TÜYAP bizimle ne zaman barışacak?

Geç Osmanlı döneminde yeşerip Cumhuriyet’le birlikte kemâle eren Batıcı aydın sınıfının dört elle sarıldığı ‘gericilik-ilericilik’ karşıtlığı, sistematik biçimde büyüyerek bugüne ulaştı ve sanatla ilintili her alanda olduğu gibi edebiyatı da esir aldı. Yayıncılık dünyasının patronları seküler bir cemaatin parçasıydılar ve mütedeyyin kesimle aralarına yüksek duvarlar örmüşlerdi. Dergilerinde onların adını anmıyor, fuarlarına çağırmıyor, toplantı salonlarına isimlerini vermiyorlardı.

Turgay Bakırtaş SAYI:18 / Kasım 2015
TÜYAP bizimle ne zaman barışacak?
1997 senesiydi, ilk kez bir kitap fuarına gidiyordum. TÜYAP'ın o yıllarda Taksim Tepebaşı'nda düzenlediği fuara adım attığımda müthiş bir kalabalığın içine düşmüştüm. Tüm stantlar dip dibe, koridorlar daracıktı ve değil yürümek, nefes almak bile yoğun çaba gerektiriyordu. Stephen King hayranı bir genç olarak Altın Kitaplar yayınevini ararken, uğultunun içinde çınlayan bir kahkaha bana yol göstermişti. Kitaplarının aynı yayınevinden çıktığını bildiğim, o yıllarda yazılarını keyifle okuduğum Hıncal Uluç, yanında çok sevdiği dostu 'Şapka Ertekin' ile birlikte okurlarına imza dağıtıyordu. Zaten sıkışık olan ortam bu etkinlikten dolayı hepten kitlenmişti. Standa yaklaşmak için ben de mecburen kuyruğa girmiş ve ilk kez bir imzalı kitap sahibi olmuştum.

Genç bir okur olarak sayısız kitabı ve yazarı bir arada görmek benim için heyecan vericiydi. Hâlâ da öyle. O günden sonra hiçbir kitap fuarını kaçırmamaya çalıştım. Parasız olduğum için sadece tezgâhlara bakıp iç geçirmekle yetindiğim günler de oldu ama tıpkı dinî bir vazifeyi yerine getirir gibi fuarlara gitmeye devam ettim. 'İnsanımız kitap sevmiyor' klişesinin ne kadar boş olduğunu o fuarlarda gördüm. Bir şey daha gördüm ki aradan yıllar geçmesine rağmen değişmedi: Yayıncılık dünyasının patronları seküler bir cemaatin parçasıydılar ve mütedeyyin kesimle aralarına yüksek duvarlar örmüşlerdi. Dergilerinde onların adını anmıyor, fuarlarına çağırmıyor, toplantı salonlarına isimlerini vermiyorlardı.

Geç Osmanlı döneminde yeşerip Cumhuriyet'le birlikte kemâle eren Batıcı aydın sınıfının dört elle sarıldığı 'gericilik-ilericilik' karşıtlığı, sistematik biçimde büyüyerek bugüne ulaştı ve sanatla ilintili her alanda olduğu gibi edebiyatı da esir aldı. Nasıl ki iş dünyası 'patronlar kulübü' TÜSİAD tarafından yönlendiriliyorsa, edebiyat dünyası da yavaş yavaş TÜYAP kitap fuarının organizatörlerinin başını çektiği bir egemenliğin boyunduruğuna girdi.

TÜYAP'ın hikâyesi bundan 22 yıl önce başladı. Birincisi 26 Kasım-4 Aralık 1983 tarihleri arasında düzenlenen fuarın ilk onur konuğu, dünyanın önde gelen komünist ideologlarından yazar Roger Garaudy olmuştu. Ancak organizasyon heyeti Garaudy'yi muhtemelen 'yanlışlıkla' davet etmişti, zira ünlü yazar çok yakın bir tarihte Müslüman olduğunu duyurmuştu. Yanlışlıkla dedim, çünkü Garaudy'nin 10 kadar kitabı 1983'e kadar sol yayınevleri tarafından Türkçeye çevrilmişken, o tarihten sonra yazdığı hiçbir kitabına yüz verilmedi. Buna karşın ünlü yazar (belki de bu hayırlı yanlışlık sayesinde) İslamcılar tarafından keşfedildi ve sonraki yıllarda yazdığı tüm kitaplar dilimize sağ/muhafazakâr yayınevleri tarafından kazandırıldı.

