Çocuk babanın sırrıdır, baba çocuğun neyidir?
Bütün cümleler arasında çocuk ile ebeveyn arasındaki irtibatı en güçlü şekilde izah edeni herhalde "çocuk babanın sırrıdır" diye bilinen deyimdir. Deyim bazı kitaplarda bir hadis-i şerif olarak zikredilmiş olsa bile özellikle yaratılıştan ve nesiller arası ilişkilerden söz eden metinlerde sıkça zikredilen bir cümledir. O zaman tabire ister tecrübeyle idrak edilmiş bir hikmet olarak bakalım isterse de nebevi bir hikmet olarak bakalım, "hikmet yitik maldır" ilkesiyle bulduğumuz yerde almamız gereken bir değerdir.
Tabirin Arapçasında çocuk "veled" yani erkektir, en azından lafzı anlamıyla ebeveyn ile çocuk arasında tesis edilen ilişki "erkek çocuk" üzerinden kurulmuş görünüyor. İşin bu kısmının izaha muhtaç yönleri olmakla birlikte, böyle bir durumda erkek çocuk hakkındaki tercihin nedenlerinden birini anlamak mümkün olsa bile, sözü anlamayı güçleştirir. Çünkü ebeveyn (baba) bir sır taşıyor ve söz konusu sır doğum yoluyla çocuğa intikal edecekse, neden çocuk erkek olmak şartıyla sınırlansın ki? İşin bu kısmı din ile geleneklerde bir hakikatin nasıl ayrıştığını gösteren örneklerden biridir.
Özellikle İslam içerisinde "çocuk" kelimesini sadece kız ve erkek çocuk anlamında ortak düşündüğümüzde, nebevi hikmete daha yakın bir yerde durmuş olabiliriz. Bu cümleyi yorumlayanlar böyle bir yaklaşım geliştirdiklerinde daha dikkate değer hususlara da işaret ederler: bazen sırrı taşıyan kız olabilir (Hz. Fatıma-Hz. Peygamber), erkek çocuk olsa bile, özel sırrın taşıyıcısı olmayabilir. Böyle bir durumda ise sır mesela manevi yolla başka bir çocuğa ulaşır. Bu durumda ise nesebin yerini hasep yani değerler alarak başka bir ilişki biçimi tesis edilir. Bu durumda ebeveyne karşılık gelen üstat veya mürşit, manevi evlada sırrı aktaran haline gelerek süreklilik manevi yolla gerçekleşir.
O zaman deyime genel anlamda bakacak olursak, "veled" ya biyolojik çocuktur veya manevi çocuktur: birincisi söz konusu olduğunda ebeveynin sırrını taşımak, bir potansiyel olarak çocuktadır ve erkek veya kız çocuk bu sırrı bilfiil halinde var eder. Bazen de çocuk talebe ve mürittir, bu durumda baba konumundaki mürebbinin önceki babadan tevarüs ettiği sır yeni çocuklara intikal eder, onlar da silsileye dâhil olarak sırrın taşıyıcı haline gelirler.
İnsanın Tanrı karşısındaki durumu
Deyimin metafizik yorumunu ise İbnü'l-Arabi Âdem ile Tanrı arasındaki ilişkiyi açıklarken yapar. Ancak bunu anlayabilmek için doğumun bir yaratılış türü olduğunu hatırlamak gerekir. İmam Matüridi Hz. İsa hakkındaki Hristiyan iddialarını ele alırken "doğum" veya "oğul" olarak isimlendirmenin yaratılış ile doğum arasında kurulan ilişki olduğunu düşünmekten kaynaklanmış olabileceğini söyler. Çünkü bazı kadim dillerde doğum yaratmak anlamında kullanıldığı gibi yaratmak da en nihayetinde bir doğurma tarzıdır.
Yaratmak ile doğum arasındaki ilişkiyi akılda tuttuğumuzda, insanın Tanrı karşısındaki durumunu da anlamanın zemini ortaya çıkar: İnsan Tanrı tarafından yaratılmış, Tanrı tarafından bir sırrı taşımakla memur kılınmıştır. İnsanın Tanrı'nın suretinde yaratılmış olması, çocuğun ebeveynin suretinde veya ebeveynin sırrıyla doğmasıyla benzer bir anlama sahiptir. O zaman Tanrı karşısında Âdem bir benzetmenin sınırlarını zorlarcasına ebeveyn karşısında çocuk mesabesinde kalır. Çocuk ebeveynin sırrını taşıdığı gibi Âdem de Tanrı'nın sırını taşıyarak yeryüzünde var olur.
İbnü'l-Arabi "insan sırların hamilidir" derken bunu kast eder. Sırrı taşımak bütün insanlar için bir potansiyel olarak gerçekleştiğinde ise insan türü en yüksek değerde ve derecede övülmüş demektir. Her insan ilahi bir sırrın -veya tek bir sırrın- taşıyıcısı olarak dünyaya gelir, bu sır ile yaşar ve sır ile göçer. Bu sırrı taşımada ise insanlar derecelenir. Gerçek anlamda sırrı taşıyan Hz. Peygamber'dir. O zaman "Çocuk babanın sırrıdır" demek, metafizik anlamıyla, bir yaratılmış olarak ilahi surette var olan Hz. Peygamber Tanrı'nın sırrıdır demek olacaktır. Hz. Peygamber ile öteki insanlar arasında kurulan ilişki de potansiyel sır ile bilfiil sır arasındaki ilişkiyle izah edilecektir.
