Küçüklerin büyük derdi: Akran zorbalığı
Zorbalık, sadece güç kullanmaktan ibaret değil; sözle, davranışla ve dijital dünyada da kendini gösteren bir problem. Akran zorbalığı denilen illet öyle yaygın ki her çocuk bir noktada risk altında olabilir. Dahası buna yol açan davranışlar bazen suça kadar uzanabilir. Peki, ne yapmalı? Bunu öğrenmek için Prof. Dr. Mücahit Öztürk ve Doç. Dr. Burcu Uysal ile çocukları bu risklerden korumanın yollarını ve aileleri bilinçlendirmenin yöntemlerini konuştuk.
Prof. Dr. Mücahit Öztürk/ Psikiyatrist: Her çocuk zorbalığa maruz kalabilir
Akran zorbalığı her dönemde kendini gösteren bir durumdur fakat son dönemlerde çocuklarda, ailelerde ve öğretmenlerde bu konudaki bilincin artmasıyla gündeme gelmeye ve daha fazla konuşulmaya başladı. Kısaca akran zorbalığı bir çocuk ya da bir ergenin kendi yaşıtlarına karşı kasıtlı, tekrarlayan ve güç dengesizliğine dayanan fiziksel ya da sözel saldırgan davranışlar olarak tanımlanabilir.
Genellikle zorbalık yalnızca fiziksel bir davranış olarak bilinir ancak karşıdaki çocuğa karşı kötü konuşma, tehdit etme, aşağılama, lakap takma, alay etme şeklinde sözel zorbalık ya da gruptan izole etme, dışlama, yok sayma gibi sosyal zorbalık şeklinde de kendini gösterebilir. Online platformlar üzerinden çocuğu küçük düşürücü, aşağılayıcı ya da çocuğun kötü duruma düşmesini sağlayan birtakım eylemlerde bulunma şekli olarak tanımladığımız siber zorbalık ise bugün üzerinde durulması gereken en önemli konulardan biridir.
Bu meselede karşımıza zorbalık yapan çocuklar ve zorbalığa maruz kalan çocuklar olmak üzere iki grup çıkıyor. Her iki grup için de süreç zorlayıcıdır. Zorbalık yapan çocuk grubuna baktığımızda empati ve özgüven azlığı, güçlü olma ihtiyacı sebebiyle zorba bir grubun içerisinde bulunma, arkadaş baskısına karşı koyamama gibi birtakım özellikler görüyoruz. Daha çok huzursuz ya da denetimin problemli olduğu ailelerde yetişen, evde ebeveynin zorba davranışlarıyla karşılaşan ve bunu modelleyen çocuk, zorbalık yapan çocuk grubunda yer alabiliyor
Toplumsal açıdan bakarsak çocuk, zorbalığın ödüllendirildiği bir topluluk içerisindeyse yine zorbalığa doğrudan ya da dolaylı olarak teşvik edilmiş oluyor. Çocuklarda görülen karşıt gelme bozukluğu, davranım bozukluğu, duygudurum bozukluğu gibi bazı psikiyatrik problemler de çocukların zorba davranışlarına neden olabiliyor. Bu çocuklar empati kurmakta zorlanır ve karşı tarafın duygularını anlayamadıkları için onlara karşı yaptıkları hareketi engellemek istemezler
Zorbalıktan suça giden süreç
Her çocuk zorbalığa maruz kalabilir ama maruz kalma açısından risk taşıyan bir çocuk grubu bulunuyor. Bunlar bedensel olarak ortalamaya göre farklı olan çocuklardır. Çok kilolu ya da çok zayıf, fiziksel görünümü farklı, yeni bir gruba katılmış ve içine kapanık, sosyal becerileri zayıf, bedensel ya da zihinsel bir engeli olan, konuşma bozukluğuna sahip ya da okul başarısı düşük çocuklar zorbalığa maruz kalma açısından risk taşır
Psikiyatrik açıdan bakıldığında zorbalığı bir davranış sorunu olarak tanımlayabiliriz ve bu davranış sorunlarının ortak özelliği belli bir yaştan sonra suç sayılmasıdır. Yani fiziksel bir müdahale çocuklar arasında belli bir yaşa kadar normal, belli bir ölçüde kabul edilebilir olabilir. Ama yaş büyüdükçe fiziksel ya da sözel müdahaleler artık hukuksal anlamda değerlendirilmek durumunda kalıyor ve suç kapsamı içine girebiliyor. Bu nedenle suça sürüklenen çocuklar genel anlamda davranış sorunu olan, psikiyatrik bağlamda "davranım bozukluğu" dediğimiz problemi olan çocuklar oluyor.
Davranım bozukluğunun temel belirtisi birtakım sosyal normlara ve toplumsal kurallara uymayan davranışları sergilemektir. Bu davranış fiziksel ya da sözel şiddet, çalma davranışı, yalan söyleme, okuldan kaçma ve toplum tarafından yadırganacak herhangi bir davranışı çok kolaylıkla yapma şeklinde görülebilir. Bunların özellikle bir bölümü belli bir yaştan sonra direkt olarak hukuksal anlamda suç kabul edilen eylemlerdir. Suça sürüklenen çocuklarda bugün söylendiği gibi bir artış olup olmadığı konusunda emin değilim açıkçası fakat şu var ki bu alanda çok ciddi bir risk grubu bulunduğunu söyleyebiliriz.
