Cellatlarından uzun yaşayan adam gecenin hakimi; Ömer Muhtar

Emperyalist sömürgecilerle baş-başa kalan Kuzey Afrikalılar kendi kaderlerini çizmek zorunda kaldıklarını anlamışlardı. Tarih bir kez daha sil baştan yazılacaktı. Bu kaderin adı Senusilerin taçlandırdığı uzun bir direniş tarihini işaret ediyordu ve tarih Ömer Muhtar’ın eğitim hayatı boyunca hayal ettiği gibi sade bir muallim olarak yaşayıp gitmesine asla izin vermeyecekti.

Güven Adıgüzel SAYI:30 / Aralık 2016
Cellatlarından uzun yaşayan adam gecenin hakimi; Ömer Muhtar

Mustafa Akkad'ın 1981 yapımı Çöl Aslanı/Lion of the Desert filmindeki o efsanevi sahne. Tankları, topları ve ağır silahlı askerleriyle saldırıya geçmek için yola düşen işgalci İtalyan birliklerine, at sırtındaki 'Senusi mücahitleriyle' büyük bir darbe indiren Ömer Muhtar, zaferle biten çatışma sonrasında sağ kalan esir bir teğmene yere düşen İtalyan bayrağını uzatarak, yorgun ama kararlı bir ses tonuyla şöyle der; "Al! Generaline söyle, bu buraya ait değil."

Evet, o bayrak oraya ait değildi. Bunu en iyi Ömer Muhtar biliyordu. Ömer Muhtar, yolundan döndürülemez bir kahraman. Yürüdüğü yolun farkında olan ve bu fark uğruna kendini yetiştirmiş, bu farkın uğruna hayatını bağışlamış bir adam. Adanmış bir ruh. Görkemli asaleti ve safi imanıyla; dillere destan bir direnişin ölümsüz lideri. Şehit ve şahit. Şahitliği; her şeye rağmen izzet ve şerefin yıkılmaz kalesinin savunulması gerektiğine dairdir, şehitliği ise çağlara derin ve uzun bir işarettir. Kuzey Afrika'da son sözün kime ait olduğunu bir kez daha hatırlattığı için üzerine Roma orduları gönderilen bir özgürlük savaşçısı için söylenecek en güzel iki kelime; şehit ve şahit.

Tarih onu inandığı dava uğruna Libya dağlarında ve uçsuz bucaksız kavurucu çöl yollarında at sırtında yaşamaya mecbur etmişti. İnanmanın sükûtundaydı. Ezilmiş bir halkın kalbinde eskimiş mavzeriyle tam 20 yıl boyunca hep aynı şarkıya eşlik etti. Mecbur ve memnundu. İyilerin yanında saf tutmaya mecbur, tarihin omuzlarına yüklediği bu onur verici mecburiyetinden dolayı ziyadesiyle memnundu. Ömer Muhtar, vazifesine gönülden inanmış bir adam. Kendi kaderini Trablusgarp'ın kaderinden, bir ferdi olduğu büyük İslam ümmetinden ayrı görmeyen yorgun bir aslan. Vatanına yani dinine uzatılan o kapkara emperyalist eli öpmeyen, sahipleriyle birlikte o uğursuz eli de havada bırakan ve şahsına yapılan bütün ikbal tekliflerine rağmen yolundan asla dönmeyen, ikbalini ayaklarını bastığı özgür vatan toprağındaki bir karış mezar yeri olarak gören-anlayan bir adam. 70 yıl at sırtında, tenini karartan yakıcı güneşin altında, çile, mücadele ve gururla geçecek zorlu ama kutlu bir ömür. Yaşantısıyla rehber, varlığıyla çağrı, ölümüyle işaret.

Direnişin öğretmeni; mütevazı ama tavizsiz

1912 yılında yapılan Trablusgarp Savaşı'nın İtalyan hâkimiyetiyle sona ermesiyle birlikte ümmet coğrafyasına yayılan imparatorluğun sınırları küçülmüş ve Devlet-i Aliye'nin üç kıtaya birden uzanan gürbüz kolları artık iyice kısalmış ve güçsüzleşmişti. Tarih sahnesinde roller değişiyordu. Aynı dönemde Osmanlı için travmatik bir anlamı olan Balkan Savaşları'nın da patlak vermesi, Osmanlı'nın Afrika'dan tam anlamıyla çekilmek zorunda kalmasına yol açmıştı. Emperyalist sömürgecilerle baş-başa kalan Kuzey Afrikalılar kendi kaderlerini çizmek zorunda kaldıklarını anlamışlardı. Tarih bir kez daha sil baştan yazılacaktı. Bu kaderin adı Senusilerin taçlandırdığı uzun bir direniş tarihini işaret ediyordu ve tarih Ömer Muhtar'ın eğitim hayatı boyunca hayal ettiği gibi sade bir muallim olarak yaşayıp gitmesine asla izin vermeyecekti. Özgür vatan topraklarına üşüşen akbabaları avlayan soylu bir avcı olmak zorundaydı Ömer Muhtar ve vazifeyi büyük bir gururla üzerine alıp, yıllarca şanlı bir bayrak gibi kalbinde taşıyacaktı. Yine öğretecekti. Ama at sırtında, tahtasız ve tebeşirsiz, silahı ve imanıyla.

Ömer Muhtar'ı mücadelesinden vazgeçirmek adına sivil halka uygulanan acımasız politikalar, savaş ahlakına uymayan en aşağılık yöntemleri doğurmuştu. Topraklarından zorla koparılarak sahil bölgelerinde bulunan toplama kamplarına hapsedilen ve tecrit edildikleri bu kamplarda açlık ve salgın hastalıklarla mücadele ederken ölen on binlerce Müslüman'ın yanına, kurulan seyyar mahkemelerde uydurma gerekçelerle idam edilen binlercesi daha ekleniyordu. Libya direnişini kırmak ve Ömer Muhtar liderliğindeki Senusi mücahitlerin moralini bozmak için masum sivil katliamının dozu her geçen gün daha da arttırılıyordu. Çemberi daraltmak için Mısır-Libya sınırına 200 kilometre boyunca kesintisiz uzayan dikenli tel örgüler bile çekilmişti. Ama çöl aslanı asla yılmayıp, beraberindeki milis kuvvetleriyle her seferinde İtalyan faşizmine tekrar tekrar haddini bildirmekten geri durmuyordu.

İşgalcilerin kara çizmeleriyle kirlettiği vatanının her karış toprağı için dövüşmeyi ve direnmeyi tercih etmenin bir bedeli vardı. Ömer Muhtar bu bedele doğduğu gün talip olmuş muttaki ve gözü kara bir savaşçıydı. Taktiksel dehası muarızlarını çıldırtıyordu. Ama düşmanlarında onurun zerresi yoktu. Kalbi Senusi mücahitlerle birlikte atan bedevi halk ağır bir zulüm altındaydı. Ömer Muhtar'ı dev bir kartal gibi süzüldüğü Libya dağlarında ve bir hayalet gibi gezindiği çöl yollarında dize getiremeyen, yakalayamayan, alt edemeyen, bileğini bükemeyen sömürgeciler, kendilerine yakışacak bir yöntemle sivil halka saldırdıkları gibi, Libya'nın güçlü kabile reislerini para, unvan ve ikbal karşılığında Ömer Muhtar'a karşı kışkırtmayı denediler. Ömer Muhtar'ın çocukluk arkadaşı olan Senusi şeyhlerinden Şerif el-Giryani ile yine hareketin önde gelen isimlerinden Muhammed Rıza'nın Ömer Muhtar'a artık mücadeleyi bırakması ve teslim olması yönündeki onur kırıcı telkin ve teklifleri Çöl Aslanı'nın kalbine çok ağır gelse de, ilkelerinden, inançlarından ve davasından milim taviz vermeden yoluna devam etmeyi seçecekti yine de. İradi bir tercihti bu. Tevhidi bir bilincin, soylu bir iradenin ve Müslüman bir aklın tercihi. Dağların, çöllerin ve elbette İslam'ın öğrettiği gibi.

Ömer Muhtar mücadelesi ve tavrıyla 20'nci yüzyılın en güzel, en hakiki ve en soylu hikâyelerinden birini yazdı Mağrip'in dağlarına. Libya'nın direniş lideri olarak Afrika'ya ayak basan istilacı emperyalistlerin kâbusu olmaktan bir an için bile geri durmadı. Barbarların uzattığı biberonlardan süt içmeyi reddetti. Emperyalistlerin vadettiği altın tahtları tekmeleyerek, bir halkın kalbinde ikamet etmeye koştu. Her zaman tavizsiz ve her daim muttakiydi. Umudun ve özgürlüğün peşinde büyüttüğü davasını; kanının son damlasına, tüfeğinin son mermisine ve sözünün son hecesine kadar savundu. Ömer Muhtar'ı can düşmanı İtalyan General Graziani iki kelimeyle özetleyecekti; "mütevazı ama tavizsiz." Ferasetli bir müminin olması gerektiği gibi yani.