İlk yıllarda 'konuk' statüsünde çağrılan isimler, 1987'den itibaren 'onur yazarı' sıfatıyla anılmaya başlandı ve her yıl bir yazar, 'edebiyata sağladığı büyük katkılar' sayesinde TÜYAP fuarında başmisafir olarak ağırlandı. TÜYAP, onur yazarı payesiyle bugüne değin sırasıyla şu isimleri ağırladı: Fazıl Hüsnü Dağlarca, Nadir Nadi, Turhan Selçuk, Aziz Nesin, Melih Cevdet Anday, Yaşar Kemal, Rıfat Ilgaz, Adalet Ağaoğlu, İlhan Selçuk, Peride Celal, Vedat Günyol, Fethi Naci, Server Tanilli, Şükran Kurdakul, Semih Balcıoğlu, İlhan Berk, Tahsin Yücel, Gülten Akın ve Vüsat O. Bener.

Bu isimlerin bir kısmının Türk edebiyatı için gerçekten de ne kadar önemli olduğuna kimse itiraz edemez. Fakat listenin geneline baktığımızda Müslüman kimliğiyle öne çıkmış tek bir şair/yazar bile olmadığını, daha da ötesi, katı ve uzlaşmasız bir laiklik anlayışını benimsediği için dinle ilişkili birçok şeyi 'gericilik' kabul edenlerin ağırlıkta olduğunu görüyoruz.

Tam bu noktada meseleyi "Bunda ne var, her kuruluş kendi ideolojisi çerçevesinde yakın olduğu isimlerle birlikte olmak ister" diye kestirip atabilirdim. Ancak bunu yapmamı engelleyen kişi, uzun yıllardır TÜYAP'ın genel koordinatörü olan Deniz Kavukçuoğlu oldu.

Kavukçuoğlu, İskender Pala'nın 2009 Kasım ayında yazdığı "TÜYAP'ın onur yazarlığı, 'sol'un tekelinde mi?" içerikli yazısına şöyle cevap vermişti:

"İskender Pala'nın yazısını okuyana kadar 'sol' yazar, 'sağ' yazar kavramları aklıma gelmemişti. Benim için 'iyi edebiyat' bir de 'o kadar iyi olmayan edebiyat' vardır. Dolayısıyla edebiyatı üretenleri de aynı ölçütle değerlendiririm. Sözgelimi, Sezai Karakoç şiirlerine hayran olduğum bir şairdir. Bunlar benim kişisel görüşlerimdir. Onur yazarı TÜYAP Kitap Fuarı Danışma Kurulu tarafından belirlenir. Onur yazarı TÜYAP tarafından onurlandırılan değil, TÜYAP'ı o yıl onurlandıran yazardır. Fuar başlamadan çok önce belirlenen yazarla görüşülür ve kendisinden o yılki fuarı onurlandırması rica edilir."

Kavukçuoğlu'nun "Sağ ve sol mu, o da nesi?" diyerek reddettiği iddiaları geçersiz sayarsak, TÜYAP'ın hakikaten yalnızca edebî kaygılarla hareket ettiğini düşünmemiz gerekiyor. Fakat bakın Deniz Bey bu cevabı verdikten bir ay sonra neler yazmış:

"Doğrudur, kültür tarihimizin son altmış yılına baktığımızda edebiyat, resim, heykel, müzik, tiyatro, sinema, grafik, karikatür, arkeoloji ve daha birçok dalda öne çıkanların ezici çoğunluğu ya solcu ya da sağdan çok sola yakın kişiliklerdir. Bu gerçeğin, sağ kesimde, özellikle de bu kesimin sözcülüğünü üstlenmiş ve üstlendiği işlevden kendine 'maddi-manevi' rant sağlayan 'kültür rantiyelerinde' birtakım iç huzursuzluklarına yol açması anlaşılabilir bir durumdur. Kimileri gıpta, kıskançlık, haset gibi duygularını gemleyebilmekte, kimilerindeyse bu duygular öfkeye dönüşerek dışa vurmaktadır. Anlaşılması zor olan, bu hastalıklı durumun tedavisinden solcuların sorumlu tutulmasıdır. Solculara dönüp, 'bize de değer verin', 'bizi de övün' diye bağırıp çağırmak, beddua etmek kişiyi belki bir anlığına rahatlatır, fakat onu boğazına kadar gömüldüğü eziklik duygusundan çekip çıkarmaz. Yanlış bir yoldur."