Aile ortamı ve yetiştirme biçimi…
Suça meyil tabii ki sadece çocuktan kaynaklanmıyor. Aile ortamı ve yetiştirme biçimi bu konudaki en belirleyici durum. Özellikle çocuk davranış bozukluğuna yatkınsa ve bu konuda tedbir almayan, çocuğunu tedavi ettirmeyen bir aile yapısında risk daha da artıyor. Diğer taraftan kaotik aile yapısı dediğimiz rollerin tam olarak benimsenmediği, anne babanın yeterli ilgiyle yetiştirmediği, sınır koymadığı çocuk modelinde dış faktörlerden de etkilenerek suça doğru yönelme ciddi anlamda bir risk oluşturuyor.
Suça yönelmeyle ilgili yapılabilecek en temel tedbir koruyucu yaklaşımdır. Riskli çocuk grubunun tespit edilip erken yaşta psikiyatrik tedaviye yönlendirilmesi gerekiyor. Ne yazık ki toplum olarak bu konuda yeterli bir bilince sahip değiliz. Ailelerde durumu kabullenmemekle alakalı ciddi bir problem yaşandığını görüyorum. "Benim çocuğumda bir problem yok, benim çocuğum hasta değil, çocuktur yapar, sonra düzelir" söylemiyle çocuktaki erken yaşta gözlenen davranış sorunları görmezden geliniyor.
Hâlbuki bu davranış sorunları ileriki yaşta hukuksal anlamda sorun oluşturabilecek sorunlara dönüşebiliyor. Bu bağlamda özellikle anne babaların eğitilmesi, eğitimcilerin eğitilmesi ve devletin de bu anlamda riskli çocuk grubunun tedavisi konusunda özellikle birtakım teşvik ve yaptırımların uygulanması, çocukların tedaviye yönlendirilmesi konusunda gerekli tedbirlerin alınması gerekiyor.
Doç. Dr. Burcu Uysal/Klinik psikolog: Suça giden yol tek bir sebepten oluşmaz
Son zamanlarda aileler arasında ve toplumda suça sürüklenen çocuk bahsini çok sık duyuyoruz. Öncelikle suça sürüklenmenin genellikle bir anda ortaya çıkan bir durum olmadığını bilmemiz gerekiyor. Çoğu zaman "antisosyal davranışların" ilerleyen süreçteki son aşamasıdır. Antisosyallik, kişinin kendi çıkarları için toplumsal ve ahlaki normları ihlal eden davranışları ifade eder. Bu davranışlar şiddet, mala ve mülkiyete zarar verme gibi farklı alt başlıkları kapsar. Antisosyallik farklı biçimlerde kendini gösterir. Örneğin bir çocuk okulda arkadaşının silgisini çalar, bu etik açıdan sorunlu olsa da hukuki olarak suç sayılmayabilir. Bir başka çocuk ise ciddi fiziksel şiddet uygulayabilir, bir silahla arkadaşını yaralayabilir ve bu durum ceza hukukunun konusu olur. Çocuk suç işleme noktasına gelene kadar çoğu zaman "küçük", önemsiz gibi görünen antisosyal davranışlar sergileyerek ilerler.
Çocuğu suç davranışına götüren birçok faktör vardır. Elbette biyolojik ve mizaç temelli bazı yatkınlıklar söz konusu olabilir. Ancak bu yatkınlık tek başına belirleyici değildir. Diğer önemli faktörler ise çocuğun bu biyolojik özelliklerle hangi sosyal çevrede ve ailede büyüdüğüdür. Dürtüselliğe veya risk almaya yatkın bir çocuk, ihmalkâr ya da denetimsiz bir aile ortamında büyür, olumsuz rol modellerle ve suça eğilimli bir akran grubuyla sosyalleşirse risk ciddi biçimde artar. Bu koşullar bir araya geldiğinde ağır suç davranışına kadar uzanan bir tablo ortaya çıkabilir. Ancak aynı biyolojik yatkınlığa sahip bir başka çocuk; sevgi, ilgi ve tutarlı sınırlar koyan bir aile ortamında, destekleyici bir okul çevresinde büyürse bu yatkınlık suça dönüşmeyebilir. Yani biyolojik yatkınlık kader değildir; aile ve sosyal çevre önemli bir filtre işlevi görür.
Yoğun ekran kullanımı suç riskini artırıyor
Suça sürüklenme riskini yoğun ekran kullanımının ve denetimsiz dijital içerik tüketiminin artırdığı görülüyor. Burada belirleyici olan uzun süre ekrana maruz kalmaktan ziyade, çocuğun hangi içeriklere, hangi yoğunlukta maruz kaldığıdır. Bilhassa şiddet içerikli oyunlar veya videolara tekrar tekrar maruz kalmak, çocuklarda şiddete karşı duyarsızlaşmaya yol açabilir. Şiddetin olağan, kabul edilebilir ve hatta ödüllendirilen bir davranış gibi sunulması, özellikle zaten suça sürüklenme açısından risk altında bulunan ve güçlü sosyal destekten yoksun çocuklarda riski artıran önemli bir etken olabilir.
