Sanatın dokuz sütunu/sanatçı

Sanat ve kültürün “sahibi” elitler değildir. Burjuvazi, sanatı ve kültürü destekler ama üretmez. Evet bir çok aygıtıyla müdahale etmeye çalışır ve eder de ama günün sonunda sanat burjuvaziye ait değildir. Burjuvazinin sanatı üretip bütün toplumun sanat ve kültür ihtiyacını sağlamak yükümlülüğü vardır. İleri toplumlar bu şekilde çalışır. Biz henüz o aşamada değiliz.

Kutluğ Ataman SAYI:41
Sanatın dokuz sütunu/sanatçı

Malumunuz bugünlerde hemen her kesimden, "sanatı elitler üretir ve tüketir" türünden saçma sapan klişelere topyekûn saplanmış bulunuyoruz. Anlaşılan "karnını kaşıyanlara" karşı "karnını kaşımayanların" savaşı bu ülkede bir türlü sona ermeyecek. Bu kültürel ayrımcılığın ve açık ırkçılığın temelinde esasen sınıf mücadelesi var. Yoksa sorun tek başına İslamofobi değil. İslamofobinin varlığı sınıf savaşının sadece bir belirtisi çünkü son yüzyıl boyunca zenginleşmesi bir yana orta sınıflaşmasına bile izin verilmeyen çoğunluk Müslüman halk, gene her zaman olduğu gibi "çomar" ilan edildi. Üstelik bu koro içerisinde geleneksel olarak elitist ayrımcılığa bulaşmamış yazarlardan tutun da cumhurbaşkanlığı bürokratlarına kadar kimi isterseniz var.

Ezberlerden bir türlü vazgeçemeyen bu neo-elitistler yeni söylemler üretmekten acizler çünkü cahiller. Bu cahilliği gizlemenin en kolay yolu da işte o eski ezberlere sığınmak. Neymiş efendim halk Atatürk Kültür Merkezi'ne girebilirmiş ama tam manasıyla girmemelilermiş. Sakın, orada kolbastı yapmasınlarmış. İnşaatı bile daha başlamamışken mevsimlik program yapmaya başladılar. Peki bu telaş acaba neden? Bu telaş Cumhurbaşkanı'nın son zamanlardaki tespitleriyle alakalı. Elitlerin en önemli kalesi sanat ve kültür elden giderse diye telaş içinde olabilirler mi? Ben bu telaşı yersiz buluyorum.

Burjuva devrimini hakkıyla becerebilmiş toplumlarda ne böyle bir telaş ne de ezilmişlerin kronik ezikliği vardır. Ülkemizde böyle bir savaşın var olma nedeni, başından sistemin çarpık oturmuş olması. Evet doğru, elitler yahut daha doğru terimle burjuvazi, yani toplumun belkemiği olan şehirli orta sınıf, kültürün ana motorudur. Amma velakin ülkemizdeki elitler bu tanıma uymaz. Eğitimli orta sınıfın oluşmasına izin verilmemiştir. Ekonomik güç aşırı zenginleştirilmiş bir zümrenin elindedir ve kültürü de onlar üretir. Arta kalan alanı da Kemalist bürokrasi gücü yettiğince ve izin bulduğunca kapatmaya çalışır. Oysaki sağlıklı olan devletin kültür alanından neredeyse tamamıyla çıkması ve bu alanı orta sınıfa terk etmesidir. Orta sınıf esas iktidardır ve sanatı köylere kadar taşıyacak olan da odur. Kısacası sadece büyük şehirlerde değil Anadolu'nun bütün şehirlerinde sağlıklı bir orta sınıf ortaya çıkıp kültürüne sahip çıkana dek AKM'ye kim girer kim giremez tartışmaları yersiz ve abesle iştigaldir. AKM, halkın vergileriyle yapılmıştır ve sahibi de halktır.

Sanatın ve kültürün "sahibi" elitler değildir. Burjuvazi sanatı ve kültürü destekler ama üretmez. Evet, birçok aygıtıyla müdahale etmeye çalışır ve eder de ama günün sonunda sanat burjuvaziye ait değildir. Burjuvazinin sanatı üretip bütün toplumun sanat ve kültür ihtiyacını sağlamak yükümlülüğü vardır. İleri toplumlar bu şekilde çalışır. Biz henüz o aşamada değiliz.

