Bir kitaba âşık olmuşsam sonuna kadar devam ederim

Şahsen, birkaç kitabı aynı anda okuyabilenlerden değilim, bir kitaba başlamış ve âşık olmuşsam sonuna kadar devam ederim.

Gülenay Börekçi SAYI:49
Bir kitaba âşık olmuşsam sonuna kadar devam ederim

Parça parça okumak

Mark O'Connell imzalı bir makaleye rastladım geçenlerde. Kendi deyişiyle, "sevdiği kitapları başka kitaplarla aldatan" O'Connell, "iştahlı" bir okur olduğunu ama kitaplara duyduğu tutkulu aşkın onları kolayca terk etmesine engel teşkil etmediğini anlatıyordu. "N'apiim, çok fazla okuyor ve yeni kitaplara 'Hayır' demekte zorlanıyorum, öyle olunca da, pekâlâ hoşuma giden bir kitabı yarım bırakıp kitapçıda görüp vurulduğum bir başkasına geçebiliyor, sonra da öncekini unutuyorum" diyor. Her zaman böyle değilmiş tabii, ara sıra "esas kitaba" geri döndüğü ve kaldığı yerden devam ettiği de oluyormuş. (Acaba ihanetinin gölgesi kalıyor mudur o kitapla ilişkisinin üzerinde?)

Şahsen, birkaç kitabı aynı anda okuyabilenlerden değilim, bir kitaba başlamış ve âşık olmuşsam sonuna kadar devam ederim ben. Bu açıdan, sadık olduğum söylenebilir, en azından elimdeki kitabın son sayfasına kadar fakat sorun şu aslında: Âşık olduğum kitap sayısı azaldı. Nedenini düşünmem gerek.

Mark O'Connell haklı olabilir mi acaba? Zira onu ihanete sevk edenin, bildiğimiz edebiyat, daha doğrusu başı, sonu, ortası olan standart romanlar olduğunu ve günümüz okurunun bunların yerine parçalar halinde yazılmış fragmental kitaplara ihtiyaç duyduğunu söylüyor. Mesela Theodore W. Adorno'nun Minima Moralia 'sı, Fernando Pessoa'nın Sessizliğin Kitabı , E. M. Cioran'ın Çürümenin Kısa Tarihi , Walter Benjamin'in Pasajlar 'ı, atlayarak, bir yerden bir yere hızlı geçiş yaparak, bazı bölümleri geri dönüp yeniden okuyarak da olsa sonuna kadar gidebildiği kitaplardan. Hâl böyle olunca, yani verdiği örneklere bakınca insan ister istemez affediyor onu.

Minima Moralia

Adorno'nun Minima Moralia 'da amacı, kendi deyişiyle; "Her noktası merkeze aynı uzaklıkta olan bir yazıya ulaşmak." Bu sebeple felsefe, günlük hayat, siyaset, edebiyat, müzik, psikoloji gibi ilgilendiği bütün alanları fragmanlar halinde, sonlarına aforizmatik yorumlar ekleyerek bir araya getiriyor. Bu arada varoluşçularla ya da psikanalistlerle sıkı polemiklere girmeyi ihmal etmiyor elbette. İlgilendiği konular arasında yok yok. Gülüp geçtiğimiz astroloji bile onun merceği altında, büyük tarihsel eğilimleri açıklayan bir şifre haline geliyor.

Okumadığımız kitaplar

Bana öyle geliyor ki dürüst okurların sayısı son yıllarda gittikçe artıyor. Aklıma, Pierre Bayar'ın kaleme aldığı; Okumadığımız Kitaplar Hakkında Nasıl Konuşuruz adlı çarpıcı inceleme geliyor. Bayar'ın destek aldıklarından biri şair Paul Valery. Kendisi, bir kitap hakkında makale yazmak için o kitabı karıştırıp sayfalarına şöyle bir göz atmanın yeterli olduğuna inanıyor, hatta bazı kitaplar söz konusuysa yazmadan önce okumanın sayısız sıkıntılar yaratabileceğini düşünüyormuş. "Eleştirisini yapacağım bir kitabı asla okumam, insan öyle etkileniyor ki" diyen Oscar Wilde ise bir kitabı okumak için en uygun sürenin altı dakika olduğunu, bu süre uzarsa okuma sürecinin zihnimizde kendi otobiyografimizi yazma sürecine dönüşebileceğini öne sürüyormuş.


