Dalgının baktığı yer

Aşk ile bakmak. Kendinden geçercesine odaklanmak... Bir şeyleri başarmak için böyle yapalım demiyorum. “Kişisel olarak kendinizi geliştirin, bakın nasılmış odaklanma” diye bir şey de söylemiyorum. Dediğim şu: Dalgınlara kıymayınız.

Said Yavuz SAYI:48
Dalgının baktığı yer

Yüzlere dair uzun süredir düşünüyorum. Yüzleri hangi dallarda, birimlerde, kategorilerde ele alacağım. Birinci mesele şu: İyi yüzleri yazmak istiyorum. Rasim Özdenören, Yüzler kitabını yazarken bir ayeti hatırlatır. Âl-i İmran suresi 106'ncı ayet. "O gün birtakım yüzler ağarıp birtakım yüzler de kararır." Orada daha çok kararan yüzlerin yazıldığını görürüz. Benim amacım ise ağaran yüzleri yazmak. Yüz, ruhun fihristidir. Onu okuyarak ruhun dehlizlerine, derinlerine varacağız.

Bir işe odaklanmış olanın yüzü saygıyı hak eder. Bir şeye konsantre olmuş olanın, pürdikkatin yüzü… Böylesi bir insanı bakışlarından, dalgınlığından anlarsınız. Dalgın der biz insanlar, böylesi insanlara. Oysa durum düşündüğümüz gibi değildir. Dalgın. Evet, bizim uyanık olmasını beklediğimiz neyse ona karşı dalgın. Peki, neye karşı uyanık? Müthiş dalgın dedikleri kimseler için ilk sorumuz bu olmalı. Demek ki bir şeye ölesiye dikkat kesilmiş ki diğer her bir şey onun gözünde saçma. Her bir şey uyanık olmaya değer değil. Dikkati hak etmiyor. Şairlere dalgın derler mesela. "Şiir gibi bir metni, hem de içinde müthiş bir dikkat ve kompozisyon, bütünlük isteyen bir edebi eseri nasıl yazıyor? O halde böylesi dalgınlar." Demek, bizim normal bir insandan beklediğimiz uyanıklığı bu adamlardan bekleyemeyiz.

"Ben ne büyük bir dalgınlıkla bakmış olmalıyım ki hayata/ görmedim orda çinko damlar ve plastik sürahilerin tanrısını/yerimi yadırgadım/yerim olmadı zaten kendi mezarımdan başka/ çılgının biri sanılmaktan sakınmaya vaktim olmadı." İsmet Özel'in dalgınlığı şiiri için bir nasip ama çevresindeki insanlar için... Belki de şairleri insanlara sevdirmeyen şey, onların bu yönüdür. Sakar derler onlar için, çılgın, dikkati dağınık derler. Şairler yanındakilere sanki ben yokum derler. Belki de bu nedenle şairlerin evlilikleri hep sıkıntılı olmuştur. Kadınlar, evlenmeden önce âşık oldukları, kendilerine yazılan şiirleri baygın baygın dinledikleri zamanları geçmiş, iki kişilik yalnızlık elbisesini giymiş gibidirler. Mevlana güzel özetlemiş; "Ben kafiye düşünürüm. Sevgilim bana der ki; yüzümden başka bir şey düşünme." Şair işte o dalgın, sevgilinin yanında bile hasrettir ona. Ve durmadan kafiyeler düşünür. Ona yazgılıdır bu. O başka türlü sevemez.

Raskolnikov geliyor

Yolda yürürsün. Sen binlerce şey görmüşsündür. Manzaralar, denizler, dağlar… Anlatmak için hazırsındır ama ona sorarsın. Yoktur belleğinde bir şey. Çünkü o, bir ritim eşliğinde hareket eden trenin camından bakarken aslında orda değildir. Başka bir yerde, başka bir kurguda, başka bir dünyada… Trenden inerken istasyona bir kahraman edasıyla girer. Çünkü saatlerdir, kafasında dönüp duran o eserin sonuna gelmiştir. Şiirse şiirdir o, öyküyse öykü. Dostoyevski'nin bir arkadaşına yazdığı mektupta şöyle dediği söylenir: "Müthiş romanlar bitirdim. Geriye sadece yazmak kaldı." O sürgün günlerinde Sibirya'nın azabını, içinde kurduğu o büyük dünya ile hafifletmiş bir adam. Düşünelim, arkadaşlarıyla otururken içlerinden en hayta ve kendini bilmez olanı der ki Raskolnikov geliyor. Birden panikler Dostoyevski, ayağa kalkmaya davranır. Neden sonra öyle oturur olduğu yere. Dalgın öyle mi? Büyük romancı eserinin içine öylesine girmiştir ki o kahramanlarla yatıp kalkmakta, onlarla yürümekte, onlarla konuşmaktadır adeta. Onun eserini bu denli büyük yapan da bu değil midir?

İki elini dörde çıkar

Demek eserin vücuda gelmesi bütünüyle teksif olmakla ilgili. Böylelikle sanatın doğuştan getirildiği tezini sorgulamış oluyoruz. Doğuştan elbet bir şeyler gelir ama kendini esere vermek, adamak diyelim, işte onu büyük kılan o belki de. İmam-ı Azam'ın talebesi Muhammed'e dediği bir söz vardır. Onu unutmam; "Geldiğinde diğerlerinden geride olduğun belliydi. Azdı yeteneğin. Seni azmin büyüttü." Dört elle sarılmak. İki elimiz vardır ama atalar, onu dörde çıkarmadan bu iş olmaz demişler.

Ne zaman Stefan Zwieg'ın Rodin'le tanışma ânını hatırlasam bir işe kendini vermenin ne büyük bir elde ediş, ne büyük bir yetenek olduğunu düşünürüm. Yetenek diyoruz. Bir insanın resim yapmaya yeteneği varsa ama sabırla onu bitirmesini öğrenmemişse bir büyük eser bekleyebilir miyiz ondan? Rodin, az önce bir dostu vasıtasıyla tanıştığı yazarımızla atölyesine girer. Maksadı eserlerini, çalışma alanını göstermek, tanıtmaktır. Son heykeli üzerinden örtüyü şöyle bir çekiverir. Bir an gözüne takılır bir şey. Bundan sonrasını Zweig'ın kıvrak diline bırakmazsak haksızlık olur: "Heykeltıraş bıçağını aldı. Tahta bıçak yumuşak çamurun üzerinden hafifçe geçti ve omuza daha narin bir parlaklık verdi. Rodin'in kuvvetli elleri yaşama uyanmış, gözleri ışıldamıştı. Heykelin bir yerlerinde yine bir şeyler değiştirdi. Geriye çekildi. Sonra boğazından garip sesler çıkararak ayaklığı çevirdi. Şimdi parlak gözlerinden bir zevk okunuyor; şimdi kaşları çatılıyordu. Çamur parçalarını yoğurup heykele kattı; biraz sıyırdı. Bu işler bir saat kadar sürmüştü. Bu zaman zarfında benle tek kelime konuşmamıştı. Yaratmak istediği yüce eserin hayaliyle mest olmuş, başka her şeyi hafızasından silmişti. Elindeki işle yapayalnızdı. Nihayet bir kurtuluş nefesi alarak bıçağını attı, heykeli yaş bezlerle örttü. İri yapılı ihtiyar adam artık gitmeye koyuldu. Kapıya yaklaştığı sırada beni gördü. Dalgın bir şekilde yüzüme baktı. Sonra hatırlayarak galiba nezaketsizliğinden utandı: Affedersiniz, dedi, sizi tamamen unutmuştum, lakin bilirsiniz…"

Bunamış mıdır Rodin? Tersine oldukça sağlıklıdır. Ortaya koyduğu eserine karşı tutkusu, yaptığı işe bütün ruhunu verişi, unutturmuştur yanındakini ona. O çevresindekileri unuttukça eserini hatırlar. Yanındakilere yabancı kaldıkça eserine dost olur. Ne kadar çok kendisini çevrede olup bitenden soyutlamışsa o kadar o eserin olur. Genç bir yazar olarak Zweig hayatının dersini alır bu yaşlı adamdan. Bir işin değerli olabilmesi için nasıl yapılması gerektiğini kavrar ve o ana kadar eserlerindeki eksikliği fark eder: "Kemal derecesine ermek iradesi yanında her şeyi unutma imkânını veren şevk ve gayret. İnsanın gözünün önündeki iş içinde kendini kaybedilme gücü… Başka sihirli bir yol yok." Her şeyi unutturacak bir şevkin peşinde olmak. Büyük dalgınların eriştiği mutluluk burada. Zwieg'ın şaşkın bakışları arasında orada bir başkasının bulunduğunu unutmuş, eseriyle bir olmuş Rodin'in o dalgın yüzü, işte onu diyorum. O yüz, belki de insanın kendi eserine olan rabıtası onu dünyanın türlü oyunlarından alıkoyuyor. Birilerinin hışmından, birilerinin bölüştüğü o kötülüklerden.

