Er olmak
Erlik, Muhammedî ahlaktır
Ontolojik olarak bakıldığında erkek, bir cinsiyettir ve insan türünün yaklaşık yarısını oluşturur. Ancak meseleye mana âleminden yaklaşıldığında erkeklik, yalnızca biyolojik bir kategori olarak ele alınamaz. Erkeklik, Cenâb-ı Hakk'ın razı olduğu algı ve eylem biçimini ifade eder. Zamanımızda erkeklik denildiğinde, ne yazık daha çok biyolojik bir anlam öne çıkıyor. Oysa bizim idrak etmemiz gereken erkeklik anlayışında cinsiyet yoktur. Erkeklik; mertliktir, hasbîliktir, dürüstlüktür. Erkeklik; adil olmak, merhametli olmak, vicdan sahibi olmaktır. Muhammedî karaktere bürünmek, Efendimiz'e yakın olmak, O'na benzemeye gayret etmektir.
Aslında cinsiyet itibariyle kadın olsa da öyle er kişiler vardır ki, tarih buna şahittir. Orta Asya'dan beri, başbuğun yanında hatun oturur, ana oturur. Orada basit bir kadınlık tanımı yoktur; orada bir irade, bir sorumluluk ve bir erlik vardır. Başbuğ olmadığı zaman, o mekânın başı odur. Bunun için de erlik gerekir. Erlik, vurmakla, kırmakla, tahakküm kurmakla ölçülmez. Erlik; vicdan sahibi olmakla, mert olmakla, adil olmakla, merhametli ve sevecen olmakla ölçülür. Kısacası erkeklik, Muhammedîliktir, Efendimiz'in ahlâkına yaklaşma gayretidir.
Ne yazık ki yaşadığımız çağda maçoluğun erkeklik sanıldığı bir dönemden geçiyoruz. Bu durum son derece hazindir. Bu, ontolojiyi bilmemekten, sistemi tanımamaktan ve manayı algılayamamaktan kaynaklanır. Bu yanlış algılardan bütünüyle arınmak gerekir. İnsan, cinsiyetine göre değil; erliğine göre değerlendirilmelidir. Ancak böyle bir tasnif anlamlı hale gelir. Erlik ise vatana, millete, insana ve bütün mahlûkata hizmetle ortaya çıkar. Cemâdata, nebâtata, hayvanata kadar uzanan bir sorumluluk bilinci gerektirir. Bunlardan vareste kalıp, yalnızca birtakım biyolojik unsurlara sahip olmak, erkeklik anlamına gelmez. İnsan, bu erliği üretmekle mükelleftir.
İslâm, sadelik dinidir
Tasavvuf, insanın hayatını zorlaştıran bir alan değil; aksine onu son derece yalın, sahici ve yaşanabilir hâle getiren bir idrak biçimidir. Mesele, kelimeleri çoğaltmak, kavramları üst üste yığmak ya da insanın zihnini karmaşık şemalarla doldurmak değildir. Asıl olan, eşya ile, insanla ve bütün varlıkla barışık bir hayat sürebilmektir. Çünkü Cenâb-ı Hak bizden, türlerin hukukunu gözetmenin ve varlığın anlamını idrak etmenin ötesinde bir şey istememektedir.
Tevhid dediğimiz hakikat, her şeyde O'nun muradının ve marifetinin açığa çıktığını fark edebilmekle başlar. Her varlık, kendi türüne ait bir mana taşır. Mühim olan, o manayı okuyabilmek ve ona göre bir ilişki biçimi geliştirebilmektir. Bunun dışında hayat son derece sadedir: Çalışmak, üretmek, paylaşmak… Zaten üç günlük bir ömürdür yaşadığımız. İnsan bu sadeliği idrak ettiğinde tertemiz bir kul olur. Cenâb-ı Hak da kendi marifetini o kulun üzerinden açığa çıkarır.
