"Şirin'in Düğünü"ne dair

Cihan Aktaş'ın kaleme aldığı Şirin'in Düğünü romanı, sadece kadim bir hikaye olan Hüsrev ü Şirin'in söylediklerini bugüne uyarlamakla kalmıyor, bunun yanında yakın geçmişimizin toplumsal ve siyasal olaylarını ve bu olayların doğurduğu profillerini, bu karakterlerin düşünce dünyasındaki farklılıklarını da ele alarak hikâyeye yeni bir boyut katıyor.

Ömer Fatih Andı SAYI:34 / Nisan 2017
"Şirin'in Düğünü"ne dair

Roman, fıtratı itibarıyla daima popülerleşmeye meyyal bir edebiyat türü olarak bugüne kadar var olmuştur. Bu meyil, çok satan kitaplar listesinde en çok gördüğümüz türün roman olması, hani roman diyemesek bile 'roman tadında' olmasının, piyasa tarafından makbul görülmesi ile ispatlanabilir. 2000 yılı sonrası yayımlanan romanlara baktığımızda; bir tarafta reklam değerine göre piyasada yer bulan yazarlara, diğer tarafta ise az da olsa nitelikli olma gayreti içerisindeki romanları kaleme alan yazarlara şahit oluyoruz.

Günümüzde roman en çok rağbet gören türlerden biri olmasına rağmen, edebi verim ve eser ortaya koyulma noktasında şiir ve öykü türlerinin gerisinde kaldığı ise bir vakıa. Bu iki türün gölgesinde kalan 'nitelikli roman', ihmal edilmiş bir edebiyat sahası olarak okuyucunun dikkatinden kaçmamaktadır aslında. İçinde bulunduğumuz mevcut şart ve toplumsal yapı göz önüne alındığında ve yazarların edebi tür tercih eğilimleri incelendiğinde, tenhada kalan bir tür olduğu söylenebilir romanın. Bu bakımdan, son ayların önemli edebi eserlerinden biri olarak görebiliriz Cihan Aktaş'ın Şirin'in Düğünü adlı romanını.

Gündemin akışına kulak tıkayamayan ve ülkenin içinden geçtiği süreçlerin edebi verimlere yansıyışını önemseyen bir okuyucu olarak, daha önceki eserlerinde ustalığını ispatlamış bir yazar olan Cihan Aktaş'ın bu roman deneyişini ve romanını anlatırken ülkemizin yakın tarihindeki toplumsal hadiselere ayna tutmasını önemsiyorum.

Kendisini 'modern muhafazakâr' olarak niteleyen Safure Hanım'ın yanında, eski kimliği ile yeni kimliği arasında kalan Şirin Adıgüzel'in arayışlarını ve aşk hikâyesini kadraja alan yazar, hikâyesini anlatırken kadim bir hikâyeyle bağlar kuruyor. Hatta Nizami Gencevi'nin Hüsrev ü Şirin'inin yakın tarihimize taşınmış bir uyarlaması olarak da okuyabiliriz Şirin'in Düğünü'nü. Roman, Gencevi'nin mesnevisiyle olan bağını iki şekilde kuruyor. Bu bağların birincisi, ana karakterin adının Şirin ve Şirin'in atının adının Şebdiz olması gibi doğrudan atıflarla oluşturulurken, ikincisi roman ile mesnevi arasındaki olay ve karakter benzerlikleri ile kuruluyor.

Nizami Gencevi'nin Hüsrev ü Şirin adlı mesnevisinde "Fərhad adlı bir cavan vardır/Usta mühəndisdir, bir sənətkardır" mısralarıyla anlattığı Ferhat'la, Şirin'in Düğünü'nde "İşte bu şekilde, anlamını çözmek için düşünüp durmayı gerektiren resimler yapar Kürşat, bulduğu her yere, kağıda duvara, taşa, toprağa…" cümleleriyle anlatılan Kürşat… Biri heykeltıraş ötekisi ise kara kalem resimler çizen bir ressam olması sebebiyle sanatkârlık ortak paydasında buluşurlar nerdeyse.