Dalgınlara dokunmayın

Cüneyd-i Bağdadi, murakabeyi kediden öğrendim demiş. Murakabe; kalbi dünyevi düşünce ve hallerden uzak kılmak, korumak ve onu kontrol altına almak demektir. Bir gün bir kedi gördüm diyor Bağdadi, bir deliğin önünde pusuya yatmış, fareyi gözetliyordu. Avına öyle bir yönelmişti ki hiçbir azası oynamıyor, hatta tek kılı dahi kıpırdamıyordu. Hayretler içinde onu seyrederken birden bire gönlüme bir nida geldi. Ey düşük himmetli! Ben senin maksudun olmakta bir fareden eksik değilim. O halde sen de beni talepte bir kediden aşağı kalma. Bu sese kulak verir Bağdadi. Büyük mertebelere erer. Ne anlatıyor bu kıssa bize. Düşünmeli. Her şeyi unutturacak bir gayretin derdine düşmek. Bu ne olursa olsun. Balıkçının oltasına verdiği dikkat, marangozun mobilyasına, mürşidin dervişine, hocanın talebesine, hattatın hattına. Bu gayretin neticesi mutlaka alınıyor çünkü gayret ve azimle kendini neye verirsen o şey senindir. Verdiğin kadar alırsın. Eva de Vitray Meyerovitch'i hatırlıyorum bunları söylerken. Bir Fransız olarak Mevlana ile tanışma, ona âşık olma, onun bu yüzyıldaki talebesi olarak kendini görme, Farsçayı mükemmel çeviriler yapacak kadar öğrenme, Mevlana eserlerinin hepsini kendi diline çevirme, gayret, azim, aşk ve sonunda yolun başında düşte gördüğü Havva isimli kabre, Konya'da âşık olduğu o büyük insanın dizinin dibine defnedilme. Odaklanma mı demiştik? Dalgınlık. Mevlana'dan başkasına dalgın bu kadından daha uyanık bir kalp var mı?

Dalgınlara dokunmayınız. O size karşı dalgınken başka bir şeye uyanıktır. Neye uyanık olduğunu bilmek için beklemeye değer çünkü en pür dikkat olanlar onlardır. Hani şu gölge etme başka ihsan istemez diyen Diyojen gibi. Şehir alınmış ama o işini yapıyor çünkü bizim değer verdiğimiz şeylerin onun nezdinde bir önemi var mı, bilmiyoruz bunu. Dalmış adam. Herkesin gözünü dört açtığı şeylere karşı kör. Niçin peki? Çünkü senin bin para vereceğin şeye o beş para vermiyor. Senin ağırlıkların var. O ise hafif. O atmış üstünden atacağını. Bir gün bir çeşmede suyu avuçlarıyla içen bir çocuğa rastlar Diyojen. Şaşırır kalır. Döner kendisine aldın mı boyunun ölçünü der. Heybesinden çıkardığı kupayı fırlatır atar. Bir yükten daha kurtulmuştur artık.

Dalgınlara kıymayınız

Yusuf'un güzelliği karşısında elma kesmeleri için kendilerine verilen bıçaklarla kadınların parmaklarını kestiklerini hatırlayın. Ne sakarmışlar mı diyoruz bugün onlar için. Büyük bir dalgınlıkla böylesi bir hataya düştüler. Sakarlıklarına değil de daldıkları yere odaklanırsak bir şeyleri çözeriz. Aşk ile bakmak. Kendinden geçercesine odaklanmak... Bir şeyleri başarmak için böyle yapalım demiyorum. "Kişisel olarak kendinizi geliştirin, bakın nasılmış odaklanma" diye bir şey de söylemiyorum. Dediğim şu: Dalgınlara kıymayınız. Arka sıradaki çocuklara. Dalgının o büyük dünyasını keşfetmek gerek. Eğer kendini unuturcasına kapılıp gittiği yer Yusuf'un yüzüyse insanın, ondan korkmamıza gerek yok. Eğer başka mecralar, başka hülyalarsa, insanı yolundan edecek emeller; işte o zaman dalınan yere bir sondaj lazım gelecektir. Orada bir temizlik yapmak icap edecektir. Ali Ayçil'in güzel bir sözü vardı: Öğretmen, pencereden bakarken gözüne göçmen kuşlar takılan bir öğrencinin hayretini dikkat dağınıklığı saydığı gün kaybetti. O çocuk, göçmen kuşlara daldı. Daldığı yere odaklanalım diyorum. Gözlerini ekrandan çevirmeyen bir neslin içinde hayretini kuşlara vermiş çocuktan iş çıkar diyorum. Dalgınlara kıymayınız diyorum…



BİZE ULAŞIN