Lütfen süper kahramanım olmaz mısın?

İstediğini, istediği zamanda ve yerde, istediği şekilde elde edebileceğine inanan yeni çocuklar ve onlara kıyamayan, üzülmelerine dayanamayan, çocukları için adeta bir süper kahramana dönüşmeye çalışan ebeveynlerin patolojik bir toplum yapısına davetiye çıkarıyor olduklarını unutmamak lazım.

Zeynep Temizer Atalar SAYI:39 / Ekim 2017
Lütfen süper kahramanım olmaz mısın?

Çocukken en sevdiğim filmlerin başında Karate Kid serisi gelirdi. Bir kısım zorba tarafından baskılanmış çocuk, ondaki ışığı gören ama köşesine çekilmiş yaşlı ve bilge bir sensei(usta) tarafından eğitilirdi. Çok çalışırdı o çocuk ve kendini her 'oldum' sandığında, aslında 'hiç olmadığını' biraz daha görürdü. En sonunda da hocasının onu her zorlayışının mutlaka bir anlamı olduğunu fark ederdi. Böylece sınırlarını, sahip olduğu gücü ve durması gereken yeri öğrenirdi.

Şimdiki neslin çocukları -istisnai bazı programları dışarda tutarak söylüyorum- çok daha farklı içeriklerdeki filmlerle karşılaşıyorlar. Çoğunda karakterler iyiler ve kötüler şeklinde ayrılıyor ve bütün iyiler, sonsuz güçlere sahip olup her zaman kazanırken bütün kötüler daima kaybediyor. Erkekler Superman; kızlar ise Barbie olmaya çalışıyor.

Aslında çocuklardaki bu eğilimin doğal karşılanabilecek bir tarafı var. Özellikle okul öncesi dönemde çocuk, cinsel kimliği ile ilgili belli bir çıkarım yaptıktan sonra, o cinsin en ideal formu olarak görünen Spiderman, Superman, Winx yahut Barbie'ye odaklanıyor. Çünkü anne babası dışında en güçlü yahut en güzel olanın onlar olduğunu düşünüyor. Dolayısıyla çocuklar da bu karakterler gibi olmak istiyor, kostümlerini giyip onlar gibi davranmaya çalışıyor.

Sağlıklı olan ise, okul dönemiyle beraber çocukta beliren bu merakın giderek kaybolması ve çocuğun o kadar güçlü yahut o kadar güzel olamayacağını kabul etmesidir, çünkü ne insanın ne de hayatın kendisi böyledir. Her iyinin içinde bir kötü, her kötünün içindeyse bir iyi taraf mutlaka vardır. Kimse bütünüyle iyi yahut kötü değildir. Zaten hayat dediğimiz olgu da, bu iyi-kötü içindeki denge üzerine kurulmamış mıdır? Fakat bazı durumlarda çocuktaki bu yanılsamanın çok uzun süre devam ettiğini gözlemleyebiliyoruz. Bu yanılsamaya kapılıp kalmış çocuklar kendilerini hep en iyi, en başarılı, en güçlü, en güzel, en gözde olarak görmeye ısrar edebiliyorlar.

Fazla konfor çocuğa faydadan çok zarar verir

Bu dengeyi bozan bir unsur olarak sadece çocukların muhatap oldukları bu tür süper kahramanları göstermenin haksızlık olacağını düşünüyorum. Burada yeni nesil anne babaların tutumlarına da bakmak gerekir. İstediğini, istediği zamanda ve yerde, istediği şekilde elde edebileceğine inanan yeni çocuklar ve onlara kıyamayan, üzülmelerine dayanamayan, çocukları için adeta bir süper kahramana dönüşmeye çalışan ebeveynlerin de patolojik bir toplum yapısına davetiye çıkardıklarını unutmamak lazım.

Bu noktada anne babanın niyetinin muhlis olduğuna şüphe yok elbette. Onlar, çocukları için en konforlu hayatı sunmaya çalışıyor. Ama gereğinden fazla konforun çocuğa faydadan çok zarar vereceğini unutmamak da gerekiyor. Aslında çocuğun fert olma, kendine güvenme, duygularını, düşüncelerini ifade edebilme becerisine sahip olması için her istediğinin anında yapılmasına ihtiyacı yoktur. Keza çocuğun, bunu yapan anne babasını daha çok sevdiğini doğrulayan bir durum da söz konusu değildir. Hatta tam tersine çocuk, kendisini "her istediği yerine gelecek kadar güçlü" gördüğünde, parmağında oynattığı ebeveynlerinin güçsüzlüğü nedeniyle kendi korkularıyla baş etmekte zorlanmaya ve ailesini de değersizleştirmeye başlar. Bu nedenle ebeveyn olmayı, çocuğunun arzularını, üzerinde düşünmeden yahut onun düşünmesini sağlamadan yerine getirmek olarak görmek, telafisi zor hatalara neden olabilir. Zira bu tarz uygulamalara maruz kalan çocuğun, orta yaşlarına geldiğinde dahi her istediğini elde edebileceğini düşünen, dünyanın merkezine kendi arzularını koyan, isterse gücünün her şeye yeteceğine inanan ama bunun için çaba göstermeyi istemeyen primitif (ilkel) ruhlu bir yetişkine dönüşebilir.