Araştırmalarda erken yaşta yoğun şiddet içerikli medya tüketiminin ilerleyen yıllarda daha yüksek saldırganlık düzeyi, davranım problemleri ve hatta şiddet içerikli suç davranışlarıyla ilişkili olabildiği rapor ediliyor. Bu etkinin; saldırgan bilişsel şemaların gelişmesi, intikam ve öfke temelli duyguların pekişmesi, yüksek uyarılma ve ödül mekanizmalarıyla agresif davranışın güçlenmesi gibi psikolojik süreçler üzerinden gerçekleştiği düşünülmekte. Özellikle dürtüsellik eğilimi olan ve öz-denetimi zayıf çocuklar, şiddet içerikli medya tüketimi sebebiyle maruz kaldıkları yoğun uyarılma ve hızlı ödül sistemlerinden daha fazla etkilenirler. Dijital oyunlardaki anlık puan artışı ve güç kazanımı gibi ödül mekanizmaları sabırsızlık ve anlık haz arayışını pekiştirebilir. Dolayısıyla suça sürüklenme çok faktörlü bir süreçtir
Dijital dünyada zorbalık
Dijital içerik tüketimi ile ilgili son zamanlardaki diğer bir gündemin ise "siber zorbalık" olduğunu görüyoruz. Geçmişte akran zorbalığının mekânsal ve zamansal sınırı mevcutken, dijital boyuta da aktarılmasıyla görünürlüğü arttı. Eskiden çocuklar zorbalığa çoğunlukla okul ortamında veya sokakta maruz kalır, dolayısıyla zorbalık belirli bir zaman diliminde yaşanır ve sınırlı bir şahit kitlesine ulaşırdı. Ancak dijitalleşme etkisiyle zorbalık artık her an devam edebilir, çok daha geniş kitlelere anında ulaşabilir ve daha kalıcı hale gelir oldu. Sosyal medyada, mesajlaşma uygulamaları ve diğer çevrimiçi platformlar siber zorbalığın yalnızca çeşidini değiştirmedi, etkisini de dönüştürüyor.
Bu dönüşüm süreci, teknolojinin çocukluk deneyimini değiştirmesiyle paralel ilerledi. Çocuklar artık mahallelerde değil dijital platformlarda sosyalleştikçe akran ilişkilerinde yaşanan sıkıntılar da bu platformlara yayıldı. Özellikle kimlik gelişiminin kritik bir dönemi olan ergenlik döneminde gençlerin görünürlük sağlama ihtiyaçları ve statü arayışları yoğun olarak yaşanır. Dijital platformlar bu ihtiyaçlara hızlı bir şekilde karşılık sağladığı için olumlu veya olumsuz etkileşimler de hızlı bir şekilde yayılır.
Ancak siber zorbalığın temelinde psikolojik ve sosyal bir boyut da var. Geleneksel zorbalığa karışan çocukların siber zorbalığa da yatkın olduğu görülüyor. Düşük öz-denetim, suça eğilimli akran gruplarıyla ilişki ve öğrenilmiş saldırgan normlar gibi faktörler siber zorbalığı arttırıyor. Teknolojinin yetişkin denetimi olmadan kullanılması klasik zorbalığın siber zorbalığa kaymasını kolaylaştırırken normalde yüz yüzeyken kimseye hakaret edemeyen bir çocuğun dijital ortamlarda bu konuda daha cesur davranabildiğini de görüyoruz. Çünkü dijital platformlar bu zorbalığı anonim bir şekilde yapma imkânı sağlıyor. Bu nedenle dijital zorbalığın yaygınlaşması ve gündemi daha çok meşgul etmesi oldukça anlaşılabilir bir konu.
Sorun tek taraflı değil
Konunun gündemi bu kadar meşgul etmesi bu konudaki farkındalığın ve hassasiyetin de artmasından kaynaklanıyor. Medyanın konuyu gündeme taşıması, okullardaki rehberlik faaliyetlerinin artması ve bunlarla paralel olarak gelişen toplumsal farkındalık, siber zorbalığı artık çocuklar arası basit bir mesele olmaktan çıkarıyor. Çocuklar arasındaki suça eğilim ve zorbalık konusu, sadece bireysel bir davranış problemi değildir; aileyi, toplumu ve devleti de içine alan toplu bir sorumluluk alanıdır. Olayı sadece fail boyutuna indirgemek meseleyi ıskalamamıza neden olur. Çözüm, tüm tarafların bilinçlendirilmesi ve eş zamanlı sorumluluk almasıyla mümkündür. Bu sürecin temeli ise çoğu zaman ailede atılır. Ailelerin çocuklarının arkadaş çevresiyle, dijital platformlardaki ve okuldaki deneyimleriyle ilgilenmesi erken uyarı sinyallerini yakalamalarını sağlar.