Sahibinin sesi

Sanat ve kültür uzun zaman banka lobilerinin tekelinde kalmıştı ama yine de hakkaniyetli olmak gerekir; bankalar eliyle ülkede sanat ve kültür adına da çok önemli ilk adımlar atıldı. Tamam, İsviçre'den gelen plastik ineklere bile tahammül edebildik belki ama ne yapalım, o da bir başlangıçtı.

Kutluğ Ataman SAYI:40
Sahibinin sesi

Geçenlerde bir bankadan gelen telefon, uzun süredir kafamın içinde çarpıştırıp anlamlandırmaya çalıştığım bir dizi deneyimi hizaya sokuverdi. Telefondaki terbiyeli ses, bankadan aradığını söyleyince o bankada hesabım olmadığını söyleyip kapatmak istedim. "Efendim ben sizi Ai Weiwei sergisi kokteyli için arıyorum" dedi. LCV yapmam gerekiyormuş. "Yapamam ben öyle şeyler" deyiverdim. Sabah kahvemi içmeden "burjuva terbiyem" yerli yerinde olamıyor. Weiwei'in işlerini zaten görmüştüm. Nezaket icabı gitmem de gerekirdi ama hastaydım. Kısa bir sessizlikten sonra; "Gelecek misiniz gelmeyecek misiniz bilmemiz lazım" dedi. "O zaman belki yazın" dedim. Bu sefer uzun bir sessizlik ve birkaç klavye tıklamasından sonra; "Efendim sistem 'belki' diye bir şey kabul etmiyor. Evet mi hayır mı?" dedi.

Anne ben iktidar mıyım?

Geçenlerde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kültür ve sanat alanını ihmal ettikleri ve bu alanda geri kaldıkları yolunda bir konuya değindi. 50 yılı aşkın hayatımda kültür ve sanat alanını ihmal etmemiş bir hükümet görmediğimden ben çok önemsemesem de, en azından bu konuya değinmiş olması hoşuma gitti.

Peşinen söyleyeyim bazen ihmal edilmesi hayırlı da olabiliyor. Kendisinin de teşhis etmiş bulunduğu gibi son 15 yılın performansı zaten ortada. Bundan birkaç gün sonra Medyaskop adlı internet kanalından Ruşen Çakır bir açıklama yaptı. Hükümetin neden kültür ve sanat konusunda iktidar olamayacağına dair bildik, arkaik, sol klişeleri Kuzey Kore devlet televizyonu eş baş spikeri resmiyetiyle arka arkaya sıralıyor olması hem arkadaşım hem de ülke adına üzücüydü. Son tahlilde; "İktidar benim" diyordu. Doğrudur. Devlet, hele ki bizim devlet anlayışımız ne kadar kültürün dışında kalsa o kadar hayırlı olur amma velakin aynı reçeteci zihniyeti korkarım kendisini muhalefet addeden ancak son tahlilde kültür alanında; "İktidar benim ve de kendimden olmayanla paylaşmam" diyen bu zihniyette de görmüyor muyuz? Bir taraftan, "sanat demek muhalefet demek" tekerlemesini bas bas bağır, bir taraftan da; "Sanat ve kültürde iktidar benim" der. Bu çelişki olsa olsa bir kurtarılmış mahalle psikozuna işaret etmiyor mu?

Kurtarılmış mahalleler de kendi içlerinde faşist bir iktidarla yönetilir ama toplumun genelinde muhalifliği oynamazlar mı? Neymiş efendim sokmazlarmış kendi mahallelerine, kendi iktidar alanlarına… Ülkenin ileri gelen muhalif düşünürleri bu hale düşmüşlerse o zaman ülke hakikaten sanat ve kültür alanında bir krizde demektir. Bu kriz ne muhalefetin ne de iktidarın krizi, ülkenin krizidir. Bu çelişki en azından toplumsal sözleşmeyi sorgulayarak kültürü ilerleten ve geliştiren bir tartışma değil, arkaik bir alan savaşına, mahalle kavgasına davettir. Kültür ve sanat bu kafayla gelişmez. Bu feodal kafadan mahalle kavgalarıyla değil, ancak entelektüel tartışmayla çıkabiliriz. Çıkacağız da. Yoksa ne devlet eliyle ne de kurtarılmış mahalle psikozuyla kültür gelişebilir. Muktedir yahut muhalif olmak sanatın alanlarından sadece birisidir. Sanatı devletle devrim arasına hapsetmek, bu işe de futbolcu ruhuyla soyunmak kimsenin haddinde değil.