İslam, karmaşıklık değil sadeliktir. Kafa karıştırmaya, işi zorlaştırmaya gerek yoktur. "Lâ mevcûde illâ Hû" denildiğinde anlatılmak istenen budur: O, bir yerlerde saklı bir potansiyel değildir; bütün eşyada açığa çıkan kudsî bir kuvvedir. Murad ettiği gibi her türü yaratmış ve her türe bir mana yerleştirmiştir. İnsan bu manayı okuyabildiği ölçüde doğru bir ilişki kurar.
Ashâb-ı kirâmın hayatına bakıldığında da bu sadelik görülür. Peygamber Efendimiz'in huzurunda, O ne dediyse severek ve hizmet ederek yaşamışlardır. Hangisi havada uçmuştur? Hangisi olağanüstü işler peşinde koşmuştur? Sadece dürüst insan olmuşlardır. Üretmişler, paylaşmışlar, gıybet etmemişler, birbirlerinin kuyusunu kazmamışlardır. Güzel ahlâk sahibi olmuşlar, önce taklit etmişler, sonra aşkla bağlanmışlardır. Böylece iman, kendiliğinden tahkike dönüşmüştür.Kadere iman ve vesvese
İnsan, varlığın "fail-i mutlak"ı olarak Allah'ı kabul ettiğinde şu soruyla yüzleşir: Her şey O'nun iradesiyle oluyorsa, yükümlülük, günah ve sevap nasıl anlaşılmalıdır? Bu soru son derece yerindedir ve insanın sorumluluğunu ciddiye aldığını gösterir.
Cenâb-ı Hak, sonsuz kudretinden bir sistem kurmuş ve bu sistem içinde insanı serbest bırakmıştır. Hidayete sevk eden de O'dur, dalâlete düşüren de. Ancak insan, bu iki imkân arasında tercih yapabilecek bir donanımla yaratılmıştır. İnsan, Mudil ile Hâdî ism-i şerifleri arasında farklı mazhariyetlere uğrar ve bu, ilâhî muradın bir parçasıdır. Nitekim Allah, bu serbestliğin içinde kaybolmaması için peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiş, suhuflar vermiş ve sayısız işaret koymuştur.
İnsan dışındaki varlıklar sevk-i tabii ile hareket eder. Dağlar, taşlar, bitkiler ve hayvanlar mükellef değildir. Hayır ve şer onlar için söz konusu değildir. Mükellefiyet yalnızca insana ve cinlere verilmiştir. Eşref-i mahlûkat olarak insan, bu ikili yapıyı idrak edebilecek ve çözümleyebilecek kapasiteye sahiptir. Bu nedenle sorumluluğu da en ağır olan varlıktır.
Kader meselesinde de insanın gözden kaçırmaması gereken temel bir ayrım vardır. Nerede doğacağımızı, kimden doğacağımızı, hangi şartlar içinde hayata başlayacağımızı biz seçmedik. Bunlar kaderin ana kulvarlarıdır. Ancak bir noktadan sonra insan, kendi kimliğini gözden geçirmekle mükelleftir. İnanç, miras alınan bir etiket olarak kalamaz; bilinçli bir tercihe dönüşmelidir. İnsan, bulunduğu ortamın şartlanmasıyla bir yere kadar gelir. Ancak bir eşikten sonra ya bulunduğu inancı tahkik eder ya da başka bir yöne savrulur. Bu alan insana bırakılmıştır. Bu bilinç, insanın kendisini değersiz görmesini değil, sorumluluğunu idrak etmesini gerektirir.
Vesvese meselesi de bu bağlamda değerlendirilmelidir. Vesvese, insanın bir tarafa yönelmek isterken diğer taraftan çekilmesi hâlidir. Yapmakla yapmamak arasında gidip gelmek, insanın kendisini yeterince ciddiye almamasından kaynaklanır. İnsan, neden savrulduğunu kendine sormalıdır. İnanıyorsa neden inandığını, inanmıyorsa hangi şüphelerle inanmadığını açıkça kendine ifade edebilmelidir. İnsan, bu anlamda kendisini saman çöpü gibi sürüklenen bir varlık olarak görmemelidir.