İki denizin birleştiği adam: Ahmed Yüksel Özemre

Ahmed Yüksel Özemre hocamız, sadece pozitif bilimlerde değil manevi ilimlerde dekendini iyi yetiştirmiş, bir daha yeri dolmayacakbir ilim adamı ve kamil bir zattı.

Yunus Arslan SAYI:53
İki denizin birleştiği adam: Ahmed Yüksel Özemre

Bilim ve düşünce dünyamızın nevi şahsına münhasır bir kişiğiydi Ahmed Yüksel Özemre. Türkiye'nin ilk atom mühendisi olan Özemre; modern bilime olduğu kadar Doğu mizstizimi, İslam tasavvuf geleneği ve gerekliliklerine de derinlemesine hâkim bir bilgeydi. Dünyanın hâlen bir araya getirmekte zorlandığı bu derin mecraları irfan geleneğimizin imbiğinden süzerek şahsında cem eden, Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre'yi uzun yıllar ilminden ve dostluğundan istifade etmiş olan araştırmacı ve yazar Necmettin Şahinler ile konuştuk.

Ahmed Yüksel Özemre ile tanışmanızdan ve dostluğunuzdan başlayalım isterseniz?

Bazı insanlar vardır. Onlarla tanışmanız, karşılaşmanız hayatınızda bir dönüm noktası oluşturur. Bu bir "tesadüf" değildir çünkü "tesadüf" yalnızca sözcüklerde geçen bir kelimedir. Eğer ezelde takdir edilmiş bir buluşma/kesişme gerçekleşecekse yeryüzünde biz farkında olmadan bunun senaryosu da sahneye konulur. İki insan dünyevi bir olayın perdesi altında -hikmetini yalnızla Allah'ın bilebileceği- esrarlı bir itilişle karşı karşıya getirilir. Aynı zamanda bu, Kuran'da anlatılan "ıstıfa" yani ilahi "seçilme/süzülme/seleksiyon" sisteminin de bir sonucudur. İşte merhum Ahmed Yüksel Özemre hocamızla bizi tanıştıran olay 1986 yılının Nisan ayında bir gece vakti gerçekleşen Çernobil hadisesi, kazasıdır.

Bu facianın olduğu dönemde Ahmed Yüksel Özemre hocamız Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) başkanıydı. Ben de o sıralar çeşitli kültürel faaliyetler düzenleyen sivil bir toplum kuruluşunda görevliydim. Çernobil hadisesi üzerine yapılan tartışmaların, spekülasyonların yoğunlaşması, bu hadisenin Doğu Karadeniz'de halk sağlığına ne denli yansıdığı ve aynı zamanda fındık ve çay gibi iki stratejik ürüne etkisinin ne olduğu gibi endişelerin çoğalması üzerine biz de kendilerini Trabzon'a bir konuşma yapmak üzere davet ettik. Kendisiyle tanışmamız bu konuşma öncesi biyografisini bana yazdırırken gerçekleşti.

Özemre ile nasıl bir bağınız vardı?

Ahmed Yüksel Özemre hocamız ile bağım pozitif bilimler düzleminde değildi. Kendisinden daha çok irfani yönüyle kabım kadar istifade ettim ama o pozitif bilimlerdeki metodolojisini manevi bilimlere de uygulamış mükemmel bir mürebbi idi. Ele aldığı her konuyu "isabet ve dirayetle" detaya boğmadan en yalın didaktik bir şekilde öğretirdi. Onun örnek aldığım en büyük meziyeti ise ilim ahlakı konusundaki üstün yeteneğiydi. Bilgisi tevazuunu arttırmış bir âlimdi ve bize sürekli Hz. Peygamber'in "Âlimin sermayesi kibri terk etmektir" sözünü hatırlatırdı.

Doğu mistik geleneğine ve İslam tasavvufuna oldukça hâkim bir zattı. Doğu mistisizmi ve tasavvuf gelenekleri üzerine düşüncelerinden bahseder misiniz?

