Çocuğu çocukluktan korumak

Lacivert Yazı İşleri 06 Nisan 2026, Pazartesi
Belki de ebeveynlik treni çoktan rayından çıktı. Vagonlar henüz devrilmediği için başımıza ne geldiğini anlamıyoruz belki de. Zira henüz bir yere çarpmadığımız için güvende olduğumuzu sanıyoruz. Oysa ne çocuk güvende ne de sistem.

Betül Yeşil Çelik
Geçtiğimiz aylarda İnanılmaz Raylar adlı bir belgesel izledim. Demiryollarının çöl, buzul, dağ gibi oldukça zorlu koşullarda nasıl kurulduğunu, kaza, arıza ve felaketlere karşı alınması gereken önlemlerin nasıl tasarlandığını sıradan bir izleyicinin anlayacağı sadelikte anlatıyordu. Mühendislik bilgisinin gündelik hayata hayranlık uyandırıcı etkisine şahitlik etmek oldukça keyifli olsa da bir süre sonra zihnim seyir zevkinden uzaklaştı. Çünkü kendimi belgeselde duyduğum bir kavram etrafında düşünürken buldum: "Fail secure" (güvenli arıza). Elbette mühendis olmadığım için teknik bilgim sınırlıydı fakat yaptığım kısa bir internet araştırması beni bir başka güvenlik terimine daha götürünce işler hem daha berrak hem de daha karmaşık bir hâl aldı; zira bir bültende eriştiğim "fail safe" terimi sayesinde güvenlik tedbirleriyle sistemsel ahlak arasında ilişki kurmaya başladım. Anlayacağınız, zihnim raydan çıkmıştı.

Kısaca şunu söylüyordu bu terimler: Her sistemin olası bir arızada neyi koruyacağı bir tercih meselesidir. Eğer önceliğimiz sistemin güvenliği ise, "fail securemod" kilitler kullanılmalıdır. Çünkü arıza durumunda elektrik kesilir; kapılar kapanır. Ne içeriden çıkış ne de içeriye giriş mümkün olur. Böylece yetkisiz erişim engellenerek hassas veriler korunur. Bankalar, askeri binalar, hapishane gibi alanlarda "fail secure" sistemlerin kurulması önerilir. "Fail safe" (güvenli açıklık modu) ise acil durumlarda kapıların kendiliğinden açılmasını ifade eder. Önemli olan hızlı tahliyedir. Hastaneler, oteller, okullar… Kalabalık alanların bu durumlarda çabucak boşaltılması gerekir. Hâsılı, güvenlik dediğimiz şey aslında "gözetilenler" ve "gözden çıkarılanlar" konusunda seçim yapan bir öncelikler sistemidir. Kilidi takmadan karar verilmesi zorunludur: Neyi korumak istiyorum?

Önceliğimiz kimi korumak?

Bu sorunun çeşitli koşul ve bağlamlara göre değişen cevabı olabilir. Fakat "Önce kadınlar ve çocuklar!"ın evrensel kabulü dikkate alındığında çocuğun her toplum için koruma önceliğine sahip olduğu rahatlıkla söylenebilir. Peki, gerçekten öyle midir? Soruyu şöyle tashih etmek de mümkün: Önceliğimiz çocuk mu, yoksa sistem mi? Öyle ya, evimizdeki basit mühendislik ürünü olarak kullandığımız çocuk kilidi bile her zaman çocuğu öncelemez. Pencereye takılan basit kilit aparatı düşmeye karşı geliştirilmişken, buzdolabının çocuk kilidi meraklı çocuklara karşı dondurucunun hassas sistemini korur. Ne var ki, ikisine de aynı ismi veririz. Gündelik hayatın basit bir tekniği bile amacında bu kadar farklılaşmışken, toplumsal sistemlerin çocuğu koruma iddiası da benzer bir adlandırma kolaylığı olabilir mi? Soruyu yeniden tashih edelim: "Toplumsal çocuk kilidi" hangi modda çalışır; "fail secure" mu yoksa "fail safe" mi?