Görüldüğü üzere Deniz Kavukçuoğlu sağ kesim yazarlarını şahsi olarak 'kıskanç ve ezik' buluyor ama iş TÜYAP koordinatörlüğüne geldiğinde 'iyi ya da iyi olmayan edebiyat' tek kriteriymiş gibi davranıyor. Ne var ki biz o 'iyiler' içinde Sezai Karakoç'u, Hüsrev Hatemi'yi, İsmet Özel'i, Nuri Pakdil'i, Mustafa Kutlu'yu, Rasim Özdenören'i, Hasan Aycın'ı ve başka birçok değerli ismi göremiyoruz.

TÜYAP'ın ayrımcı tavrının tek yansıması onur yazarlığı değil elbette. Fuar alanındaki yerleşimde de görmemenin imkânsız olduğu bir adaletsizlik mevzubahis. TÜYAP'ın reddettiği 'sağ ve sol' ayrımı, salonlara girdiğinizde hemen dikkat çekiyor. En göze çarpan, geniş alanlı ve merkezi noktalarda yıllardır aynı yayınevleri var. Hatta bırakın yayınevlerini, normalde dergiler için ayrı bir yer tahsis edilmiş olmasına karşın fuar alanının tam göbeğinde, amiyane tabirle 'yayla gibi' alanlar Leman, Uykusuz, Penguen dergilerine ayrılıyor. Çizerlerinin imza günü değilse tenhalaşan ve poster, baskılı tişört, kahve kupası, takvim vesaire satarak hediyelik eşya dükkânlarına dönüşen bu yerlerin ciddi bir yayın kataloğu bulunan Diyanet Vakfı'na ya da İSAM'a ayrılması uzak bir hayal olmaktan öteye geçmiyor.

Kıyıda köşede yer bulanlardan başka, stant alanı kalmadığı bahanesiyle geri çevrilen yayınevleri var bir de. İnsan bunları duyunca şaşırıyor tabii. Fuar alanında kocaman bir koridor, isimlerini ömrünüz boyunca ilk kez duyduğunuz ve ne iş yaptıkları (hatta bir iş yapıp yapmadıkları) belli olmayan Kemalist/Marksist derneklere ayrılıyor. 'Kitaplarını' sergilemek isteyen birçok yayınevi ise Türkiye'nin en büyük 'kitap' fuarında stant kuracak yer bulamıyor.

Ancak tüm bunlara rağmen, TÜYAP'ın bilinçli olarak görmezden geldiği kesimin bu tavrı pek dert ettiği söylenemez. 2009'da cereyan eden tartışmadan sonra fikirleri sorulan birçok isim, TÜYAP'ın kimi çağırıp kimi çağırmadığıyla ilgilenmediğini söylemişti. Keza alternatif kitap fuarlarının giderek yaygınlaşmasıyla birlikte yayınevleri de okura doğrudan ulaşma adına daha çok fırsat bulmaya başladı. Asıl sorun, Deniz Kavukçuoğlu gibi isimlerin biraz sinirlenince içinde tutamadığı, sol entelijansiyanın geleneğe bağlı yazarlara bakışındaki sakatlık. Neredeyse yapılan her eleştiri 'ezik ve başarısız olanın güçlü ve başarılı olana çamur atma girişimi' veya 'gemlenemeyen kıskançlık dürtüsünün artık kabına sığmaması' şeklinde karşılık buluyor. Bu bakış açısının aradaki uçurumu daha da derinleştirmekten başka işe yaramayacağı muhakkak, yine de bunu umursamayıp yanlışta ısrar ediyorlar.

İyi edebiyatın ne kadar güçlü olduğunu, yeri geldiğinde çağları aşarak yazarının dinî, siyasi, sosyal, ideolojik, kültürel kimliğini önemsizleştirerek geniş kitlelere ulaştığını hepimiz biliyoruz. İçinde olunan devrin ayrıştırıcı unsurları zamanın çarkları arasında toz olup gidiyor. Hâl böyleyken "Sezai Karakoç'u da seviyoruz tabii ama…" diye başlayan cümlelerle kabuğuna çekilmenin, kendi cemaatinin dışındakilerle araya duvar örmenin mantığı da gereği de yok. Hele ki küresel kültür endüstrisi hemen her şeye bir benzerlik bulaştırıp yerel olanı dünya vitrinlerinde pazarlanacak şekilde ambalajlayan bir sistem kurmuşken bu yaklaşımdan derhal kurtulmak gerekiyor. Umarım Türkiye'de kültürü 'ele geçirilen ve ötekinin uzaklaştırıldığı' bir alan olarak görenler bir gün bunu anlarlar.
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


Diğer Haberler

BİZE ULAŞIN