Dedemden dinlediğim masallar anlatılmamış masalın hikayesi

Siz de küçükken dedenizden, ninenizden yahut büyüklerinizden dinlediğiniz masalları dedeminmasallari@lacivertdergi.com.tr adresine gönderin, seçilen masalları Lacivert’te yayımlayalım ve sene sonunda aralarından seçtiğimiz en güzel masalı ödüllendirelim.

Nihan Kaya SAYI:45
Dedemden dinlediğim masallar anlatılmamış masalın hikayesi

Çocukluğum süresince bana hiç kimse masal anlatmadı. Sanırım çocukluğuma dair hatırladıklarım arasında yoksunluğunu en güçlü şekilde duyduğum şeylerden biri budur. Bulduğum resimli kitapları yetişkinlere götürdüğümü, okumaları için onlara yalvardığımı hatırlıyorum. Meşgullerdi ve okumaya yanaşmıyorlardı. Kolay pes etmiyor, ısrarla kitabın ne demek olduğunu, içinde ne yazdığını soruyordum. "Hikâye" deyip geçiyorlardı. Anlamını tam manasıyla bilemediğim bu sözcük, bütün büyüsüyle birlikte zihnimde yeniden, yeniden canlanıyordu. "Hikâye"nin ne olduğu sorusuna yanıt vermiyordu hiçbiri; ben de ne olduğunu çözemediğim kitabın sayfalarını açıyor, gördüğüm resimlere hikâyeler yazarak bu büyülü sözcüğün ne anlama geldiğini anlamaya çalışıyordum.

Bu yaz 39 yaşımı dolduracağım ve "hikâye" sözcüğünün ne anlama geldiği sorusuna yanıt aramaya devam ediyorum hâlâ. Hayatımda çok şeyi bu soruya borçlu olduğumu düşünüyorum. Hikâye, bugün dahi, bildiğim en büyülü sözcük. Bu arada bu sözcüğü öyküden ayırdığımı belirteyim. "Öykü"yü İngilizcede "short-story" olarak ifade ettiğimiz türe karşılık olarak kullanırken, "hikâye"yi bir romanın hikâyesi, bir öykünün, bir piyesin, bir masalın, bir filmin, bir insanın, bir hastanın, bir mekânın hikâyesi olarak yani çok daha geniş anlamda kullandığımı vurgulamak isterim. Atölyelerde, "Kâinat atomlardan değil, hikâyelerden meydana gelmiştir" diyen yazar Muriel Rukeyser'in sözünü alıntılıyorum bu yüzden. Her durumun, her nesnenin, hatta her sözcüğün, her şeyin ama her şeyin potansiyel bir hikâye olarak düşünülebileceğini, meselenin bunu görmek, nitekim yaratıcı yazarlığın da temelde böyle bir görme biçimi olduğunu anlatıyorum. Diyorum ki; beyaz bir evin önünden geçmemiz hikâyedir. Burada sadece bir evin önünden geçme eylemimiz değil, önünden geçtiğimiz evin başka bir renk değil de beyaz olması da hikâyedir. Ev beyazsa bu ayrı bir hikâye, siyahsa ayrı, kırmızıysa ayrı bir hikâyedir. Çünkü mesela "beyaz", tek başına bir hikâyedir. Her sözcük ayrı bir hikâye olduğu gibi, her sözcük başka başka hikâye potansiyellerini de içinde barındırır. Bir hikâye, okur için de yazar için de, karşılıklı olarak o sonsuz potansiyelleri keşfetmeye dair zihinsel, içsel, dikey bir serüvendir. Ahmet Hamdi Tanpınar Sahnenin Dışındakiler romanında; "Biz evvela kelimeleri öğreniriz; sonra yaşadıkça teker teker manalarını" demişti. Her sözcük bir hikâyedir çünkü her sözcüğün yatay ve dikey boyutu vardır. "Acı" sözcüğünü üç yaşındayken öğrenmişizdir. Üç yaşında koşup düştüğümüzde "Dizim acıdı" deriz; burada "acı" sözcüğünü gerçekten de doğru, anlamına uygun kullanıyoruzdur fakat büyüdükçe aynı sözcüğü yeniden, yeniden öğreniriz. Bir sözcüğü bu şekilde yeniden, daha derinden öğrenmek, aslında o sözcüğün dikey boyutunu öğrenmektir. Yaşadığımız her yeni acıda "Ben bu acıyı bilmiyordum", "Ben meğer daha önce acı nedir bilmiyormuşum" dediğimizde "acı" sözcüğünün dikey boyutunu giderek daha derinden keşfettiğimizi söylüyoruzdur aslında. Hayatı öğrenmeyi sözcükleri öğrenmekten, sözcükleri öğrenmeyi hayatı öğrenmekten bu yüzden ayıramayız. Hayata dair bir konuda derinleşmek, bir sözcüğünün dikey boyutuna giderek daha derininden vakıf olmak, hayatı, o sözcüğün hayatını dikeyleştirmektir. Hayatla ilişkimizi sözcüklerle ilişkimizin belirlemesinin, aynı şekilde sözcüklerle ilişkimizi de hayatla ilişkimizin belirlemesinin nedeni budur.