Ahmed Yüksel Özemre hocamızın diğer mistik sistemlerle ilgisi daha çok bunların içinde taşıdığı "bozulmamış/kadim hakikat" yönleriyle ve "varlık âlemi" konusunda ortaya koydukları ontolojik yapıyla ilgilidir. Zaten kendisinin Prof. Toshihiko Izutsu'dan iki cilt olarak çevirisini yaptığı İbn Arabi'nin Fusus'undaki Anahtar-Kavramlar ve Taoculuk'daki Anahtar Kavramlar çalışmaları, kitapları bunu bize açıkça göstermektedir. Hocamız bu çevirinin yazım aşamalarında yanında bulunduğum bir gün şöyle demişti: "Evlâdım! Prof. Izutsu'nun bu araştırması, Cenâb-ı Hakk'ın -hangi zamanda, hangi iklimde ve hangi itikadın mensubu olarak yaşamış olmasının hiç önemi olmaksızın- farklı boyalarla boyanmış olsa bile seçtiği müstesna insanların gönüllerine varlık âleminin esrarını aynı şekilde ilham ettiğini çok bariz bir şekilde ortaya koyan kıymetli bir çalışmadır."

Sonrasında şöyle devâm etmişti: "Biri M.Ö. 6'ncı yüzyılda Çin'de diğeri M.S. 12'nci yüzyılda İspanya'da doğmuş, aralarında yaklaşık on sekiz yüzyıllık bir zaman aralığı ve yaşadıkları yerler itibariyle de yaklaşık 9 bin kilometreden fazla bir uzaklık bulunan, biri Çince diğeri Arapça konuşan bu iki insanın birbirlerini, varlık âleminin yapısı hakkında aynı şeyleri beyan edecek şekilde etkilemiş olduğunu iddia etmek, bir maymunun bilgisayar klavyesinin başına geçip de bir çırpıda Mehmet Akif'in bütün Safâhat'ını aynı sıra içinde eksiksiz ve hatasız yazabilmesi kadar muhaldir."

Tasavvufla tanışması ve intisabı nasıl olmuş?

Bu uzun bir konu; aynı soruyu ben de kendisine bir televizyon programında sormuştum. Verdiği cevabı da sonradan kitaplaştırdığım Kâmil Mürşidlerin Mirası adlı çalışmamın içerisine almıştım. İntisap sürecini merak edenler bu kitaba başvurabilirler. Yalnız kısa olarak söyleyeceğim tek şey, Ahmed Yüksel Özemre hocamızın tarik olarak "HalvetîUşşakî" bir meşrebe, bunun yanında da "Hamzavî-Melâmî" bir neşeye sahip olduğudur. Kendisi manevi seyrinde -burada isimlerini vermeyeceğim- iki zattan feyz almışlardır. "Hamzavî Melâmî" yönü ise anladığım kadarıyla Üsküdar'ın "üç sırlısı"ndan biri olarak tanımladığı Aziz Mahmud Hüdai Türbesi'nin türbedârı "Eşref (Ede) Efendi"ye dayanmaktadır.

Söz açılmışken şunu da net bir şekilde söyleyeyim ki; zamanında değeri çok az kişi tarafından bilinmiş olan Ahmed Yüksel Özemre hocamız da Üsküdar'ın sırlı zatlarından biriydi ama bu manevi/deruni yönünü beşerin basarından ustaca gizlemiş, esrarına muhiplerinin ancak pek azı aşina olmuştur. Bunun yaşadığım en güzel örneği de 1986 yılından 1995 yılına kadar tam dokuz yıldır tanışmamıza rağmen bu zaman sürecinde bana meşrep ve neşesinden bir kelime bile söylememiş olmasıdır. Hiç unutmuyorum 1995 yılında Trabzon'da evimizde misafirken ilk defa bana açılmış ve çok üzgün bir şekilde şöyle demişti: "Evladım! Allah hiçbir kimseyi efendisiz bırakmasın. Benim de bir efendim vardı ve Hakk'a yürüdü." İşte o zaman ben deyim yerindeyse daldığım uykudan uyanmıştım. Daha sonra yine o yıllarda hocamızın yazdığı Üsküdar'da Bir Attâr Dükkânı kitabını okuduğumda hocamızın bu yönünden haberdar olmuştum.