"Çocuk babanın sırrıdır" tabiri akla biyolojik ve fizyolojik bir gerçeği getirir: Her doğan ebeveynin özelliklerini taşıyarak, onların benzeri olarak ortaya çıkar. Evrenin ve insanın var oluşunu sudur teorisiyle izah edenler -ki bu teori günümüzde anlamını yitirmiş olsa bile varlıklar arasındaki benzerlikler kısmı cihetiyle anlamının bir bölümünü korumaya devam eder-, "çocuk babanın sırrıdır" cümlesini bütün varlık katmanlarında sonradan gelenin öncekinin özelliklerini taşıyarak var olması için kullanmışlardır.
Her insan bu sırrı taşıyarak var olur
Teoride zor olan kısım, çocuğun (sonradan gelen) öncekinin özelliklerini taşıyor olduğunu tespit değildir. Günlük tecrübe içerisinde zaten bunu sürekli fark ederiz. Her doğan bir üst ilkede içkin olarak bulunuyordur, doğum yoluyla bizzat kendisi o taşınan sır olarak ortaya çıkıyordur. Burada sorun farklılaşmanın izah edilmesinde ortaya çıkar. Sudur teorisiyle konuyu izah eden insanlar için en güç konu farklılaşmanın izah edilmesidir. Nasıl oluyor da benzer olan biri kendisini var eden ilkeden farklılaşarak var oluyor.
Konu üzerindeki tartışmalar uzundur, fakat burada söylenebilecek kısmı şudur: Her doğan biyolojik veya fizyolojik veya manevi özellikleriyle "benzer-farklı" olarak silsiledeki yerini alır. Her çocuk kendisini var eden ve dünyaya getiren ebeveyn karşısında "aynı-ayrı" veya "benzer-farklı"dır. Tam benzerlik olsaydı o zaman yaratılış sıkıcı bir tekrara döner, her şey aynı kalırdı; sürekli değişim ve farklılaşma olsaydı var oluştaki ilişkiler ortadan kalkar, düzen olmazdı.
Peki, ebeveynde bulunan sır nedir ki çocuk onu taşıyor olsun? Sırrı genellikle hakikat anlamında kullanmak yaygın bir anlayıştır. Fakat hakikat tabiri böyle yerli yersiz kullanımlarda işimize pek yaramaz, hakikatin kendisinin açıklanması gerekir. Bir metafizikçi için "hakikat nedir" sorusu iyi ve yerinde bir sorudur. Hakikat sabit ve mevcudiyet anlamında kullanıldığında en geniş anlamına ulaşır. Bir şey sabit olduğu kadar hakikatlidir, hakiki olduğu kadar sabit ve mevcut olarak varlığını sürdürür. O zaman hakikat ile mevcudiyet arasındaki ilişki taşınan sırda bilinmesi gereken ilk ilkedir.
İnsanı mevcut kılan şey, onun ebeveyn yoluyla tevarüs ettiği "mana" yani onun ruhudur. İnsan bu ruhu ilk yaratılış yoluyla elde etmiş, daha sonra bu ruh ve yaratılış tenasül yoluyla sonraki nesillere ulaşmıştır. Bu bakımdan yaratılışın doğrudan veya dolaylı olması işin gerçeğini değiştirmez: doğan herkes ilahi bir ruh ile doğar, her insan bu sırrı taşıyarak var olur. Aynı zamanda hakikat gaye demektir, çünkü bir şeyi var eden veya onu varlıkta ibka eden şey, onun gayesidir. İnsan için bu gaye dinde ilahi emanet adıyla anlatılan şeydir. O zaman her doğan bir emaneti taşıyarak var olur, o emanet ile dünyaya gelir, o emanetle birlikte yaşar.
"Çocuk modern bir kavramdır": Dini değerlerden korunan çocuk tüketim toplumunda neden çaresiz bırakılır?
Modern çağı önceki çağlardan ayrıştıran özelliklerden biri insan telakkisinde önceki çağlardan temelli kopuşudur. Modern dünyayı inşa eden düşünürler, insanlık hakkındaki kapsamlı bir ilerleme teorisini tekil bir insandan hareketle tesis etmiş, insanın çocukluk, gelişme ve olgunlaşma süreçlerini tasnif ederek çocukluğu sonraki evrelerin ilk merhalesi olarak düşünmüşlerdi. Böyle bir tasavvur tarzı tarihin hiçbir döneminde görülmemiştir: tıpkı modern ilerleme teorisinin tarihin başka hiçbir evresinde görülmediği gibi. Öyle ki çağdaş bir yazar bu durumu "Ortaçağ'da çocuk yoktur' diyerek izah ederek çocuk kavramının modern dünyayla ilişkisini anlatır.
