Aileye “içeriden” bakmak

Betül Yeşil 25 Ağustos 2026, Salı
Bu yazı, gözü ufukta “düşman” beklerken yanı başındaki hayatı ıskalayan, kurumsal bekçiliği duygusal eşliğe tercih eden, eşin sembolik varlığıyla teselli olup varlığını fark etmeyen, sorunları dışsallaştıran, gözü kulağı “elalem”de olan, bu yüzden hep ötekini konuşan herkese, hepimize, “kendine cesaretle bakma” çağrısıdır.

Sanırım bir Avrupa Kupası maçıydı. Aslında uzun zamandır futbolla ilgilenmiyordum; fakat maç izleyen erkekler hep ilgimi çekmiştir. Zira bu doksan dakika, erkeklerin anda kalmaları ve göstermekten imtina ettikleri duygularını -biraz eril de olsa- açıkça ifade etmeleri için ender fırsatlardandır. Akşama maç var diye heyecanlanmak, atılan golün sevinciyle yanındakini coşkuyla kucaklamak, kaçan bir penaltının hayal kırıklığıyla halıya kapaklanmak, hatta hezimet gözyaşlarının süzülmesine müsaade etmek…

Tüm bunlar, insanın gerçekten yaşadığını hissettiği o nadir anlardandır. Maç izlenen evde sorunlar askıya alınır. Bu yüzden benim için asıl seyir zevki meşin yuvarlakta değil, evin erkeklerindedir. Fakat o gün, bu işte yalnız olmadığımı fark ettim. Zira benim gibi maçı değil, maçı izleyenleri izleyen biri(leri) daha vardı: Steward'lar.

Sırtları sahaya, yüzleri seyircilere dönük bu adamlar, arkasında "steward" yani "görevli" yazan yelekler giyiyordu. Herkesin bir gol için nefesini tuttuğu, bilet ücretinin kimileri için bir aylık maaş olduğu stadyumdaydılar fakat maçı izle(ye)miyorlardı. Zira görevleri, arkalarındaki şöleni korumaktı. Öyle ya, taşkın bir taraftar sahaya atlayabilir, holiganın biri elindeki şişeyi fırlatabilirdi. "Ne talih ama!" diye geçirdim içimden. Hemen arkalarında tarihi bir an yaşanıyor; ne var ki onlar başlarını bile çeviremiyorlar. Taraftarların yüzlerinden izledikleri maçı tüm coşkusuyla sırtlarında hissediyor fakat şahitlik edemiyorlar. Gözleri hep "dışarıda."

Bu trajik görev, üzerine biraz düşündüğümüzde, toplumsal vazifeler ve kurumlar hakkında derinleşebilmemiz için bir basamak işlevi görebilir. Zira steward'ın trajedisi sesini duyduğu fakat gerçekliğine vakıf olamadığı bir hayata bekçilik etmesindedir. Bir tür "görev körlüğü" olarak tarif edebileceğimiz bu durum, bize toplumun en önemli kurumu olan aile hakkında çok şey anlatır. Ne var ki Türk toplumunda aile, "ideal işlevi" üzerinden okunur; aksi takdirde -yani aile "misyon" yerine "mevcut"tan okunduğunda- "kale"nin düşmesinden, "sığınak"ın yıkılmasından, "ocak"ın sönmesinden korkulur.

Oysa bizatihi bu korku bile ailenin kırılganlığına dair çok şey söyler. Dışarıdaki tehditlere karşı içerinin kuvvetlendirilmesi söylemi, ailenin temelde savunmasız olduğuna dair örtük bir ön kabulden beslenir. Belki de bu yüzden kutsal bir örtüyle kundaklanır aile. Ne var ki, bu dokunulmazlık zırhı sorunların derinlemesine incelenmesini engeller; böylece altta yatan ve görülmeyen sorunlar aileyi zamanla tüketir. Ocak, o şefkatli fakat sımsıkı kundağın altında sönmeye yüz tutar. Bu nedenle aile, üzerindeki o kutsal örtü hürmetle kaldırılarak cesaretle incelenmeyi beklemektedir. Meseleye "steward trajedisi" ile bakmadan önce, gelin örtüyü biraz aralayalım ve soralım:

Aile deyince ne anlıyoruz?

"Aile" bir kavram olarak değişen ve değişmeyen yönleriyle gündemimizde kendine yer bulmaya devam ediyor. Öyle ki 1900'lü yıllarda bugünün dijital teknolojisi olsaydı, ailenin X'te hakkında en çok konuşulan konu olması kaçınılmaz olurdu. Örneğin Sabiha Sertel; "Yıl olmuş 1929, hâlâ aile diyorlar. Ne ailesi! Evlilik, kapitalist sınıf ilişkilerinin gereği ve fuhşun kurumsallaşmasıdır" (Sancar, S., 2014, Türk modernleşmesinin cinsiyeti: Erkekler Devlet, Kadınlar Aile Kurar. İstanbul: İletişim. s. 109.) diye bir tweet atabilirdi.

İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu buna "Doğurmayı reddetmek şehirli züppeliğidir." (Sancar, S., 2014, Türk Modernleşmesinin Cinsiyeti: Erkekler Devlet Kadınlar Aile Kurar, İstanbul: İletişim. s. 122) diye cevap verebilir, tartışma bir açık oturumla televizyona taşınabilirdi. Üstelik tüm bunlar hiç kimse için şaşırtıcı olmazdı; zira çiçeği burnunda Cumhuriyet ülkesinde kadın, asrilik ve millîlik zemininde bir sarkaç gibi salınmış, aile Batılı ve millî veçhesiyle yatağını bir türlü bulamamıştı.

Aradan bir asır geçti. Fakat tek partili rejimden başkanlık sistemine kadar uzanan siyasi (d)evrim, kadının ve ailenin tartışıldığı zeminin temel koordinatlarını değiştirmeye yetmedi. Aile, korunması gereken bir kutsal olarak hutbelere, sosyal politikalara konu olmakla kalmadı, bir devlet politikasının temel değer ve hatta ideal taahhüdü olarak bakanlığa adını verdi. Gelin görün ki, ailenin modernleşirken bir kale olarak nasıl ayakta kalacağı meselesi bugün hâlâ benzer bir savunma refleksiyle tartışılmaya devam ediyor.

Oysa aile denilince artık geniş aileden çekirdek aileye evrilmiş toplumsal birim gelmez aklımıza. Hatta aynı ailenin üyesi kadın ve erkeğe aileleri sorulduğunda alınan cevaplar bile farklı olabilir. Nitekim Carol Delaney'in 1980'lerin başında Anadolu'nun bir köyünde gerçekleştirdiği antropolojik çalışma (Delaney, C., 2017, Tohum ve Toprak. İstanbul: İletişim. s. 140.), ailenin bir "tanım"dan çok "bakış açısı" olduğunu çarpıcı bir biçimde ortaya koyar. Araştırma, kendisine ailesi sorulan kadınların içlerine doğdukları (kök) aileyi referans aldığını, erkeklerin ise buna kendi soylarını sürdüren yapıyı eklemlediğini ortaya koyuyor. Şüphesiz, aradan geçen zaman ve değişen mekân bu cevapları değiştirmiş olabilir. Ancak bizatihi bu tarihsel veri bile aynı çatı altındaki kişilerin aileden anladıklarının başka olduğunu gösteriyor. Bu durumda, aileyi bir şemsiye kavram olarak incelemek oldukça güç olsa gerek.

Değişen kavramlar ve yorumlar

Üstelik kavram, çekirdek ve geniş aileye, parçalanmış, tek ebeveynli ve hatta çocuksuz aile türünü de dâhil etti. Ailenin anne, baba ve çocuktan oluştuğunu söylemek sadece eksik değil aynı zamanda dışlayıcı bir yaklaşım olarak kabul ediliyor. "Parçalanmış" olarak tarif edilen bir yapının "bütün" görünenlerden daha huzurlu bir sığınak kurabileceğine yönelik söylem, toplumsal sağduyuda karşılık bulmaya başladı. Elbette aile mahkemeleri öncelikle sulha teşvik etme yetkisini kullanıyor. Hatta Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı'nın 2007 yılından beri düzenli olarak hazırladığı Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Ulusal Eylem Planı'nda boşanmaya dair bir eylem maddesine yer verilmedi.

Ne var ki, şiddet ve kötü muamele en sık görülen boşanma gerekçeleri arasında. Artık yen, kırılmış kolu saklamıyor, zira bireyselleşen zihin o kolu iyileştirmeyi seçiyor. Eşinin sadakatsizliğini, "Ben de aldattım ama karım fedakârlığıyla yuvamızı kurtardı" diyen bir avukatın telkiniyle sineye çeken ve bu mağduriyetten "faziletli kadın" payesi devşiren o Yeşilçam karakterleri artık tarih oldu (Bu düşüncenin en kristalize örneği için bkz: Kalp Yarası. Filmin sonunda kadın karakter, dava açmak üzere geldiği avukatın ofisinden "Ben de sizin faziletli karınız gibi kocamın yuvasına dönmesini bekleyeceğim" diyerek ayrılır.)