Dünya ondan öğrenmeye devam ediyor!

Ömer el-Muhtar ve tarihe mal olmuş bu büyük Senusi direnişi hakkında okumalar yapmak isteyenlere derli-toplu bir kaynak imkânı sunan kıymetli bir eser geçtiğimiz yıllarda dilimize kazandırılmıştı. Hak ettiği ilgiyi göremese de, yayımında emeği geçenlere gönülden teşekkür etmek gerekir. Tarihi bir belgesel niteliği bulunan bu kitaptan herkesi haberdar etmek de boynumuzun borcudur. 2014 yılında Ömer Muhtar/Libya'nın İşgali ve Direniş ismiyle Ekin Yayınları tarafından basılan 304 sayfalık bu önemli kitap, Enzo Santarelli, Giorgo Rochat, Roman Rainero ve Luigi Goglia adlı dört İtalyan yazarın dört geniş oylumlu makalesinden oluşmasıyla dikkatleri üzerine çekiyor. Hakan Demirhan'ın çevirisi oldukça başarılı, üslubu hiç yormuyor ve çevirmen ortanın üstünde bir dil zevki de sunuyor okura. Dört bölüme ek olarak, sunuş, ekler ve fotoğraflar bölümleriyle zenginleştirilmiş bir içeriği olan, kütüphanelerde bulundurulması elzem bu tarihi kitabın özellikle "Libya'nın Faşist İşgali Bağlamında Ömer Muhtar'ın Yakalanması, Yargılanması ve Ölümü" başlıklı üçüncü bölümü defalarca okunmaya değer nitelikte bir kurguya sahip ve her satırı tam anlamıyla nefes kesici. Ömer Muhtar'ın kaybolan gözlüğünün sırrı, Mustafa Akkad'ın 1981 yapımı Çöl Aslanı/Lion of the Desert filminde ve dört İtalyan yazarın, 2014 yılında dilimize çevrilmiş Ömer Muhtar/Libya'nın İşgali ve Direniş kitabında saklıdır.

Af dilemeyi de savunma yapmayı da dağlarda ve çöllerde direnmeye devam eden savaşçılarına canının bağışlanması karşılığında teslim ol çağrısı yapmayı da reddetti. Emperyalist mahkemenin hakkında verdiği idam hükmüne karşılık, vakarını bozmadan şunları söyledi: "Hüküm ve karar yalnız Allah'ındır. Sizin bu sahte ve uydurma hükmünüzün hiçbir geçerliliği yoktur. Biz Allah'ın kullarıyız ve yine O'na döneceğiz." Uzlaşmak, pazarlığa oturmak ve taviz vermek 73 yıllık ömründe yer bulabilmiş kavramlar olmadı hiçbir zaman. Emperyalistlerle uzun konuşulmayacağını çok iyi biliyordu ve cellatlarıyla uzlaşmaya niyeti olmadığını tüm dünyaya ilan etti. Darağacına giderken, kelepçe takarak onu teslim aldığını zannedenlerin yüzlerine en son ve en güçlü mermisini şu sözleriyle sıkacaktı; "Biz hiç teslim olmayacağız. Ya kazanacağız ya da öleceğiz. Ama iş orda da bitmeyecek. Yeni nesille savaşmaya mecbur kalacaksınız. Sonra bir nesil daha, bir daha… Bana gelince, cellatlarımdan daha çok yaşayacağım."

Libya mücahidi, Senusi şeyhi, Kur'an öğrencisi, çöl savaşları stratejisti, bağımsızlık önderi, gerilla taktisyeni, direniş lideri, ebedi muallim, çöl aslanı, İslam âlimi, gecenin hâkimi, derviş devrimci, askeri deha ve şeyhü'ş-şühedâ Ömer el-Muhtar… Dünya ondan öğrenmeye devam ediyor. Dara çekilen bedeniye irşat etmeye devam ediyor. Hâlâ o güçlü sesi yankılanıyor dağlarda, çöllerde ve bütün inanmış kalplerde; kötülüğün meşruiyetini tanımayın, kötülerin hükümranlığını reddedin ve cellatlarınızla asla uzlaşmayın!

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


Diğer Haberler

BİZE ULAŞIN