Vakıa Ortaçağ'da özellikle dini düşüncenin görece baskın olduğu dünyada insanın nasıl görüldüğünü hatırlayacak olursak, günümüzdeki bir tekil veya tümel gelişme teorisinden söz etmek zordur. İnsan aklının duyguların etkisinden arınma süreciyle ilgili geçmiş çağlarda da gelişim seyrinden söz edilirdi, lakin insan ruhu ve aklı hakkındaki daha kapsamlı düşünceler bu anlayışın modern dünyadaki gibi bir süreçte ortaya çıkmasını gerekli kılmıyordu. O teorilerde insanı çocuk-yetişkin diye ele almak daha çok biyolojik ve fizyolojik bir durum tespitiyle sınırlı idi.
Bu teoride baskın ve belirleyici olan şeyin bedenden bağımsız akıl veya ruhun insan türünde bulunduğunu kabul etmek olduğu açıktır. İnsan bedeninden bağımsız bir ruha veya akla sahip ise, bütün yetkinliklerin ve kemalin kaynağı bu ruh olacaktır. Böyle bir ortamda bedenin geç gelişmesi veya seyir süreci esaslı bir konu olmaktan çıkar. Çocuk bile olsa, insan her vakitte insandır, her vakitte sırrı taşıyandır, her vakitte insan olmanın değer ve kemalini haizdir; sadece biyolojik olarak gelişmiş değildir, aklı ve ruhunun kemalinin ortaya çıkması için "müheyya" şartlar oluşmamıştır.
Modern çağda insan telakkisindeki temelli değişim, akıl ve ruh teorisinin anlamını yitirmesiyle gerçekleşmiştir. Başka bir anlamda "sırrın" reddedilmesiyle yeni bir insan ve yeni bir çocuk teorisinin kapıları açılmıştır. İnsan doğumla birlikte bir ruh taşıyor fikri, artık canlılık ve başka bazı özelliklerle sınırlı sayılmıştır. Hal böyle olunca insan için yetkinleşme süreci biyolojik gelişmenin içerisinde ortaya çıkan akli yetkinleşmeye, değerlerdeki gelişmeye bağlı kılınmıştır. O zaman çocukluk bu sürecin ilk evresi olmakla daha sonraki evrelerin sağlıklı şekilde gelişmesinin de zemini sayılmıştır. Çocuk bu durumda "tabula rasa" yani boş bir levha olmanın ötesinde bir manayı hamil değildir. Böyle bir insan teorisiyle hareket edildiğinde, kadim çağların bir ucube olarak görüleceği kesindir.
Öte yandan bu teori eğitim anlayışını "tabula rasa" anlayışına göre oluşturmuş, çocuğun hayatın erken evresinde 'korunmasını' isteyerek dini düşünceler ve değerlerden uzak tutulmasını mücbir gereklilik olarak kabul ettirmiştir. Ülkemizde hâlihazırda güçlü savunucuları olan bu teorinin bütün dikkatini çocuğun din ile karşılaşma sürecine vermiş olması ise üzerinde durulması gereken en ciddi çelişkidir. Çünkü "tabula rasa" dini eğitimden korunurken ve uzak tutulurken hayatın başka alanlarında çocuğu tam bir tüketim malzemesi haline getirmeye ses çıkartamamıştır. Özellikle kapitalist toplumun çocuk ve çocuk üzerinden aileyi en sadık ve bağımlı müşteri haline getirme süreci, hiçbir zaman samimi bir şekilde reddedilmemiştir. Kapitalizm başta oyuncak, giyim kuşam ve besin ürünleriyle çocuğu kuşatarak, tabula rasa'yı istila etmiş, teorisyenler ise bunu izlemekle yetinmiştir. Üstelik bunu sofistike yollarla yapması da gerekli değildir. Modern hayatta çalışmak durumunda kalan anne babalarda oluşan suçluluk duygusu bunu tetikler, çocuk için her zaman daha çok şey satın almakla çocuğu mutlu etmek isterler. Aslında yapılan şey, tabula rasa'nın masum dünyasının istila edilmesinden başka bir şey değildir.
Bunun sonuçlarından birini günümüzde sosyal medya karşısında çocuğun pasif ve çaresiz durumunda yaşıyoruz. Çocuğu dini değerler ve inançlar karşısında savunulması gereken "tabula rasa" olarak gören dünya bu istila ve tahakküme karşı konuşma cesareti bulamamıştır. Modern hayat bir çok alanda iki yüzlülüğü bir iletişim yolu olarak kullanır, kendisini saf ve samimi insan gibi davranmakla yükümlü görmez. Çelişmek dünyanın tabiatıdır; fakat hiçbir çelişki çocuk hakkındaki ikiyüzlü tutum kadar derin ve zararlı kapsamlı değildir.
Modern dünya için çocuk sadık müşteri olduğu ölçüde "tabula rasa"dır, tüketmeye devam ettiği sürece de ebeveyn değerlidir. Günümüzde dünyanın selameti bu ikiyüzlülüğü görmekle başlayan tartışmalara ve tefekküre bağlıdır.