Vikipedi'nin 'Xosrov və Şirin (Nizami)' maddesinin 'əsas personajlar' bölümünün Ferhat başlığı altında şu ifadelere yer verilir: "Fərhad həm mühəndis, heykəltəraş-sənətkar, həm də Şirinə vurulmuş bir aşiqdir. (…) Faciə burasındadır ki, Şirin Fərhadı sevmir, ona yalnız mahir bir sənətkar kimi hörmət bəsləyir."

Buradan hareketle denilebilir ki Kürşat ve Ferhat'ın bir diğer ortak paydası ise ikisinin de karşılıksız sevmesidir. Şirin, mesnevide Ferhat'ı sevmeyen, ona sadece sanatçılığından dolayı hürmet gösteren bir karakter olduğu gibi, romanda ise Kürşat'ı Yeşilçam kokan bir ifadeyle 'ağabeyi gibi gören' bir karakterdir. Bu da iki karakter arasındaki bir diğer benzeşme noktasıdır. Bu durum sadece Ferhat- Kürşat benzerliğiyle sınırlı kalmaz. Sasani Hükümdarı Hüsrev'in, romanda holding yöneticisi Faruk olması gibi Ermeni melikesi yeğeni olan Şirin de romanda; varlıklı bir ailenin mensubu, Safure hanımın yeğeni olarak karşımıza çıkar. Bu bağlamda düşünüldüğünde Şirin'in Düğünü'nün Mihin Banu'su da, Safure Hanım'dır.

İki metin arasındaki paralellik sadece karakterlerin özellikleriyle sınırlı kalmaz. Olay örgüsüne de yansır. Örneğin Şeyhi'nin mesnevisinde "Hüsrev'in müşaviri Şavur" Şirin'in Düğünü'nde Naman olarak karşımıza çıkar ve iki metinde de "Şirin'e aşık olunuş" şekli neredeyse aynıdır. İki eserde de Hüsrev-Faruk, Şirin'e Naman-Şavur'un anlattıklarıyla ve Şirin'i görmeden âşık olur. Bunun yanında yine Şeyhi'nin mesnevisine baktığımızda Hüsrev'in müşaviri Şavur ile Çin'de ders arkadaşı olması gibi, Faruk ve Naman da birlikte Japonya da eğitim almışlardır. Faruk'un da Hüsrev'in de karısının ismi Meryem'dir ve Meryem vefat etmiştir.

Olay örgüsündeki benzerliklerin sıklığı sebebiyle diyebiliriz ki, Şirin'in Düğünü, kadim bir hikâyenin yakın tarihimizi zaman kabul eden bir uyarlamasıdır ve böylesi bir uyarlama yapılırken iki metin arasında bu kadar rahat bağlantılar kurulabilmesi ve ortaya genel anlamda başarılı bir metnin çıkabilmesi bize gösterir ki, Hüsrev ü Şirin hikâyesi eskide kalıp gitmiş bir hikâye değildir. Her ne kadar bugün üç beş cümlelik bir ezber paragraf içerisinde bu metni harcasak bile, aslında nitelikli bir yazarın yeniden yazım teşebbüsüyle bu hikâye zenginleşerek varlığını devam ettirebilmekte ve yüzyıllar öncesinden bugüne uzanan süreçte bize birçok şey söyleyebilmektedir.

Bayatlamış tekrarlar

Yukarıdaki paragrafta söylediğimiz gibi, roman sadece kadim hikâyenin söylediklerini bugüne uyarlamıyor, bunun yanında yakın geçmişimizin toplumsal ve siyasal olaylarını ve bu olayların doğurduğu karakter profillerini, bu karakterlerin düşünce dünyasındaki farklılıklarını de ele alarak hikâyeye yeni bir boyut katıyor.

