Türk’üm, doğruyum, aydınım!

Yaklaşık 200 yıl önce tohumları atılan Batılılaşma hareketlerinin meydana getirdiği ideolojik yarılmalar, aydınların hatırı sayılır bölümünü tökezletti ve geleneğin dışına savurdu. Sahip olduğu akademik ve kültürel birikimi vicdanıyla bütünleştirerek düşünce dünyamıza yeni ufuklar kazandıran, bu sayede kalplerimizi de kazanan birçok isim bu tökezleme halini maalesef atlatamadı.

Turgay Bakırtaş SAYI:19 / Aralık 2015
Türk’üm, doğruyum, aydınım!
'Dreyfus olayı' diye bilinen dava, Fransa tarihine damga vurmuş en önemli hadiselerden biridir. Ünlü yazar Emile Zola, 1894 yılında Yüzbaşı Alfred Dreyfus'un haksız yere casuslukla itham edilerek yargılandığı davanın ardından, L'Aurore gazetesinde dönemin cumhurbaşkanına hitaben Suçluyorum! başlığıyla bir açık mektup yazar. Zola, Fransa'da büyük yankı uyandıran mektubunda genelkurmay başkanını ve diğer yüksek rütbeli subayları görevlerini kötüye kullanmakla ve kamuoyunu yanıltmakla suçlar. Akabinde birçok yazar ve akademisyen Zola'ya destek çıkarak mektubu sahiplenir. O tarihten itibaren 'yazı ve söz aracılığıyla toplumun şuurlanmasına yardım eden' kişiler entelektüel/aydın kabul edilir. Bu bağlamda Emile Zola gerçek bir aydındır.

Öte taraftan, literal anlamda aydının kim olduğu ya da kimin aydın olduğu meselesine dair Türkiye'de ve dünyada sayısız tanım ve tartışma mevcut. İdeologların, filozofların, yazarların, siyasetçilerin, akademisyenlerin, hatta sokaktaki insanın bile bir aydın tanımı var ve bu tanımlar yer yer örtüşse bile genel olarak ciddi farklılıklar barındırıyor. Cemil Meriç, Platon'un ünlü mağara alegorisine atfen Mağaradakiler adını verdiği kitabında, dünyadaki belli başlı aydın tanımlarını uzun uzadıya inceler ve eleştirir. Meriç'in kitabı bu anlamda sadece şahsi fikirlerini aktardığı bir eser olmanın ötesine geçerek mevzubahis literatürün kapsamlı bir derlemesi vazifesi görür. Ama elbette sadece bundan ibaret değildir; nihayetinde Cemil Meriç bu toprakların görmüş olduğu en önemli münevverlerden biridir. Meriç'e nadir bulunan bir cevher muamelesi yapmamızın bir başka nedeni ise aydın sıfatıyla vitrine çıkmış birçok ismin halk düşmanlığına varacak derece Türk toplumunun geleneklerinden kopuk oluşudur.

Günümüz aydınlarının savruluşunu anlamak için evvela Meriç'in şu satırlarına göz atalım: "Entelektüeli, işinin veya düşüncesinin mahiyetine göre tarif edemeyiz. Çağdaş toplumda elin karışmadığı kafa işi, kafanın düzenlemediği bedeni çalışma yok gibi. Yani bir manada herkes entelektüel. Fakat bütün insanlar toplumda entelektüel vazifesi görmez. Tarih sahnesine çıkan her sosyal sınıf, kendisiyle beraber bir veya birçok entelektüel tabaka yaratır. Entelektüel, kucağında yetiştiği çevrenin organik bir parçasıdır, ona tutarlılık kazandırır. Yalnız iktisadi değil, sosyal ve siyasi şuur da verir: Vazife şuuru."

