Elveda Selanik

Anı kitaplarını okumayı sever misiniz?

Hasan Meriç SAYI:33 / Mart 2017
Elveda Selanik

Anı kitaplarını okumayı sever misiniz? Ben çok severim. Anı kitaplarında yalnızca yazarının kişisel hatıralarını değil, aynı zamanda anılarda anlatılan zamanın da tarihi bir kaydını bulabilirsiniz. Bazı tarihi vakalar için anı metinleri çok belirleyicidir. Anı yazmak, günlük tutmak bize özgü bir tavır değil. Daha çok Batılılara özgü bir gelenek. Tam da bu yüzden tarihimizdeki bazı sisli zamanları keşke böyle anı kitaplarından okuyabilseydik diye çok düşünmüşümdür. Evet, bizde anılar yazılmaz, günlük tutulmaz (Eldeki toplam da Batı'daki örneklerine göre epey yeni sayılır) ama bizdeki ümmi gelenek de bambaşka bir türün doğmasına vesile olmuştur aslında. Borges'in kitaplarında rastlayacağımız hikâyecilerle akrabayızdır biz; evdeki dedemiz, ninemiz… Onlar konuşurken, kendilerini, kendi kişisel tarihlerini anlatırken aslında üzerinde yaşadıkları toprak parçasının da tarihini anlatırlar.

Karadeniz'de 'yakılmış' türkülerin hikâyelerinin peşine düşmüştük. Bu türkülerden en iç sızlatanı olan Mican türküsünün yaşandığı köyleri gezdik, insanlarla konuştuk. Yaşlılar, türkünün daha önce duymadığımız kıtalarını söylediler bize ve ne gariptir ki birçoğu da Mican'ın hikâyesine kendini eklemeyi başardı. Kimi Mican'ı bir düğünde görmüştü, kiminin babası Mican'ın bir Robin Hood gibi yağmaladığı fabrikanın çalışanıydı. Kimisi Mican'ı Hacc'da görmüştü… Bellek öyle bir şey ki, zamanla bazı hatıralarla bazı kurgular birbirine karışıyor. Hikâyelerden bazıları destanlaşma yolunu tercih ediyor. Yeryüzünün en eski hikâyelerini düşünün. Hepsi bir şekilde 'kahramanın sonsuz yolculuğunda' yeni baştan üretilmiyor mu? Yanıtınız evetse işte yeni baştan üretilen bir hikâyeden bahsetmek isterim size, çünkü yaşanmış her hayat, başka hayatlardan birtakım izler taşır.

Leon Sciaky'nin kaleme aldığı Elveda Selanik de tam olarak öyle. Selanik denilince aklımıza neler geliyor; başta Gazi Paşa tabii ki, sonra Sebatay Sevi, Yunanlılar, Balkan Savaşları ve Abdülhamit. Selanik denilince benim aklımda bir de Fransa'ya kaçan Yahya Kemal'in hatıralarında anlattığı bembeyaz liman şehri canlanıyor. Sciaky, Yahudi cemaatine mensup bir ailenin çocuğu. İspanya'dan Selanik'e gelmiş ailesi, yani Sefarad Yahudileri. Çocukluğu Osmanlı'nın son yüzyılında Selanik'te geçen Sciaky de o çok kültürlü Selanik'i kendi hayatını eksene alarak anlatıyor. Ve sonunda Balkan Savaşları'ndan dolayı Türkler Anadolu'ya hicret ederken, Sciaky ailesi de Amerika'ya gitmek zorunda kalıyor.

Leon'un bu en çalkantılı dönemde Selanik'te geçen çocukluğu tam bir masal ülkesinin tarihi. Leon'un babası varlıklı bir Yahudi tüccar. Ve geniş bir aile olarak Müslümanlarla birlikte yaşıyorlar. Ailenin din, dil, örf ve geleneklerini yakından okuyabileceğiniz gibi o yıllardaki çok kültürlü Selanik'i, bir Osmanlı şehrinin gündelik hayatını, o şehrin karakterlerini, seslerini, kokularını da duyabiliyorsunuz. İyi bir yazar sesleri size duyurabilmeli, kokuları da koklatabilmelidir, Leon'un o meşrepten bir yazar olduğunu söyleyebilirim:

"Ateş maşaları, sacayakları ve hindi tüyü yelpazelerinden oluşan koleksiyonunu omuzuna atan çingene hırdavatçı, çeşmenin önünde durmuş, avucunu musluğa dayayıp susuzluğunu gidermeye çalışıyordu. Yan sokakta sütçü, terkisine parlak keçi derisi bir heybe asılı eşeğini takip ediyordu bezgin bir tavırla. Piyade subayı, kar bıyıklarını bükerek, başı havada, alçak dağları ben yarattım edasıyla kasıla kasıla Konak'a doğru yürüyor, kılıcı Arnavut kaldırımına sürttükçe şıngırdıyordu. İranlı macuncu sokağın köşesine kurmuştu tezgâhını. Yuvarlak bir tepside bölümlere ayrılmış rengârenk şekerlemeler, iştahı kabarmış birkaç çocuğu çevresine topluyordu."

Leon'un Selanik'te geçen hatıralarını okudukça Osmanlı'ya dair bazı meselelerde güdük kaldığımızı da görmek olası. Osmanlı toplumunu bir arada tutan tutkalın ne olduğu, Balkanlardaki ve Anadolu'daki Osmanlı nüfuz politikaları elbette bambaşka tartışmaların konusu. Leon ve ailesinin siyasi meselelere karşı gösterdikleri tavır üzerinden bile değişik okumalar yapılabilir ve o en uzun yüzyıldan sonra neleri kaybettiğimizi bile yakından teşhis edebiliriz:

"Türkler gayri Müslimleri asimile etmek için hiçbir çaba harcamamış, onlara şeriatı kabul ettirmek gibi bir girişimleri de olmamıştı (…) Yüzyıl artık sona eriyordu. Batı, sinsice hayatlarımıza sızıyor, harikalarıyla Doğu'yu cezbetmeye çalışıyordu. Fısıltıları şimdilik duyulmayacak denli hafifti. Kamaşmış gözlerimizin önünde mucizevi icatlarını ve büyülü ilmini sallayıp duruyordu. Pırıltısı gözümüzü alıyor, ürkekçe sirenlerin şarkısını dinliyorduk…"

İfadeler ne kadar da tanıdık değil mi… Leon'un Selanik'te geçen ve handiyse bir masal ülkesini anlatan hatıraları Balkan Savaşı'yla hitama eriyor. Aile Amerika'ya gitmek zorunda kalıyor. Buradaki hatıralar ise can yakıcı. Çünkü savaşın bir gün biteceğini ve doğduğu topraklara geri döneceğini düşünüyor Leon, ama olmuyor. Selanik'te başlayan bu güzel hayat hikâyesi 1958'de Mexico City'de sonlanıyor.

Kitabın parıltılı, net ve güzel tercümesinin de Mahil Ünsal Eriş ve Osman Çetin Deniztekin tarafından yapıldığını söylemeliyim.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


Diğer Haberler

BİZE ULAŞIN