İnsaflı bir okuyucu, sorunun bu yazıya ayrılan sınırlar dâhilinde cevaplanmasının zorluğunu kabul edecektir; zira çocukluğa bakış, toplumun demografik özelliklerinden, işgücü piyasasının beklentilerine, uluslararası sözleşmelerden vatandaşlık tasavvuruna, toplumsal norm ve geleneklerden güncel pedagojik yaklaşımlara kadar pek çok şeyden etkilenir. Üstelik tüm bu unsurlar çoğu kez birbirlerini de karşılıklı olarak biçimlendirir. Fakat devlet dediğimiz şey, nihayetinde vatandaşın faniliği karşısında kendi sürekliliğini esas alan bir sistemler bütünüdür. Burada aslî olan "yarın da var olmak"tır. Haliyle "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın." düsturunun benimsenmesi şaşırtıcı değil.

Bu yüzden kamusal politikalarda çocuk, sisteme dâhil edilerek korunur; resmî ideolojinin makbul vatandaşı olmak ve sistemi büyütmek üzere bakılır, eğitilir. "Çocuğun üstün yararı" dediğimiz şey, çoğu zaman sistemin sürdürülebilirliği ve değerleri gibi meta önceliklerle anlam kazanan havalı bir söylemden fazlası değildir. Bu durumda devletin kilit sisteminin "fail secure" modda çalıştığını söylemek pek de yanlış olmaz. Peki ya aile?

Kilit vurulan artık çocuk değil

Şüphesiz ailenin kimi koruduğu sorusu bugünkü pedagojik yaklaşımlardan bağımsız cevaplanamaz zira çocukluğun keşfi pek çok değeri köklü biçimde dönüştürdü. Çocukluk, sosyo-kültürel ve politik bir inşa olarak tarih boyunca sürekli güncellendi. Elbette tekil ve homojen bir çocukluktan söz etmek mümkün değil. Tarih boyunca olduğu gibi bugün de sınıfa, cinsiyete, mekân ve zamana göre farklılaşan, çoğu zaman eşzamanlı ama eşit olmayan çocukluklar var. Buna rağmen güncel kamusal politikaların, bilimsel ve teknolojik gelişmelerin çocukluk tecrübesini önemli ölçüde benzeştirdiğini söylemekde mümkün.

Bu benzeşme, farklı çocuklukları ortadan kaldırmasa da gündelik pedagojik kodları ortaklaştırıyor. Bugün, Refik Halid Karay'ın Üç Nesil Üç Hayat'ta Abdülaziz dönemine kıyasla azaldığını kaydettiği "haşhaşla çocuk uyutma" pratiğini -şükür ki- kimse hatırlamıyor. Eskiden pirinç unu mamasıyla büyütülen bebekler, şimdi en az altı ay sadece anne sütü ile besleniyor. Sosyal medya ve tablet neredeyse her evde… Yapılandırmacı kuram, hakemli dergilerden halka indi, çocuk merkezlilik gündelik hayatın önemli kodlarından biri oldu.

Çocuksuz restoran ve otelleri hariç tutacak olursak, mekânın da ailenin de çocuk merkezli olarak tasarlandığını söyleyebiliriz. Bugün köy evlerinde bile görebildiğimiz çocuk kilitli çekmece, pedagojinin taşradaki tezahürü hakkında az şey mi anlatır? Biraz dikkat kesilerek baksak, çocuk kilidinin bizatihi varlığının bile çocukluğun doğasının kabulüne dair önemli şeyler söylediğini fark ederiz. Zira eskiden "Cıs!" denilerek korkutulan ve ev içi hareketi kısıtlanan çocuk, bugün keşif, oyun ve hareket ihtiyacı gözetilerek "denetimli serbest" bırakılıyor. Yani kilit vurulan artık çocuk değil.

Ne var ki, yeni korkularımız var artık. Cinsel istismar korkusu komşu arkadaşın evine gitmeyi güçleştiriyor. "8 yaşındaysanız ve âşıksanız hayat çok güzel" diyen Cedric'i kötü örnek olur diye televizyonda görmememiz muhtemel. Zira Cedric, zaman zaman sınıf arkadaşı Nicolas'a hakaret etmekten kendini alamıyor. Bay Oliver'ın da Cedric ile ilgili fikirleri bir öğretmene yakışmayacak kadar "kaba." Yeşilçam'ın sevimli argo sözcükleri artık ekranlarda yok fakat ne dizilerde erdemli bir hayat yüceltiliyor ne de çocuklar internette başıboş dolanmaktan kurtulabiliyor. Travma korkusu, anne babaların gözde fobisi fakat kendisine sınır konulmamış çocukların suça sürüklenmesi de an meselesi. Anlayacağınız, doğru ve yanlış olanın ne olduğuna dair kanaatler değişti. Çocuğu kimden nasıl korumamız gerektiği konusunda kafamız hayli karışık.