Tökezleyen entelektüeller

Bu sözler içerisinde benim için en dikkat çekici kısım, Meriç'in kitabında defaatle vurguladığı 'yaşadığı toplumun organik bir parçası olma' meselesidir. Burası önemli, çünkü yakın tarihe baktığımızda aydınların bırakın toplumun parçası olmayı, onu sürekli bir yerlere şikâyet ettiğini görüyoruz. Entelektüelliğini Batı düşüncesinden olduğu gibi alan bir kısım Türk aydını, gelenekle/halkla her çatıştığında Batı'ya müracaat etme ihtiyacı hissediyor. (Geçtiğimiz ay Almanya Başbakanı Angela Merkel'e hitaben yazılan "Ülkemize gelip iktidara meşruiyet kazandırmayın" merkezli açık mektubu hatırlayın, cumhuriyet tarihi boyunca buna benzer sayısız mektup ve bildiri yazıldı.)

Siyasette, sporda, edebiyatta, müzikte ve hayatın diğer birçok alanında başarı sağlamış, yaşadığı zamana ve mekâna damga vurmaya hazırlanan kimi isimlerin ya da kurumların 'tökezlediği' anlar vardır. Bu anların ardından ya toparlanılıp yeniden ayağa kalkılır ya da bir daha kalkmamacasına yere kapaklanılır. Tarih genellikle yoluna devam edenleri yazsa da bugüne ışık tutması ve ders vermesi açısından 'düşenleri' hatırlamak daha faydalı olabilir. Geçmişte çok örneği var ancak biz yakın zamanda da bu durumla sıkça karşılaştık.

Türkiye'nin özellikle son beş-altı yılda hız kazanan değişim ve dönüşüm süreci daha önce şahit olmadığımız türden toplumsal olgular yarattı. Askeri vesayete karşı girişilen mücadele, sermaye sahiplerinin ekonomik güç ve medya yoluyla yürüttükleri tahakküm arzusuna direniş, 30 sene boyunca binlerce insanımızın hayatına ve inanılmaz boyutta maddi kayba yol açan Kürt meselesine çözüm arayışı, bürokrasi içinde yuvalanmış çeteleri tasfiye çalışması gibi birbirinden ağır yüklerin altına giren siyasal iktidar, bu yolda yürüttüğü politikaların negatif yansımalarıyla da boğuşmak zorunda kaldı. Cumhuriyet mitingleri, Doğu illerindeki provokasyonlar, askeri vesayet, Gezi Parkı olayları, Cemaat patentli yargı operasyonları vb. bu negatif yansımaların birer örneğiydi.

Bahsettiğim örneklerden alınacak çok ders var. Yaklaşık 200 yıl önce tohumları atılan Batılılaşma hareketlerinin meydana getirdiği ideolojik yarılmalar, aydınların hatırı sayılır bölümünü tökezletti ve geleneğin dışına savurdu. Sahip olduğu akademik ve kültürel birikimi vicdanıyla bütünleştirerek düşünce dünyamıza yeni ufuklar kazandıran, bu sayede kalplerimizi de kazanan birçok isim bu tökezleme halini maalesef atlatamadı. Bu isimler, değişen siyasi atmosferin kendilerini taraf olmaya zorlamasına direnmeyerek birer ikişer geçmişlerine sünger çektiler ve kendilerini güncelin kucağına atarak bir zamanlar savundukları değerleri karşılarına aldılar.

Bir aydın sapması

Tam bu noktada, iddialarımı somutlaştırmak adına Ali Bulaç örneğini hatırlatmanın faydalı olacağına inanıyorum. Bulaç, aydın/entelektüel kavramları üzerine uzun uzadıya düşünen ve yazan, kendisini de entelektüel kabul ettiğimiz önemli bir isimdi. 20 yıl önce kaleme aldığı Bir Aydın Sapması isimli kitapta Türk düşünce tarihinin genel bir özetini çıkaran Bulaç, daha sonra günümüz aydınlarının hal-i pürmelalini aktarmıştı bize. Bulaç'a göre çağdaş düşünürlerimizin en büyük sorunu halktan kopuk olmaları, düşünce dünyalarını ait oldukları kültürün dışında kurmaya çalışmaları ve 'batı merkezli' düşünmeleriydi.