Eskiden Ah Nerede filminde Ferit'in reddedilmesine rağmen Zehra'nın peşinden inatla koşmasını "büyük bir aşkın kararlılığı" olarak izleyen bizler, bugün aynı sahneye "ısrarlı takip" teşhisi koyabiliyor, bu bir taciz diyebiliyoruz. Yeşilçam melodramlarında "gururlu" bir aşığın o meşhur yanlış anlamalarla karısına attığı tokat, bugün "Şiddete sıfır tolerans" barajından geçemez. Bir zamanlar "aile mahremiyeti" içine dâhil edilen cinsel eylem, bugün "aile içi tecavüz" gibi hak merkezli bir kavramla tanımlanabiliyor.

Yani mesele sadece kadının ekonomik özgürlüğü değil, değişen kavramlar ve dolayısıyla yorumlama biçimleri. Bu durum, bir zamanlar şehirlerarası otobüslerde sigara içilmesinin olağan karşılanmasına benziyor. Bugün geriye dönüp baktığımızda duman altı bir yolculuğa nasıl tahammül ettiğimize hayret ediyoruz. O günün normali, bugünün tahammül edilemez ihlali haline gelmiş durumda. Aile içi dinamiklerdeki dönüşüm de tam olarak bu eşikte. Buna, bugünün pedagojik yaklaşımlarını da ekleyince aileyi anlamak gittikçe güçleşiyor.

Bir avazda cevaplanamayan sorular

Ne var ki, bu yeni formları geleneksel-modern dikotomisinde bir yere yerleştirmek de kolay değil. Bugün Türkiye'de aileyi sadece biçimsel bir form olarak görmek bizi büyük bir yanılgıya sürükler. Zira modern bir apartman dairesinde yaşayan ve çekirdek aile formuna sahip bir yapı, kapılarını kapattığında en sert hiyerarşinin hüküm sürdüğü geleneksel bir kaleye dönüşebilir. Öte yandan, ekonomik zorunluluklarla bir arada yaşayan geniş bir aile, kendi içinde bir müzakere sahası inşa etmiş olabilir; ki bu durum aynı zamanda sınıfsaldır.

Tüm bu karmaşa içinde kadının iş hayatında olduğu fakat evdeki rollerin değişmediği "melez" yapılara modern diyebilir miyiz? Söz gelimi, güvenlikli sitede oturan çalışan kadın, oğluna at sırtında sünnet düğünü yapmayı hayal ediyorsa, o aileye modern mi deriz, geleneksel mi? Bir avazda cevaplanamayan bu sorular aileyi sadece biçimsel formlar üzerinden tartışmanın geleneksel kabukların içine sızmış modern pratikleri veya modern vitrinlerin ardındaki gelenekleri ıskalamamıza neden olacağını gösterir.

Eğer aileyi, evliliği referans alarak anlamaya çalışırsak tablo daha da parçalanır. Zira görücü usulünden romantik aşka savrulur, hangisinin aileyi daha "sağlam" kıldığını tartışırken buluruz kendimizi. Kaldı ki birazdan "açık rıza"nın olduğu ama "gönül rızası"nın uğramadığı sarsıcı nikâh bağları dikilir karşımıza. Zira evlilik, bazen çocuk yaşta bir dayatma, bazen çok eşli bir zorunluluk, bazen de baba ocağından firar etmeyi amaçlayan trajik bir "kaçış planı" olabilir. Sadece bu evlilik türlerine bakmak bile, aileyi homojen bir kurum olarak ele almanın imkânını sorgulanır hâle getirir. Tüm bunlara rağmen karı-kocanın yan yana geldiği her hane için nasıl da hızlıca söyleriz, "Ailemiz ifsat ediliyor!" diye. Oysa önce şunu sormamız gerekir(di): "Hangi aile?"

Sosyolojik bir kurumdan fazlası

Şüphesiz zor bir sorudur bu; zira aile, "sosyolojik kurum"dan fazlasıdır, içimizde taşıdığımız bir habitustur. Duvarları ve eşyaları aşan bu hafıza, -biz ondan uzaklaşmak istediğimizde bile- zihnimizde bir düşünme biçimi, bir iç ses olarak yankılanmaya devam eder. Literatür, aileyi çekirdekten genişe, ataerkilden demokratik olana, tek ebeveynliden çocuksuz modellere kadar çok sayıda teorik çekmeceye yerleştirerek tasnif eder. Oysa bu bölmelerin çokluğu bile, kurumun esnek doğasına işaret eder. Ailenin bugüne ulaşabilmiş en uzun ömürlü kurum olmasının sırrı, sadece "insan doğası" ile ilgili değildir, aynı zamanda yapının esnekliğinde gizlidir.