Mesela şu çelişkiyi dikkatinize sunmak isterim: Gezi sürecinin heyecanlı ve romantik akışı içerisinde irkilip süreci sorgulamama neden olan bir dizi deneyimden bir tanesi de "elit" addedilmeyen örtülü bir hanımın idare ettiği bir sanat galerisinin göstericiler tarafından basılıp tahrip edilmesi olmuştu. Daha geçenlerde birtakım vandallar tarafından basılan Koç'a ait sergiye yapılanların çok daha kötüsü bu galeriye yapılmış, eserler kışkırtıcılar tarafından tahrip edilmişti. İşi gücü elitlere "obje" satmak olan "sanat dünyamız" da bu şok edici olay karşısında sessizliğe bürünmüş, ideolojik körlüğü ve dar kafalılığı içerisinde sessiz kalarak esasen "oh olsun" demişti. Oysaki bu çifte standart artık alışılagelmiş olduğu gibi kendi iplerini bir kulaç daha çekmelerine neden oldu çünkü sanat konuştuğu vakit, insanlığın ortak ilkeleri üzerinden konuşur ve temelinde bütün insanlığın ortak değeri olan iyilik duygusu, özgürlük, aydınlık yatar. Dolayısıyla vandallık karşısındaki bu sessizlik, sanat camiasını ahlaki iflasa bir adım daha yaklaştırdı ve itibarsızlaştırdı. Oysa benzeri bir olay bu olaya yakın bir zamanda Tophane'de yaşanmış, sokakta içki içen sanat galerisi davetlilerine ahali hücum etmiş, yer yerinden oynamıştı…

Bütün vandallıklar kötüdür. Bütün ikiyüzlülükler ve bütün çifte standartlar gibi. Tarih kendi aklıyla ilerliyor ve onları er ya da geç sahneden kovuyor. Yoksa kovulması gereken kolbastı değil. Kolbastı da bütün insanlığın kültürel mirasının bir parçasıdır, Shakespeare'de… Kaldı ki Shakespeare de ilk ortaya çıktığında gezici meydan tiyatrosu olarak çıktı. Sokaklarda, köylerde, karnını kaşıyan sarhoş köylülere oynandı cilalı kültür merkezlerinde cilalı elitlere değil…

Belki de bütün bu saçma tezlerden uzaklaşabilmek için sistem nasıl yürür buna bir bakmak gerekiyor. Sistemi ayakta tutan sütunlar neler? Bugünlerde sanat ve kültürde bir iktidar olma mücadelesi gündemde. Oysa sanat sistemi çalışmıyorsa, bu sistemsizlik içerisinde zaten kimse muhalif yahut iktidar olamaz. Sistem doğru çalışırsa, o zaman da iktidar yahut muhalefet olma gereği, mevhumu zaten kalmaz. Kolbastı kompleksi de biter Shakespeare elitizmi de çünkü sağlıklı çalışan sistemde bloklaşmış iktidar yahut muhalefet olma karşıtlığı zaten kendini tedavülden kaldırmıştır. Olsa olsa sanatçının kendisi fert olarak muhalif olmayı seçer, yoksa bloklaşmış kitlesel bir iktidar ve muhalefet savaşından sağlıklı ve akılcı bir toplumda söz edilemez. Kısacası, eğer bu ülkede sanatın ve kültürün kalitesi yükselecekse, yani gerçek bir işlevi olacaksa, sistem nasıl çalışmalı buna bakmamız ve anlamamız gerekiyor. Bunu anlatırken plastik sanatlara bağlı kalacağım ama sistem aşağı yukarı bütün alanlarda benzer şekilde yürüyor. Deneyimime göre plastik sanat sistemini dokuz önemli sütun taşıyor ama önce sistem hakkında bir iki hatırlatmam var.

Sanat sistemi

Bugün serbest piyasa ekonomisiyle birlikte sanat artık alınır satılır bir meta olmakla beraber, ekonomisi de çeşitlendi. Star sanatçılar dönem dönem ortaya çıktı ancak pazar, sanat üretimine tam manasıyla hakim olamadı. Olamazdı çünkü liberal pazar ne denli içerik kontrolüne meyilli olsa da, kontrol eyleminin kendisi savunduğu sistemle ters düşer, bindiği dalı keserdi. İşte bu yüzden kontrolün dolaylı yollardan yapılması gerekiyordu.

Bugün sanat sistemi denilen yapı, işte bu ihtiyaçtan, kendiliğinden doğdu. Sanatçı artık mal üreten bir ilahi varlıktı. Bu da yeni ve tartışılır bir değerler sistemi oluşturdu. Mesela parayla alınıp satılır ilahi bir değer olabilir miydi? Sanatçı ve sanat kime hizmet edecekti? Sanat ısmarlanır mıydı? Sanat sanat için miydi? Sanat devrimin hizmetinde mi olmalıydı? Sanat neydi?