Ali Bulaç'ın o yıllarda yazdıkları bunlardan ibaret değildi elbette; siyasal İslam, İslamcılık, cemaatler, dış politika, Avrupa Birliği gibi konulara da ciddi biçimde kafa yoruyordu. Necmettin Erbakan'dan Süleyman Demirel'e, Tansu Çiller'den Turgut Özal'a kadar önemli siyasi figürler hakkında fikir beyan ediyor, hem onlara, hem de parçası olduğu halka yol göstermeye çalışıyordu. Hatta bunlarla da yetinmiyor, 'Ağlayan ve Ağlatan Hoca' başlıklı yazısında ve benzerlerinde olduğu gibi, insanların dini duygularını istismar ederek kendisine dünyevi menfaat sağlamak isteyenlere de karşı duruyor, halkı uyanık olmaya davet ediyordu. Ne var ki Bulaç yıllar boyunca ilmek ilmek işlediği insani perspektifi ve tarafsızlığını bir çırpıda dağıtıverdi. Şu son birkaç yılda gelişen bazı sosyal ve siyasal olaylar karşısında entelektüel kimliğini yırtıp atarak belli bir grubun sözcülüğüne soyundu, 'sapanlardan' oldu.

Batı cephesindeki tartışmalara baktığımızda, bizdeki 'kavgalarla' paralellikler olduğunu görüyoruz. Aydın meselesine çokça kafa yormuş isimlerden biri olan Jean-Paul Sartre'ın konferanslarından derlenen Aydınlar Üzerine adlı kitapta Cemil Meriç'inkine benzer yaklaşımlar olmakla birlikte, Sartre, hakiki aydının yalnızca orta sınıflardan çıkabileceğini, bağımsızlığın buna bağlı olduğunu öne sürer.

"Acaba aydının bir işlevi var mı? Şurası açık ki aslında bu işlevini gerçekleştirmesi için kimse görevlendirmemiştir onu. Egemen sınıf onu tanımıyor: Olsa olsa bilgi teknisyeni ve üstyapıda küçük memur olarak tanımak istiyor. Yoksul kesimlerden aydın çıkmaz, çünkü o ancak pratik gerçekler uzmanından türeyebilir ve bu uzman da egemen sınıfın seçiminden, daha doğrusu bu sınıfın onu üretmek için ayırdığı artı değerden doğar. Orta sınıflara -aydın oraya aittir- gelince, kökeninde aynı parçalanmışlıklardan acı çekmekle birlikte, burjuvaziyle proletarya arasındaki uzlaşmazlığı kendi içinde gerçekleştirdiğinden, bunların çelişkileri mitler ve bilgi, tikellik ve evrensellik düzeyinde yaşanmamıştır; yani o bunları ifade etmek için özellikle görevlendirilmemiştir. Hiç kimse tarafından görevlendirilmemesinin ve statüsünü hiçbir otoriteye borçlu olmamasının onun özelliği olduğunu söyleyebiliriz."

Düşünce dünyasını, fikirlerini, olgulara yaklaşımını beğenirsiniz beğenmezsiniz ama şu konuda hakkını teslim etmek zorundasınız: Sartre dünyanın en 'tutarlı' düşünürlerinden biriydi. Nobel Edebiyat Ödülü'nü reddetmesinin yarattığı tartışmalara binaen yazdığı mektubu ile aydına biçtiği 'statüsünü hiçbir otoriteye borçlu olmama' rolünü yan yana getirdiğimizde bunu net olarak görebiliyoruz. Sartre, İsveç gazetelerine gönderdiği 'Niçin reddettim?' başlıklı mektubunda, resmi payelere hayatı boyunca sırt çevirdiğini, bunları kabul etmesi durumunda bağımsızlığının zedeleneceğini söyleyerek hadisenin bir skandala dönüşmesinden duyduğu derin üzüntüyü ifade eder; sıkı bir sosyalist olmasına karşın çok değer verdiği Lenin Ödülü dahi teklif edilse kabul edemeyeceğini söyler.

Sartre'ı Sartre yapan, Cemil Meriç'i Cemil Meriç yapan, Zola'yı Zola yapan şey, Ali Bulaç'ın elinin tersiyle kenara ittikleridir. Ve ne yazık ki ülkemizde Cemil Meriç'ten çok Ali Bulaç yaşamaktadır.
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


Diğer Haberler

BİZE ULAŞIN