Üsküdar Özemre için çok önemliydi. Bu önemi anlatır mısınız?

Bu sorunun en güzel cevabı yazdığı Geçmiş Zaman Olur ki… ve Üsküdar, Ah Üsküdar adlı kitaplarında saklıdır. O kadar çok şey anlatmıştır ki bize Üsküdar ile ilgili, sonunda bu sevgi beni kendisine yakın olabilmek için Üsküdar'da bir ev sahibi olmaya kadar götürmüştür ama bütün bu anlattıklarından sonra 300 yıllık bir aile geçmişine sahip bir Üsküdarlı olarak bana şu uyarıyı yapmaktan da geri kalmamıştı: "Evladım! Üsküdar'da yaşamak kolaydır amma Üsküdarlı olmak bugün her babayiğidin kârı değildir."

Din, ilim ve medeniyet üzerine makalelerinden oluşan bir kitabı var. Sizce Özemre'nin bu kavramlara bakışı nasıldı?

Çok iyi bildiğim kitaplarından biridir bu kitap ve Ahmed Yüksel Özemre hocamızın değişik konulardaki düşüncelerinden derlenmiştir. Aslında bu kavramlar hocamızın gözünde farklı değil, aynı hakikatin birbirini tamamlayıcı temel unsurlarıydı. Albert Einstein'a ait olduğu söylenen bir söz vardır: "Dinsiz ilim kör, ilimsiz din topaldır" diye. Din ve ilmi ayrı düşünmek, "bunlar bizim saatlerimiz, bunlarsa Allah'ın saatleri" gibi bir ayrıma gitmek anlamına gelir. Hayat bir bütündür ve din teşvik ettiği ilimle yaşamın tüm alanlarını kuşatmıştır. Kuran'da Allah'ın bir isminin de "el-Alîm" olduğu unutulmamalıdır. Hatta Kuran'da Hz. Peygamber'in tek duası "Rabbim! İlmimi artır" şeklinde ilim üzerinedir. Bu nedenle hocamız gerçek bir medeniyetin ancak bu üç kavramın uyumlu birlikteliği ile gerçekleşeceğinin farkındaydı ve tüm gayretini de son nefesine kadar bu yolda kullanmıştı.

Özemre'nin Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Başkanlığı sürecindeki Çernobil kazası sürecinde yaşadıkları hakkında ne söylemek istersiniz? O dönem hayli yıpratıldı. Bir haksızlık söz konusu muydu?

Bu soruya vereceğim en kısa cevap, kaza süreci içerisinde bu haksızlıklara en yakından şahit olanlardan biri olarak "evet" kelimesidir. Bu, aslında sadece hocamızın değil, Türkiye'nin çilesidir. Özemre hocamız daha o yıllarda Türkiye'nin gelecekte nasıl bir enerji dar boğazına gireceğinin farkındaydı ve mutlaka arkasında sağlam bir siyasi iradeyle bir an önce nükleer santrallerin kurulmasının zorunlu olduğunu söylerdi. Hatta bir keresinde kendisine: "Hocam, bu kadar yormayın kendinizi" dediğimde bana: "Evladım! Ben sizin için değil çocuklarınız için çalışıyorum" demişti.

Yalnız şunu da ekleyeyim; Özemre hocamız kendisine doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak çile çektirenler için şunu da söylemiştir: "Bana çile çektirmiş olanlara şahsi haklarımı helal ediyorum. Kamuyu ilgilendiren hakların sahibi ise Cenâb-ı Rabbü-l Âlemin'dir. Tabiidir ki buna karışamam." Gerisi? Gerisi, idrak edene.