Tahtın yeni sahibi

Peki, çocuğu niçin koruyoruz? Devletin çocuğu, beka ve süreklilik kaygısıyla koruduğunu söylemek zor değil. Peki, biz yetişkinler çocuğu neden korumak istiyoruz? Çünkü biliyoruz ki, çocuk kırılgandır. Pratik akıl yürütme becerisi yeterince gelişmemiştir. Oturmuş bir kimlikten yoksundur. Bu yüzden sürekli yetişkin müdahalesine muhtaçtır. Fakat tüm bunlara rağmen çocukluğu nasıl da romantize ederiz. Çocuğun masumiyetini (günahsızlığını) nostaljik söylemlerle birleştirir, insanın "anavatanı" olarak çocukluğu, hayata bir kez bakılan ve yaşamın geri kalanını hatıra kılan en kritik dönem olarak kabul ederiz. Böylece kırılganlık daha da asimetrik hale gelir. Bütün bir ömür, pek de iyi sayılmayan bir başlangıcın telafisi için sarf edilir. Tam da bu yüzden çocukluğun kendiliğinden iyi olduğu varsayımı sorgulanmayı hak eder.

Sarah Hannan "Why childhood is bad for children?" (Çocukluk çocuklar için neden kötüdür) adlı makalesinde çocukluğu bir hastalığa benzetir. "Hasta olduğunuz bir dönemde hayatınızın en iyi partisine gitmiş olabilirsiniz fakat yaşananların keyfi, hastalığın kendisini iyi bir şeye dönüştürmez." der. Bazıları hafif geçirmiştir sadece. Fakat nihayetinde öksürük, ateş, boğaz ağrısı kötü şeylerdir. Çocukluğun "kendine özgü yönleriyle iyi" olduğu fikrine itiraz ettiği yazısında Hannan, çocukluğun yapısal olarak "kötü" taraflarını ele aldıktan sonra,"hususi olarak çocuklar için iyi olan", "yalnızca çocukların erişebildiği" ya da "ayrıcalıklı olarak nasiplendiği iyi taraflar"la ilgilenir. Ve nihayet, birtakım iyilik hallerinin, çocukluğun doğasından kaynaklanan sorunların yanında esamesinin okunmayacağına karar verir. Kabaca şu acı gerçeği haykırır yetişkinlere: "Kaderinizin bütünüyle bir başkasının elinde olduğu bir çağ nasıl iyi olabilir?"

Ne var ki, bu haklı görüş artık "çocukizm" (childism) kavramıyla rayından çıktı bile. 1975'li yıllarda ortaya çıkan fakat Türkiye'de sınırlı sayıda çalışmaya konu olan kavram, ebeveynin çocuk üzerindeki zorunlu iktidarını tartışmaya açtı. Artık yetişkinin çocuk hakkında konuşma ve karar verme zorunluluğu eskisi kadar güçlü bir mutabakat üretmiyor. Çocuğun kendi hayatına dair söz söyleme hakkı giderek daha geniş bir alan talep ediyor. Öyle ki, çocuğun kendi cinsiyetini bile seçebileceği iddia ediliyor. Bize distopik gelebilir ama belki de yakın bir gelecekte "çocuk yapmak" yetişkinin çocukla ilgili aldığı son karar olacak.

Ebeveynlik treni rayından çıktı

Bundan yarım yüzyıl önce, ailesiyle birlikte ev içi sorumlulukları sırtlanarak "çocukluğunu yaşayamadan" büyüyen çocuk, bugün yetişkin dünyanın haklarını paylaşıyor. Üstelik bunu, tarihte belki de ilk kez, çocukluktan vazgeçmeden yapıyor. Zaten yetişkin de dışı genç, içi çocuk kalsın istiyor. Çocuklar yetişkinliğin iktidarını devralırken yetişkinler "içlerindeki çocuğu kaybetmemek" fikrine her zamankinden daha sıkı tutunuyor. Bu durumda çocuğun çocukluktan korunması nasıl mümkün olacak?