Romanda işlenen zamanın 2000'li yılların başı olduğunu, Safure Hanım'ın; "Cumhuriyet tarihinin en büyük krizini yaşadık" cümlesiyle kastettiği anlaşılan 2001 Ekonomik Krizi (Kara Çarşamba) gibi toplumsal olaylara ve 'sermayenin el değiştirmesi veya muhafazakâr kesimin eline geçmesi' gibi olgulara dair değinilerden ve bekçinin Asmalı Konak (2002-2003) dizisi izlemesi gibi dönemi yansıtan ince detaylardan anlıyoruz.

2000'li yıllar ve dizi demişken değinilecek önemli bir husus daha mevcut romana dair. Romanın 2000'li yılları anlatıyor olması o yıllarda çekilen dizilerle aynı temaları işlemesini gerektirmez. Nitekim 2002 yılında yayın hayatına başlayan, Osman Sınav dizisi olan Kurtlar Vadisi'ndeki Kosova Kâtibi Ali Candan'ın bir trafik kazasının ardından basına öldüğü yönünde haber verilmesinin ve kimliğinin değiştirilerek Polat Alemdar adıyla yaşamına devam etmesini Şirin'in Düğünü'nde Şirin Adıgüzel'in bir trafik kazasının ardından gazetelere verilen ölüm haberlerinden sonra Nursuna Akarsu olarak yaşamına devam etmesi arasındaki benzerlik, beraberinde ana karakterin iki farklı kimlik arasında kalış, eski kimliğe dair özlemler ve eskiyi unutuş mecburiyetleri; yeni kimlikteki oturmamışlıklar gibi psikolojik temalar her ne kadar okuru romanın içerisine sürüklese de artık klişeleşmiş bir usul olması sebebiyle sıkıcı bulunabilir. Zira Kurtlar Vadisi'nin ardından birçok dizide başarılı veya başarısız olarak ele alınan bu tema en son 2010 yılında çekilen Ezel adlı dizide Ömer Uçar karakterinin yeni kimlik ve adı olan Ezel Bayraktar'a dönüşüm sürecinde karşımıza çıkar. 2000 sonrası 'Turkish Drama' izleyicisinin dikkatinden kaçmayacak kadar işlenmiş, yıpratılmış hatta bayatlamış bir temanın romana bu kadar geç intikal etmesi, romanın kurgusu açısından bir zayıflık olarak görülebilir. Bu zayıflık, yine aynı şekilde romanın birçok noktasında, özellikle Faruk ile Şirin arasındaki aşk çerçevesinde yaşanan olaylarda klişeleşmiş Yeşilçam edasıyla da yer yer pekişir.

Romana dair getirilecek bir diğer eleştiri ise, romanın dili ve üslubundaki aşırı tasvirci tutumdur. Olaylarda kimi zaman karşımıza çıkan yoğun detaylar ve tasvirler, okuyucuyu hadiselerden ve hadiselerin geriliminden koparabilmektedir. Örneğin; romanın bir bölümünde; Nursuna ile Safure'nin sohbeti esnasında içtikleri yeşil çayla birlikte gelen florantin kurabiyelerin yanındaki küçük kâsede yer alan lokumların bir kısmının naneli diğer kısmının ise güllü olmasına dair detaylara girilirken metnin genel akışı dağılır. Bu dağılış, kimi okuyucu için sorun olmayabilirken, kimi okuyucu ile romanın arasını açabilir. Benzer bir eleştiri, romanın hacmi için de yapılabilir.

Aktaş'ın hikâyelerine hasret kaldığımızı belirterek ve bu emeği takdir etmekle birlikte, hikâye özlemimizi gidermeye yetmediğini de söyleyip romanın son sayfasındaki son cümleler ile bitirelim sözü: "Ben de en az onun kadar korkuyorum kaybetmekten. Öyle az insan oldu ki yanı başımda, sevdiğim, beni seven; zamanında derdimle dertlenmiş herhangi biri beni parça parça etmeden geçip gidemez hayatımdan…"

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


Diğer Haberler

BİZE ULAŞIN