Başka bir deyişle, ailenin varlığını ve işlevini sürdürmesi biraz da o yeni formlara alan açmamıza bağlıdır. Dolayısıyla aileyi monoblok bir tarifin içine sıkıştırarak üzerini kutsal örtüyle örtmek, tam olarak kavrayamadığımız ve yapısal olarak canlı olan bu organizmayı, "dış tehditler" ekseninde bir savunma nesnesine indirgemek olur, ki bu da bizi o yapıyı oluşturan biricik hikâyelere kör kılar. "Hangi aile?" sorusu bu yüzden meşakkatlidir: Bizi dışarıdaki soyut düşmanlara değil, içeriye, hikâyeye bakmaya zorladığı için. İşte "steward"ın trajedisi tam da buradadır.

"Steward", gözü sürekli dış tehditte (ahlakî bozulma, yabancı kültürler ve lobicilik faaliyetleri, dijital mecralar vb.) olduğu için içeriyi göremeyen ebeveynlere/karı-kocaya benzer. Odağı dışarıda olan bu nöbette ebeveynler, çocuğunu dış dünyanın kötülüklerinden koruma misyonuna öylesine kilitlenmiştir ki, onun zaaflarını, arzularını, kabiliyetlerini ve ruhsal ihtiyaçlarını ne görür ne işitirler. Çokları birbirlerinin gözlerine bakmayı, birbirlerini birer özne olarak görmeyi çoktan bırakmıştır. Birbirinin hayatına "eşlik" değil "bekçilik" ettikleri için aile bir mülke dönüşmüştür.

Ailemiz kendi eserimizdir

Akademik başarıya verilen hayati önem de bu dış merkezli savunma hattının bir parçasıdır. Çoğu yetişkin çocuğunun neye kabiliyeti olduğunu bilmez; en sevdiği film karakterini, en çok dinlediği şarkıcıyı, saçma bile bulsa çocuğunun ilgilerini, bununla neden ilgilendiğini, nasıl bir arkadaş olduğunu… Fakat gözü sınavda kaçıncı olduğundadır, arkadaşlarının notunda…

Birbirine gerçekten nasılsın diye sormamış, anlam dünyasını eşine içtenlikle açmamış, kendilerini ve birbirlerini tanımayı iş haline getirmemiş, hak ve sorumlulukta yan yana yürümemiş eşler, birbirlerinin Instagram şifrelerini bilirler de eşinin nelerden keyif aldığını, hangi acıdan sustuğunu, hangi arzudan vazgeçtiğini görmezler. Eşinin hikâyesini bilmeyen fakat Instagram hikâyesini beğenen nice karı koca vardır. Beraber kredi öder, mülk edinirler fakat birbirlerinin kalbine yerleşemez, aynı tapunun altında sahipsiz yaşarlar. Neyse ki dışarıdan bakıldığında aile ayaktadır. Oysa sahada nice goller atılmış, nice penaltılar kaçmış, bazı oyuncular sakatlanmıştır. Belki de oyun çoktan bitmiştir. Ne var ki, haberleri yoktur. Gözler dışarıdadır; başkasının fikrinde, yargısında, saldırısında.

Belki de kabul etmemiz gereken şey, ailemize "bakmadığımız", aileyi kendi ellerimizle ifsat ettiğimiz gerçeğidir. Zira ailemiz kendi eserimizdir. Bu yazı, gözü ufukta "düşman" beklerken yanı başındaki hayatı ıskalayan, kurumsal bekçiliği duygusal eşliğe tercih eden, eşin sembolik varlığıyla teselli olup varlığını fark etmeyen, sorunları dışsallaştıran, gözü kulağı "elalem"de olan, bu yüzden hep ötekini konuşan herkese, hepimize, "kendine cesaretle bakma" çağrısıdır. Bir yön değiştirme daveti: "Herkes kendi ailesine baksın!

Benzer Haberler

X
Sitelerimizde reklam ve pazarlama faaliyetlerinin yürütülmesi amaçları ile çerezler kullanılmaktadır.

Bu çerezler, kullanıcıların tarayıcı ve cihazlarını tanımlayarak çalışır.

İnternet sitemizin düzgün çalışması, kişiselleştirilmiş reklam deneyimi, internet sitemizi optimize edebilmemiz, ziyaret tercihlerinizi hatırlayabilmemiz için veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız.

Bu çerezlere izin vermeniz halinde sizlere özel kişiselleştirilmiş reklamlar sunabilir, sayfalarımızda sizlere daha iyi reklam deneyimi yaşatabiliriz. Bunu yaparken amacımızın size daha iyi reklam bir deneyimi sunmak olduğunu ve sizlere en iyi içerikleri sunabilmek adına elimizden gelen çabayı gösterdiğimizi ve bu noktada, reklamların maliyetlerimizi karşılamak noktasında tek gelir kalemimiz olduğunu sizlere hatırlatmak isteriz.