Bu soru bizi güvenlik sistemleri ahlakına geri götürmeli. "Aile çocuğu nasıl korur?" sorusunun cevabına hâlâ ulaşamadık zira. Gönül isterdi ki, hiç değilse anne-baba "önce çocuk!" desin. Fakat ne yazık ki, ailenin çocuğu öncelemesi için "fail"in -yani arızanın- ne olacağını öngörmek yetmiyor; failin -yani öznenin- kim olduğuna da karar vermek gerekiyor. Günümüz ailesinde fail kim? Yeni ebeveynlikte çocuk çoğu zaman fail gibi konumlandırılıyor fakat bu faillik, sonuçlarıyla birlikte devredilmiyor. Ya da soruyu şöyle düzeltelim: Tahtını gönüllü olarak çocuğuna veren anne babanın, ikincilleşmiş gibi görünen ebeveynliği onu faillikten düşürüyor mu?

Yoksa çocuğa "O bir birey" denilerek tanınan "vekâleten yönetim", fail gibi görünen ama sonuçları ebeveyn tarafından üstlenilen bir düzen kurarak arızayı yalnızca erteliyor mu? Çocuğunun her hâlini sosyal medyada paylaşarak onu bir tür dekor hâline getiren influencer ebeveynlerin, çocuğu gerçekten bir birey olarak kabul ettiğini söylemek mümkün mü mesela? Bu savunmasız çocuğu anne babasından kim koruyacak? Ya da zararlarının bilincinde olmasına rağmen "Herkeste var" gerekçesiyle çocuğuna akıllı telefon alan ebeveynin, failliğini başka bir ebeveyne devretmediğini söyleyebilir miyiz?

Belki de ebeveynlik treni çoktan rayından çıktı. Vagonlar henüz devrilmediği için başımıza ne geldiğini anlamıyoruz belki de. Bana kalırsa bu durumu tarif eden yeni bir güvenlik terimi bulmalıyız. Kimsenin kapıların açılıp kapanmasıyla ilgilenmediği, çatışmanın göze alınmadığı, sorunların, olası arızaların, fail olma sorumluluğun sürekli ileri bir zamana ertelendiği bir güvenlik ahlakı. Bilmiyorum mühendisler ne der, ama ben olsaydım "ertelenmiş fail (deferred failure)" derdim. Zira henüz bir yere çarpmadığımız için güvende olduğumuzu sanıyoruz. Oysa ne çocuk güvende ne de sistem.

"Childism" literatürde iki farklı anlam hattında ele alınır. Bunlardan ilki, çocukların yetişkinlerle eşit ahlaki değere sahip olduğu fikrinden hareketle, çocukların görüş, deneyim ve taleplerinin ciddiye alınmasını savunan, hak ve özneleşme temelli bir yaklaşımdır. İkinci kullanım ise Elisabeth Young-Bruehl tarafından, çocuğa yönelik önyargı ve kötü muameleyi tanımlamak üzere geliştirilmiş; Aksu Bora tarafından "çocuk düşmanlığı" olarak çevrilen "childism"dir. İlk yaklaşımı feminizm gibi eşitlik ve hak temelli bir çerçevede, ikinciyi ise sexism ya da racism gibi ayrımcılık ve hak ihlallerini tanımlayan kavramlarla birlikte düşünebiliriz.

Benzer Haberler

X
Sitelerimizde reklam ve pazarlama faaliyetlerinin yürütülmesi amaçları ile çerezler kullanılmaktadır.

Bu çerezler, kullanıcıların tarayıcı ve cihazlarını tanımlayarak çalışır.

İnternet sitemizin düzgün çalışması, kişiselleştirilmiş reklam deneyimi, internet sitemizi optimize edebilmemiz, ziyaret tercihlerinizi hatırlayabilmemiz için veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız.

Bu çerezlere izin vermeniz halinde sizlere özel kişiselleştirilmiş reklamlar sunabilir, sayfalarımızda sizlere daha iyi reklam deneyimi yaşatabiliriz. Bunu yaparken amacımızın size daha iyi reklam bir deneyimi sunmak olduğunu ve sizlere en iyi içerikleri sunabilmek adına elimizden gelen çabayı gösterdiğimizi ve bu noktada, reklamların maliyetlerimizi karşılamak noktasında tek gelir kalemimiz olduğunu sizlere hatırlatmak isteriz.