Bir çocuğu, şahsi varlığı aşağılanmadan arzuları gözetilerek uygun sınırlar ve belli bir çerçeve dâhilinde disipline etmek zor gibi gözükse de aslında imkânsız değil ama bu noktada belki de rotayı "anne babanın neden hayır diyemediği", çocuklarını küçük prensler ve prenseslere dönüştürdüğü yahut neden çocukları için "süper kahraman" olmayı tercih ettikleri kısmına çevirmekte fayda var.

Gerçek hayat süper kahramanlardan oluşmaz

Anne-baba olmak, geçmiş çocukluk anılarını, o dönemde içselleştirilen parçaları da harekete geçirir. Anne ve babalar, geçmişte sahip oldukları yahut olamadıkları nicel veya nitel ne varsa kendi çocuklarıyla olan ilişkilerine de yansıtırlar. Eğer kendilerinin hiç oyuncağı olmadıysa, çocuklarını oyuncağa boğarlar yahut "Benim yoktu bir şey olmadı onun da olmasın, elindekilerle yetinmeyi öğrensin" derler. Eğer kendilerinin kızgın, eleştirel, mükemmeliyetçi ebeveynleri olmuşsa tam tersi oldukça rahat, kuralsız, sınırsız olurlar yahut "sıkı tutmak iyidir" anlayışıyla çocuklarını da benzer kurallarla boğabilirler. Ebeveynlerin tavırları ne olursa olsun, her durumda da altta yatan duygu ortaktır aslında. Çocukken anne babasının onayını almaya ihtiyaç duyan çocuk, büyüyüp ebeveyn olduğunda da çocuğunun onayını almak ister. Kişi beğenilmek, takdir edilmek, sevilmek, yani bir yerde hikâyedeki süper kahraman olabilmek ister. Oysa bu, bir yanılsamadan ibarettir. Çünkü gerçek hayat, süper kahramanlardan oluşmaz. Her çocuğun, anne babasındaki hoşgörülü, şefkatli "iyi" taraf kadar, zaman zaman onu durduran, engelleyen bir "kötü" tarafa da ihtiyacı vardır. Çocuk ancak böyle olduğu zaman hazzı erteleyebilmenin önemini kavrar ve kendindeki iyi/kötü tarafları bir bütün olarak görebilir.

Karate Kid yahut muadili diğer filmler, aslında benzer bir tema üzerinden ilerlerler. Zamanının çoğunu ona anlamsız gelen işlerle geçiren, yaşıtları daha eğlenceli aktivitelerle uğraşırken kendisinin hep daha çok çalışması gereken çocuk, başlangıçta bunu anlamlandıramaz. Buna bağlı olarak da hissettiği temel duygu öfke olur. Çünkü yetişkin kişi, ona inanan, kucak açan, şefkat gösteren biri olduğu kadar aynı zamanda onu durduran, engelleyen, izin vermeyen bir konumdadır ama o çocuk görünmenin ötesini fark edecek olgunluğa ulaştığında o zamana kadar yaptığı her işin kendi içinde bir anlamı olduğunu da fark eder ve öfke duygusu yerini minnete bırakır.

Hayat da benzer bir akışa sahiptir. Çocuk kendisine zevk veren eylemlerde bulunmayı ister. Anne babası ise sağlığı, güvenliği yahut ahlaki değerleri gereği, onu bazen durdurur bazen de alternatifler geliştirerek arzusunun yönünü değiştirmeye çalışır. Çocuğun öfkelenmesine bağlı olarak anne-babanın da öfkelenmesi, hayatı o an için 'kötü' bir şey gibi gösterebilir çocuğa ama zamanı geldiğinde o kötünün içinde saklı olan iyiler çocuğun karşısına çıkar.

Eğer ebeveynler bahsettiğimiz 'kötü' duruma tahammül edemiyorlarsa ve çocukları için her zaman 'iyi' olmaya çalışıyorlarsa bu, içselleştirdikleri parçaların kendilerini değersiz ve yetersiz hissettirdiği anlamına gelir. Bu durumda da ya kendi hayatlarında sürekli yaslanabilecekleri bir süper kahramana ihtiyaç duyarlar yahut başkalarının hayatında öyle olmaya çalışırlar.

Hâlbuki çocuk her dileğini yerine getiren bir süper kahramana değil, onu ayaklarından tutup yere bastıran ve duyguları, hayalleri kadar gerçek dünyayla da karşılaşmasını sağlayan ebeveyn figürlerine ihtiyaç duyar. Ancak böylece sınırlarını, sahip olduğu gücü ve durması gereken yeri öğrenebilir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


Diğer Haberler

BİZE ULAŞIN