Sanat patronu geldi, ayağa kalk!

Bizleri devlet ve devrim ikileminden kurtaracak burjuvazimizden vaktiyle oldukça ümitliydik. Sanat ve kültür uzun zaman banka lobilerinde kalmıştı ama gene de hakkaniyetli olmak gerekir; bankalar eliyle ülkede sanat ve kültür adına da çok önemli ilk adımlar atıldı. Tamam, İsviçre'den gelen plastik ineklere bile tahammül edebildik belki ama ne yapalım, o da bir başlangıçtı. Sonra ne olduysa oldu ve patron şaşırdı. İngilizcedeki "art patron" sözü korkarım bizim patron tarafından yanlış anlaşılmıştı. Bizimki kes yapıştır yöntemiyle burjuvalığını idame etmeye çabaladığından içeriği her zaman yakalayamıyordu. Varlığını bir çeviri hatası üzerine oturtmuştu. Art patron, esasen Fransızcadaki "mesen" manasına gelir; sanata sahip çıkan, destekleyen, koruyan anlamındadır. Oturmuş toplumların burjuvası, her şeyden önce hazımlı burjuvadır. Yaratmış olduğu kültür zaten; "Beni eleştirsen bile konuşmaya hakkın var" diyen bir süzülmüşlüktedir çünkü devrimini yaparken kendisinden bir gömlek daha hoyrat aristokrasi, topluma onun için ne yapıyorsa o bir nebze daha iyisini yapacağım sözünü verdiği için iktidara gelmiştir. Bu görevini de çeşitli enstrümanlarla yerine getirir. Jakobenist eğilimli demokrasilerde bunu devlet programlarıyla, liberal eğilimli toplumlarda da özel şirketler, vakıflar ve koleksiyonculuk kurumuyla sınıfsal görevini ifa eder. Bizim gibi oligarşik yöntemlerle varlık bulmuş burjuvazilerse, bu "art patronluğu" meselesini babalarından gördükleri fabrika patronluğu sandıklarından bu görevlerini yanlış anlamış bulunuyorlar. Bu her zaman hoyratça olmuyor. Bazen gayet iyi niyetle sizi bankalarına da arattırıveriyorlar. Yol yordam bilmemezlik işte bu süzülmemişliğin bir parçası. Bu patron olma gülünçlüğü, İsviçre'den sanat diye gelen plastik ineklerden daha da gülünç, hatta trajik bir durum. Hulusi Kentmen örneğini vereceğim ama keşke öyle olsa, o da değil. Bizim patron, kendisi odaya girince sanatçı ayağa kalksın istiyor. Yılsonu yatırım bilançosunda koleksiyonundaki performansını ölçmeye kalkıyor. Yeri geldiğinde sanatçının kime ne söyleyeceğini, hangi siyasi görüşe sahip çıkacağını ve hatta sanatını nasıl yapması gerektiğini "fısıldıyor."

Vasıf Kortun daha eleştirel olma cesaretini gösterdiği devirlerde bunların çevresindeki "art" müdürlerine "kültür baronları" derdi. Haklıydı çünkü baron kelimesi feodalliğe işaret ediyordu. Yani burjuvalaşmamışlığa, burjuvalaşamamışlığımıza…

Sanat ve kültürde neden iktidar değilsiniz?

Bugün sanat ve kültürde neden iktidar değiliz diye soruyorsanız, yanlış soruyu sorduğunuz için derim. Nasıl ki Nişantaşı tabiriyle "bon pour l'orient", Kasımpaşa tabiriyle "çakma", kendi inanışımla da "oligarşik burjuvazimiz" kimliğini Batı'dan kes yapıştır yöntemiyle aldı ve bunca yıl bir gölge oyununun kahramanlığından öteye geçemedi, şimdiki iktidarın da aynı role aynı yöntemle soyunması, kanımca aynı trajedinin devamına yol açacaktır. Sanat ve kültürde iktidar olmamak, hem siyasi iktidar hem de sivil ve tam demokratik toplum için hayırlı bir iştir. İktidar sadece ülke sanatçısının önünü açsın yeter. Bunun da yolu iktidarın sanatçı yetiştirmesi değil. Siyasi iktidar refah toplumunu geliştirdikçe, yerli burjuvazi er veya geç yeşerecek, süzülecek ve bu görevini de yerine getirecektir.



BİZE ULAŞIN