İnsan zıddına ulaşmadan kendini tamamlayamaz

Biz hayatımızı yaratıyoruz ve hayatımız da bizi yaratıyor. Biz yapıp ettiklerimizi yaratıyoruz ve yapıp ettiklerimiz de bizi yaratıyor. Karşılıklı ilişkimizin birbirini çoğaltan dinamik sinerjisinden doğuyor her şey. Tolstoy Sanat Nedir kitabında sanatı, sanatçının verdiği eseri uzun uzun övüyor ve sonra, geride bıraktığımız en önemli eserin hayatımız olduğunu söylüyor. Hayatımızı biz ölünce tamamlanacak bir sanat eseri gibi yaşamak, bir sanat eseri yaratmaktan pek de farklı değil aslında. Sadece olduğumuz, yaptığımız değil, potansiyel olarak yapabileceğimiz şeylerin, yapmadığımız şeylerin, tüm ihtimallerimizin de toplamıyız. Tekâmül etmek, şu anda olmadığımız kişi olmamız demek ve Samuel Beckett'ın da dediği gibi, insan zıddına ulaşmadan kendini tamamlayamaz. Nasıl ki bizim hikâyemizi yaşamadığımız şeyler de belirliyor, aynı şekilde, bir hikâyenin özünü de onun yatay yüzeyinde olmayan şeyler oluşturuyor en çok. Yatay hikâye, dikey hikâyeye ulaşmak için bir vasıta; yatay hayatın, dikey hayata ulaşmak için bir vasıta olması gibi ve bir hikâyenin değeri, yatay hikâyenin bizi derinine götürebileceği dikey potansiyel nispetinde.

Mahrumiyetlerimiz en büyük zenginliklerimiz olabiliyor; zenginliklerimizin mahrumiyet olabileceği gibi. Bana okunmayan kitapların resimlerine hikâyeler uyduruşumu ve bundan büyük keyif alışımı, sonra okuma yazmayı öğrenince o kitapları bitmek tükenmek bilmeyen bir iştahla okuyuşumu, kendi uydurduğum hikâyelerin bana okuduklarımdan çok daha fazla heyecan verdiğini fark edişimi, hikâyelerin içinde orada olmayan hikâyeler bulmaktan mest oluşumu, heyecanla yine okumaya, yine uydurmaya -bu sefer uydurduklarımı yazmaya- devam edişimi, kısacası, kısmen de olsa yazarlığımı belki bana masal anlatılmamasına, kitap okunmamasına ve okuma-yazma öncesi güçlü şekilde bunu bir yoksunluk olarak duyuşuma borçluyum. Yazdığım roman ve öykülerde de metni özellikle çok katmanlı, farklı okumalara açık, eksik bıraktığım yerleri okurun tamamlamasına imkân bırakabilecek, metni yazma eylemine okuru da aktif biçimde dâhil edecek, okuru pasif değil, yaratıcı okur olmaya teşvik edecek şekillerde kurgulamaya hep özen gösterdim.

André Gide, Dünya Nimetleri kitabının girişinde; "Neyse, bu kitabı okuduğun zaman, bu kitabı at ve çık" der; "Kitabım çıkmak arzusu versin isterdim sana, nereden olursa olsun çıkmak -kentinden, ailenden, odandan, düşüncenden. Yanına alma kitabımı." Yazdığım her kitapta, isterim ki okur okuduğu metinden çıkabilsin, okuduğu metni yazarla birlikte yeniden yazdığının farkına varabilsin, metnim ona metinde yazılanlar dışında fikirler verebilsin, okur metnimden kendisine ait bir metin yazma ve yaratma hevesiyle çıkabilsin. Öykü ve romanlarımla yapmaya çalıştığım şeyi bugün size bir görsel sunarak yinelemek istedim. Lacivert Dergi benden çocukluğumda dedemden dinlediğim bir masalı yazmamı istediğinde masal yerine resim yayımlamayı ve okuma-yazma öğrenmeden önce resimlere bakarak hikâye yazdığımız gibi, Lacivert Dergi okurunun da kendi masalını kendisinin yazması fikrini ortaya bırakmayı önerdim. Ne de olsa okumak da bir yazma biçimidir; yazmanın bir okuma biçimi olduğu gibi.

İşte bu, o resim. Dilerim bu güzel resim, dilerim bu birkaç cümle, her birimizin içindeki yaratıcı yazarı açığa çıkarmak için küçük bir ilham, her birimiz kendi hayatlarımızda kendi masalımızı yaratırken bizi bu resimden, bu yazıdan, bu dergiden çıkartan küçük bir düşüncenin başlangıcı olur.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


Diğer Haberler

BİZE ULAŞIN