Bütün bu ve buna benzer sorular soruladursun, liberal market ekonomisi sanatı el değiştirebilir bir obje haline getirdikten hemen sonra, doğal olarak sanatçının da var edilebilip yok edilebilecek bir meta gibi kullanılabilirliği pratiğini yürürlüğe koydu. Kapitalizm vahşileştikçe, baskıcı rejimlerde olduğundan çok daha sofistike yöntemlerle sanatçı ve sanatı kullanmaya başladı. Belki artık sansür, hapis, işkence, Gulag Takımadaları yoktu ama başta finans olmak üzere "sistem aygıtları" marifetiyle kontrol mekanizmaları vardı. Ben bunları sanat sistemini ayakta tutan aygıtlar ve sütunlar olarak tanımlıyorum. Bu hem engelleyici hem de gerekli sütunlar eksikse, sanat sistemi ayakta kalamıyor. Sanatçı, seyirci, müze, küratör, galeri, eleştirmen, bienal, pazar ve kolektör... Bu sütunlar üzerine deneyimlerimi ve düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.

Sanatçı

Sanatçı sanat için en önemli ancak sanat sisteminin de en önemsiz elemanıdır. Sanatını üretir. "İyi" bir sanatçı görünürde kimseden emir ve reçete almaz, yahut en azından böyle göründüğü derecede değerini ve geçerliliğini korur. Kanımca en doğrusu içinden gelen sesi dinler. Sanatçı bir yandan özgürdür ama bir yandan da üretimini sürdürmek için çoğu zaman sanat sistemine muhtaç kalır. Pazara boyun eğmek sanatçıyı mahvedebilir ama sanatında pazarın doğası hakkında konuşabilmiş Andy Warhol gibi büyük sanatçılar da vardır. Yine de biz genel olarak pazar dinamikleri sanatçının en büyük varoluş çelişkisidir diyebiliriz.

Sanatın en temel hücresinde din vardır. İlk insanların mağara duvarlarına yaptığı resimleri süslemek yahut salt sanat için yaptıklarını söyleyemeyiz. Yaşamak o çağlarda şimdilerde olduğundan çok daha korkutucu bir şeydi. Nesli devam ettirebilmek tek amaçtı. Vahşi hayvanlarla yarışıp yiyecek bulmak, korunmak ve üreyebilmek gerekiyordu. İşte bu yüzden av sahneleri resmettiler. Dünyalarını ve de onun içinde kendilerine en gerekli olan av hayvanlarını resmetmek o hayvanlara psikolojik olarak sahip olmak, hükmetmek manasına geliyordu. Sanat yoluyla hem varoluş korkularını yenip üstün oldukları psikolojisini taşa kazıyorlar hem de sanat etrafında dini ritüelin ilk adımlarını atıyorlardı. El izlerini mağara duvarlarına basıp "Ben buradaydım" diyerek var olmayı materyal varoluşun ötesine taşıyor, kısacası sanat yoluyla ölümsüzleşiyor, günümüze kadar gelip bizlere ulaşmayı başarıyorlardı. Onlar görüyorlardı ki ölüp yok olanların el izleri mağara duvarında var olmaya devam ediyor.

Sanat yoluyla varoluş mitolojisi, psikoloji, siyasi aygıtlar ve ideoloji, kutsal kitap ve din gereksinimin başlangıcını görüyoruz. Din, yakın zamana kadar toplumdaki her şeye hâkim oldu ve dolaylı yoldan etkili olmaya devam ediyor. Bugün ateist bir sanatçının din karşıtı bir eseri bile işte sanatın bu doğası ve geçmişi yüzünden esasen din pratiğinden ve onun içerdiği iyilik prensibinden gelir. Yakın zamana kadar kilise, cami ve diğer organize dinlerin sponsorluğunda gelişen sanat, burjuva devrimleri ve doğurduğu moderniteyle birlikte dinin hizmetinden biraz daha çıktı. Bir kısım sanat otoriter rejimlerde hâkim ideolojinin hizmetine girdi. Bir diğer kısım muhalif oldu. Bugün en "özgür" toplumlarda dahi sanatın bu karşıt dinamikler tarafından kullanılageldiği gözlemlenebilir. Sanatın tarih içerisindeki akışını bugünün karmaşıklığı ve çeşitliliği içerisinde her yönden okumak artık mümkündür. Kısacası bugün sanatçı, dini belli olmayan bir keşiştir.

Sistemin sanatçıdan çok onun yarattığı esere ihtiyacı vardır. İşte bu yüzden popüler yani ticari sanatçıların eserleri onlar öldükten sonra dahi tanınmış eserlerinin "ruhunda" çeşitlendirilir, üretilir ve satılır. Market öldürmedikçe sanatçı ölemez. Tıpkı yaşarken market tarafından öldürülebileceği gibi…

(devamı önümüzdeki aya)

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


Diğer Haberler

BİZE ULAŞIN