Arthur Rackham

Çeviri ne kokmalı?

"Okumadığımız Kitaplar Hakkında Nasıl Konuşuruz" bahsi açılmışken, okumadığım bir kitapla, Armağan Ekici'nin yaptığı Alice'in Harikalar Diyarındaki Maceraları çevirisiyle devam edeceğim.

James Joyce ve Raymond Queneau çevirileri ve Lacivert Taşından Tabletler adlı deneme kitabıyla tanıyoruz Armağan Ekici'yi. Ben bugünlerde onun Alice çevirisine hayran olmakla meşgulüm. Çelişki şurada; baskısı kalmadığı için, Norgunk etiketli bu versiyonu bir türlü bulup okuyamadım ama açıkçası internet üzerinde rastladığım birkaç sayfası bile ne kadar sağlam bir iş çıkardığını gösterdi bana.

Sonuçta, bir çocuk kitabı da olsa, çevrilmesi aşırı zor hatta yer yer imkânsız bir eserden söz ediyoruz. Geçmişteki çevirilerinin de hemen hemen hepsinde bir eksiklik, kusurluluk, rastlantısallık olduğu ortada. Sanırım Ekici, rastlantısallığı da, aslına sadakati de köpürtebildiği kadar köpürtmüş ve böylece ortaya hem çok tatlı hem de epeyce baharatlı bir Alice çevirisi çıkmış.

Geleceğim yer bu değildi ama. Söz konusu kitap geçen hafta arkadaşlarla aramızda hararetli tartışmaya sebep oldu. Soru şuydu: Çeviri güzel mi olmalıydı, sadık mı? Biri "İyi çeviri, çeviri kokmalıdır" diyen Minâ Urgan'ı hatırlattı, bir başkasıysa tam tersi yönde ilerleyen Can Yücel'i… William Shakespeare'in Hamlet'e söylettiği o çok ünlü sözü Minâ Urgan, "Olmak ya da olmamak; işte bütün mesele bu" diye çevirirken Can Yücel; "Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin" demeyi tercih etmişti.

Uzatmayayım, şahsi kararımı açıklıyorum: Güzel olanın sadık da olmaması için hiçbir sebep yok bence, ihtimaller arasındaki en doğru ve güzel ihtimal pekâlâ aranıp bulunabilir. Öte yandan, dünya edebiyatının çok önemli eserlerinden biri, "doğru" ama "çeviri kokan" bir şekilde aktarılmışsa, bundan sonra çeviri kokmayan, özgür bir çeviriyle aktarılmasında da artık sakınca kalmamış demektir.

"Güvercinim, gözümün nuru"

Armağan Ekici'nin Yabancılaştırıcı Çeviri, Yerlileştirici Çeviri başlıklı bir makalesi var. Oradan öğrendiğime göre Yahya Kemal, Ömer Hayyâm'ın rubailerini çevirme işini, "Hayyâm bunu Türkçe söyleseydi nasıl söylerdi" diye düşünerek ve kendi zihninden çıkıp onun zihninin içine girmeye çalışarak yapmış.

Nazım Hikmet ise; "İyi çeviri, çeviri kokmalıdır" ekolündenmiş besbelli. Bunu, Kemal Tahir'e yazdığı bir mektuptan anlıyoruz.

"Tercüme romanı okuduğun zaman, onu bir Türk muharririn yazdığını sanmayacaksın. Bilakis onu hangi milletin, hangi devirdeki muharriri yazmışsa, o milletin, o devirdeki muharririni okuduğunu anlayacaksın. Bunun için bir çeşit istilizasyon lazımdır. (…) Mesela, Ruslar sevgi sözü olarak "güvercinim" tabirini kullanırlar, biz "gözümün nuru, gözbebeğim" filan deriz. Bence bunları tercüme ederken, ille de bizde "güvercinim" yok diye "yavrucuğum" filan dememeli. Ruslar da bizden tercüme ederken, "gözümün nuru" Rusça söylenmez diye ona "güvercinim" dememeli. Biz bizim dile "güvercinim" tabirini, onlar kendi dillerine "gözümün nuru" tabirini sokmalı. Bu suretle, dillerin, tabir, sıfat-mıfat alışverişiyle zenginleşmesi de kabil olur."


Kemal Tahir

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN