Çocukluktan şahitliğe: Gazze ve medyadaki büyük anlatının çöküşü
Modern dünyanın üzerine inşa edildiği en büyük yanılsamalardan biri, şiddetin "medeniyet" ile ilişkisidir. Zihinlerimize kazınmış o görünmez kolonyal tortu, bize şiddetin modern, seküler ve rasyonel toplumların değil, sözde gelişmemiş ve irrasyonel toplumların bir özelliği olduğunu fısıldar. Medyadaki bu "yüksek modernist" filtreye göre seküler ulus-devletlerin, düzenli orduların ve bürokrasilerin uyguladığı şiddet ne kadar yıkıcı olursa olsun rasyonel bir politika veya bir stratejidir.
Ancak Gazze'de şahit olduğumuz soykırım, bu steril medya paradigmasını temelden sarstı. Bizler aslında Irak'ın Kuveyt'i işgalinden Srebrenitsa'ya kadar bir sürü dehşet verici savaş sahnesini ekranlarda görüyorduk fakat Gazze'de bu hikâyenin değişmesi, savaşın her muhatabının hikâyesini kendi ağzından duyabilme imkânını yakalamamızla oldu. Kardeşlerini korumak için kilometrelerce yürüyen kızdan, okulu yıkılan ve daha dördüncü sınıfta iken ameliyatlara girmek zorunda kalan bir tıp öğrencisine kadar hepsinin hikâyesini kendi ağızlarından dinledik, tüm olanlara şahit olduk. Artık ekranlarımızda devletlerin resmi açıklamaları değil, enkaz altından çıkan tozlu, kanlı ve filtresiz bir hakikat var. Bu hakikati en filtresiz şekliyle yüzümüze vuranlar ise sömürgeci zihniyetin en çok nesneleştirdiği grup; yani çocuklar.
Peki, yüzyıllardır "sessiz, edilgen ve eğitilmeye muhtaç" görülen çocuklar, nasıl oldu da bugün dünyanın en güçlü ordularının hakikat tekelini yerle bir etti?
Sömürülen toplumlar ve çocukluk metaforu
Öncelikle "çocukluk" deyince aklımıza neler geldiğine bir bakalım. Genelde ilk akla gelen belli yaş grubunda, geleceğin yetişkinleri olacak, eğitime, gözetime, yol gösterilmesine muhtaç sevimli insancıklar.
Sömürgecilik literatüründe ise çocukluk aslında işlenmiş zihinlerimizden çok da farklı olmayan bir şekilde; "gelişmemişlik, irrasyonellik ve yönetilme ihtiyacı" ile eşdeğer. Çocukluk bir geçiş evresi; gelişimsel psikolojide ise bir basamak olarak görülür. Kendi başına bir varoluştan ziyade iradenin ve rasyonalitenin zayıf olduğu, gözetime muhtaç, eğitilmesi, ehlileştirilmesi ve nihayetinde "yetişkin" formuna getirilmesi gereken bir evredir bu.
Bu perspektifle sömürülen topraklardaki insanlar da tıpkı çocuklar gibi gelişmemiş, duygusal ve irrasyonel kabul edilir. Patriarkal ve sömürgeci sistemde onlara birinin hâmilik etmesi, tabiri caizse "babalık" yapması gerekir. Güya, onların kendi kendilerini yönetme, karar alma veya bir yetişkin gibi makul davranma kapasiteleri yoktur. Bu bakış açısı, Batı'ya o toplumlar üzerinde bir vasi rolü oynama hakkı tanır. "Üçüncü Dünya Çocuğu" imgesi de tam olarak buna hizmet eder: Tek başına, bağlamından kopuk, ağlayan ve Batılı bir kurtarıcı bekleyen pasif bir nesne.
Sömürgecilik döneminde işgallerle ve sömürge okullarındaki müfredatlarla fiziksel olarak gördüğümüz bu baskı, işgallerin biçim değiştirdiği günümüzde başka bir forma bürünür. Bu anlatı, çocuğun ve o toplumun kendi hikâyesini anlatma yetisini elinden alarak bir epistemik şiddet olarak karşımıza çıkar. Şiddet, sadece bedene uygulanan fiziksel bir eylem değil, aynı zamanda olayın nasıl anlatılacağını ve gerçeğin kimin tekelinde olacağını belirleyen bir güç biçimidir. Bu şiddetin en sert halini bugün, medyada halkların sesinin kısılmasıyla görüyoruz. Bir topluma "çocuk" gözüyle bakılması, medyadaki bu sosyolojik hiyerarşinin açık bir izdüşümüdür.
Öznelikten nesneliğe düşürülmek
Örneğin Batı medyasında Gazze'deki çocuk kayıpları aktarılırken kullanılan dil, bu hiyerarşiyi net bir şekilde ele verir. Hayatını kaybeden Gazzeli çocuklar için "öldürüldü" yerine "hayatını kaybetti" gibi pasif fiillerin seçilmesi veya çocukların isimlerinden ziyade sadece istatistiksel birer sayı olarak sunulması, onları özne olmaktan çıkarıp "kaçınılmaz bir felaketin nesnesi" haline getirir. Öte yandan, İsrailli çocuklardan bahsedilirken kullanılan bireysel hikâyeleştirme ve geleceği çalınan özne vurgusu, kimin çocukluğunun değerli, kiminkinin ise feda edilebilir olduğunu tesciller.
Gazze'deki krizin derinleşmesiyle birlikte bu dil manipülasyonlarının yetersiz kaldığı yeni bir evreye girildi. Geçmişte medya tarafsız olduğu için değil, hakikat tekelini elinde tuttuğu için belirleyiciydi. Modern ulus-devletler ve küresel güçler, meşruiyet üretmek için bu mekanizmayı bir rıza imalatı aracı olarak kullanırdı. Medya belki doğruyu söylemiyordu ama toplumun üzerinde uzlaştığı tek ve baskın bir kurgu sunuyordu. Örneğin yakın geçmişe kadar medya ve siyaset ilişkisini, meşhur Wag the Dog filminin merceğinden okuyorduk. Filmde başkan, kamuoyunu yönlendirmek için stüdyo ortamında sahte bir savaş kurgulatır ve gündemi kontrol ederdi. Bu, Baudrillard'ın simülasyon evreniydi; gerçeğin yerini imajların aldığı, steril ve yönetilebilir bir dünya.
İşte Gazze'de çocuklar bu dünyayı yerle bir etti. Biz ekranlarda sadece Üçüncü Dünya klişelerine hapsedilmiş, yardıma muhtaç çocukları görmedik. Kendi hikâyesinin aktörü olan; aylarca süren şiddetin içinde hayata tutunan, yemek yapan, saçlarını ören,"Eskiden güzeldim, savaş beni çirkinleştirdi" diyerek kalbine ve ruhuna dair algısını bizlerle paylaşan çocuklar gördük. Bu çocuklar yerine göre savaş kararı alan komutanlardan, askerlerden ve müesses nizamın aktörlerinden çok daha rasyonel ve vicdanlı olabiliyorlar, mevzu duygusal sağlamlığa geldiğinde ekran başındaki yetişkinlere ders verecek bir metanet sergiliyorlardı.
Post-truth'a çarpan gerçeklik
2016 ABD seçimleri, Trump'ın yükselişi ve Brexit süreçleriyle birlikte bu simülasyon "Post-Truth" (Hakikat Sonrası) adını aldı. Oxford Sözlüğü'nün yılın kelimesi seçtiği bu kavram, olguların değil kanaatlerin belirleyici olduğu; hakikatin ise "fake news" ithamları arasında buharlaştığı bir çağı tanımlıyordu. Bu çağda hakikat, her yöne çekilebilen ve güç sahiplerinin keyfine göre terbiye edilebilen bir nesneye dönüşüyordu.
Ancak Gazze'de yaşananlar, Post-Truth'un bir devamı değil, bu çağla sert bir yüzleşmeydi. Hakikatin eğilip bükülebildiği o esnek dünya, Gazze'nin beton yığınlarına ve o yığınların arasından dünyaya seslenen çocukların sarsıcı gerçekliğine çarptı. Gazze, modernitenin bize fısıldadığı "her şey kurgudur" yalanını reddetti; şiddetin gerçekliği ve çocukların canlı tanıklığı, insanlığa hakikat arayışını yeniden hatırlattı.
Yeni medya çağında hakikat, "küçük anlatılara" bölündü. Medya artık gerçeğin arandığı bir alan olmaktan çok, rakip anlatıların mutlaklık iddiasıyla çarpıştığı dijital bir sahaya dönüşüyor. Nitekim İsrail'in resmi iletişim stratejileri3, devletlerin artık "tarafsız hakem" istemediğini gösteriyor; BBC, Reuters, CNN ve New York Times gibi ana akım kuruluşlar dahi yanıltıcı çerçeveleme yapmakla suçlanabiliyor. Böylece medya, hakikatin peşine düşülen bir platformdan ziyade anlatıların mücadele ettiği bir çatışma alanı haline geliyor.
İşte bu çatışma sahasında Gazze'deki çocuklar, Batı'nın zihnindeki kadersiz coğrafyaların kurtarılmayı bekleyen nesneleri değil; şu anı yaşayan, belgeleyen ve dünyaya seslenen aktif özneler olarak ekranlara geldi. Onlar artık sadece geleceğin yetişkinleri değil, bugünün şahitleri. Kardeşini sırtında taşıyan veya yarasını kendi saran savaşın şahitleri çocuklar bugün sömürgecilerin otoritesini ve vasiliğini kökten reddediyor.
Enkazdaki çocuğun sesinde yankılan hakikat
Çocukluğu "geliştirilmesi gereken bir eksiklik" olarak kodlayan sömürgeci akıl, bugün bizzat o çocukların şahitliğiyle ifşa olmuştur. Gazze'den yükselen bu tanıklık, yalnızca savaşın yıkıcılığını değil, aynı zamanda medyanın hangi sesleri duyulur kılıp hangilerini sessizliğe mahkûm ettiğini de açığa çıkarıyor. Böylece mesele, sadece görülen acılar değil, o acıların nasıl anlatıldığı ve kimin anlatısının hakikat olarak kabul edildiği sorusuna dönüşüyor.
Tam da bu nedenle ihtiyaç duyduğumuz şey uzlaştırıcı bir dil ya da soyut bir erdem değil, medyanın ürettiği epistemik şiddetin farkında olan eleştirel bir uyanıklıktır. Hakikat hiçbir devletin, hiçbir kurumun ve hiçbir medya aygıtının tekelinde değildir; onu görünmez kılan çoğu zaman bu tekel iddiasının kendisidir. Gazze'deki çocukların şahitliği, yerleşik medya paradigmasını sorgulamaya çağıran sarsıcı bir hatırlatma olarak karşımızda duruyor.
Bugün yapılması gereken, hakikat adına konuştuğunu iddia eden otoriteleri sorgulamaktan vazgeçmemek ve anlatıların nasıl kurulduğunu sürekli yeniden düşünmektir. Çünkü bazen en berrak hakikat, enkazın içinden konuşan bir çocuğun sesinde yankılanır. Bizim sorumluluğumuz o ses adına konuşmak değil, onun bastırılmasına izin vermemektir.
* Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi