfen şu iç mihrakları da biraz göz önüne alalım!
Sanırsın ki Türk ailesi değil Bizans sarayı …
Yerli dizileri neredeyse hiç seyretmem. Yakınlarım nedeniyle göz ucuyla izlemek zorunda kaldıklarıma da hiç tahammül edebilmiş değilim. Tabii ki kast ettiğim Yunus Emre, Hacı Bektaş, Hacı Arif Bey gibi müstesna yapıtlar değil. Kast ettiğim çoğunlukla "kalantor" ya da "terso" aileler etrafında seyreden dizileri… İster holding sahibi, saray gibi villalarda oturan, hanedanvari Sonradangörmezadeler, isterse döküntü gibi kenar mahallelerde oturan Boynubükükoğulları olsun bu tv dizilerindeki ailelere bakınca bildiğimiz alıştığımız Türk ailesini değil de Bizans sarayını görür gibi oluyoruz. Baştan aşağı envai çeşidinden entrika, kirli sırlar, aldatma, müstehcenlik, cinayet, dolandırıcılık, ayartma ne ararsan var. Evet, anlıyorum; düzgün, terbiyeli, mutlu aileler tv seyircisine ilginç gelmiyor ama bu yüzden memleketteki tüm ailelerin de Dallas dizisindeki Ewing ailesine (belli bir yaşın üzerindekiler hatırlar) rahmet okutacak tıynette gösterilmesi de korkunç bir sorumsuzluk. Bizim nesiller Dallas gibi dizilerle zıvanadan çıktı ancak şimdiki dizilerdeki Entrikagiller'i, Fahişzadeler'i, Şiddetoğulları'nı izleyen ailelerin çocuklarının ne gibi ilhamlar alacağını düşünmek bile istemem. Buyurun bir iç mihrak daha.