Gençler üzerinde nasıl bir etkisi vardı? Bilim adamı ve manevi şahsiyetiyle kimleri yetiştirdi, kimleri etkiledi? Nasıl bir iz bıraktı?

Bir ilim insanının bıraktığı iz, onun yazdığı kitaplar ve yetiştirdiği öğrencileridir. Bunlara bakıldığında Özemre hocamızın ömrünü nasıl bir üretkenlikle verimli geçirdiğini görmek mümkündür. Bu konuda Akademik Yıllarım adlı kitabı önemli bir kaynaktır ama bir özel sohbetinde bize kendi rahle-i tedrisinden geçip profesör olan eski öğrencilerinin çokluğundan bahsetmişti. Sonradan bir başka şeyi daha hatırlatmış, bu öğrencilerinden çok az bir kısmının kendini arayıp sorduğunu da üzülerek ilave etmişti. Bugün hocamızın teorik fizik üzerine yazdığı kitaplar, kendi internet sitesinden bütün öğrencilerin, gençlerin karşılıksız olarak hizmetindedir. Şüphesiz manevi-irfani yönünden beslenerek yetişen öğrencileri de mutlaka vardır ama hocamız bu konuda her zaman sırlı olmayı tercih etmiştir.

Son olarak siz Özemre'yi bir değer olarak nasıl tarif edersiniz? Nasıl bir geleneği temsil ediyordu?

Ahmed Yüksel Özemre hocamız, sadece pozitif ilimlerde değil manevi ilimlerde de kendini iyi yetiştirmiş, bir daha yeri dolmayacak bir ilim adamı ve kâmil bir zattı. Lütfettiği 22 yıllık dostluğunda Muhammedî ahlakın güzelliklerini cömertçe bize yansıtmıştır. Umarım yetiştirdiği öğrencileri de onun yolundan giderek hem yaşadıkları ülkeye hem de bütün insanlığa pozitif değer katmayı sürdürürler. Onun temsil ettiği gelenek ise "Meslek-i Celile-i Ahmediye"den yani Hz. Peygamber'in yüce tavrı ve yolundan başkası değildir.

Ahmed Yüksel Özemre Kimdir?

Türkiye'nin ilk atom mühendisi olan Ahmed Yüksel Özemre, aynı zamanda bir mutasavvıftı. 3 Nisan 1935 yılımda ömrü boyunca çok sevdiği Üsküdar'da dünyaya geldi. 1954 yılında Galatasaray Lisesi'ni, 1957 yılında İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik-Fizik bölümünü bitirdi. 1958 yılına geldiğinde ise Fransa 'da bulunan Fransa Nükleer Bilimler ve Teknoloji Milli Enstitüsü Atom Mühendisliği'nde yüksek lisans yaptı. 1973 yılında teorik fizik konusunda profesör olan Özemre, çeşitli kurumlarda yöneticilik ve danışmanlık yaptı. 25 Haziran 2008 tarihinde vefat etti.

Eserleri:

Eserleri: Türkiye'nin Çernobil Çilesi (1993), İslâm'da Aklın Önemi ve Sınırı (1998), Üsküdar'da Bir Attâr Dükkânı (2006), Gel De Çık İşin İçinden (2007), Geçmiş Zaman Olur Ki... (1998), Portreler, Hâtıralar... (2001), Din, İlim, Medeniyet [Düşünceler] (2002), Ah Şu Atom'dan Neler Çektim! (2002), Üsküdar, Ah Üsküdar!... (2006), Muhabbet ve Mücâdele Mektupları (2002), Çernobil Komplosu (2004), Üsküdar'ın üç "Sırlı"sı (2007), XX. Yüzyılda Fiziğe Yön Verenler (2005), Galatasaray Mekteb-i Sultânîsi'nde Sekiz Yılım (2006), Hasretini Çektiğim Üsküdar (2007)

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN