Ayasofya mimari açıdan bir dönüm noktasıdır

Ayasofya, yani asıl adıyla Ayasofya-i Kebir Camii dünyanın gündemine gök taşı gibi düştü v e hakkındaki tartışmalar kolay kolay bitecek gibi görünmüy or. Zira bu sıradan bir ibadethane değil, dinî-ideolojik-siyasi-tarihi açıdan büyük bir sembolik d eğere sahip. Ancak kültürel, sanatsal ve mimari açıdan da bir o kadar önemli v e eşsiz bir değer. Lacivert olarak Ayasofya’ya dair tartışma ve bilgi bombardımanının ideolojik-tarihî boyutla sınırlı kalmasını içimize sindiremedik. Bu yapının temsil ettiği sanatsal değeri, mimari üstünl ükleri ve kültürümüze yaptığı etkileri iki uzmana sorduk. Sanat tarihçisi İsmail Erdoğan ve yazar Samed Karagöz Ayasofya’nın kültürel değerini Lacivert’e anlattı.

Lacivert Yazı İşleri SAYI:71
Ayasofya mimari açıdan bir dönüm noktasıdır

İSMAİL ERDOĞAN – SAMED KARAGÖZ

Ayasofya hem Hıristiyanlar hem Müslümanlar açısından neden bu kadar önemli? İnanç ve ideoloji dışında onu bu denli değerli kılan nedir?

İSMAİL ERDOĞAN: Ayasofya mimari açıdan bir dönüm noktasıdır diyebiliriz. Hatta mimariyi Ayasofya'dan önce ve Ayasofya'dan sonra diye ikiye ayırsak yeğdir. Ayasofya, yapıldığı dönem ve sonrası itibariyle ilklerin eseridir. 5 sene gibi kısa sürede bitirilmesinden eserin yapımında 10 bin işçinin çalışmasına, tezyinatında 10 ton altın kullanılmasından tarihteki en uzun süre mabet oluşuna Ayasofya, dikkatleri hep üzerine çekmiş. Dönemi itibariyle mimaride ulaştığı dil şaşırtıcı. Kendisinden önce yapılan devasa kiliselerden (şu anki Ayasofya 3'üncü Ayasofya'dır. Aynı yerde daha önce iki Ayasofya Kilisesi daha yapılmış ama isyanlarda yıkılmıştır) plan şeması olarak ayrılır. Bazilikal planı büyük bir başarıyla gizlenmiş ve yapı antik dünyada hiçbir eserin ulaşamadığı ölçeklere ulaşmıştır. Kubbe, kemer ve tonozlardan oluşan karmaşık sistem bu derece büyük bir genişliği yekpare bir şekilde toplamayı başarmıştır. Bu kadar büyük ve yüksek bir açıklığın bu kadar büyük bir kubbeyle geçilmesi Ayasofya'dan önce söz konusu değildi. Ayasofya öncesinde kubbeli yapılar vardı ama ya ölçek açısından küçüktü ve ana kubbeye geçişi sağlamak olağanüstü bir çaba gerektirmiyordu ya da Roma'daki Panteon'da olduğu gibi kubbeler yapının ana gövdesine oturtuluyordu. Ayasofya'dakini başarmak için yeni çözümlemeler gerekiyordu. Sorun o genişlikte bir kubbe yapmak değil, o kubbeyi o yüksekliğe yerleştirmekti. Gövdeden kubbeye geçişti asıl mesele. Bu sorun, ana kubbeyi destekleyen iki yarım kubbe ve ona geçişi sağlayan devasa pandantifler ve eksedralarla (çeyrek kubbe) çözüldü. Kubbenin ağırlığı kademe kademe gövdeye indirilerek sağlandı. Bu derece bir başarıyı o dönemde sağlamak mucizevi bir işti. Ayasofya'nın insanlar üzerindeki etkisi o kadar büyük olmuştur ki, plan şeması mucizelere dayandırılmış. İki mimarı olmasına karşın Ayasofya'nın planı, insan tasarımı değil Allah'ın hediyesi olarak kabul edilmiş. Ayasofya, bu derece büyük açıklıkların bu kadar yüksekte ve devasa bir kubbeyle örtüleceğini göstermesi açısından mimarlık tarihinin tartışmasız en önemli aşamalarından biridir. Işığın kullanımı ve yapıyla ilişkisi açısından da benzersiz imkânlar sunar Ayasofya. Kubbe pencereleri ve diğer pencerelerden süzülen ışığın altın mozaiklerle kaplı duvarlarla buluşması içeride lahuti bir atmosfer oluşturmuştur. Mimari dil üzerinden kutsi atmosfer yaratmaya mümtaz bir örnektir aynı zamanda Ayasofya.

SAMED KARAGÖZ: Ayasofya, Hıristiyanlar için son derece önemli bir ibadethaneydi. Bunun başlıca birkaç nedeni var. İlki İstanbul'da yer alması. İstanbul, yüzyıllardır dünyanın cazibe merkezlerinden biri. Gelmiş geçmiş en eski yerleşim birimlerinden. Tarihinin ne kadar eski olduğundan bile hâlâ tam olarak emin değiliz. Ayasofya'yı önemli kılan unsurlardan bir diğeri ise yapıldığı tarihte dünyanın en büyük ibadethanesi ve o tarihte en büyük yapılardan biri olması. Bu da onun ulaşılmaz görünen Müslümanlar için İstanbul ta Hazret-i Peygamber döneminden itibaren bir hedef olarak ufukta bekleyen bir şehir. İstanbul'un manevi koruyucularından biri olarak gösterilen, Peygamber Efendimizin ashabından Ebû Eyyûb El-Ensarî'den itibaren Müslümanlar İstanbul'a geldiler. Hicri 95 senesinde Mesleme bin Abdülmelik önderliğindeki kuvvetler İstanbul'u fethetmek için Şam'dan geldiler lakin Galata taraflarını fethettiler. Bizans İmparatoru Leon'la yapılan antlaşma neticesinde de bugün hâlâ kullanılan Arap Camii'ni inşa ettiler. Gerçi Mesleme bin Abdülmelik, Şam'daki sıkıntılardan dolayı geri dönünce bu cami kiliseye çevrilmiş ama 1453'te Fatih Sultan Mehmed'le birlikte tekrar cami olarak hizmet vermeye başladı. Tarihin her döneminde Müslümanlar için bu kadar önemli bir şehrin kalbi, en önemli noktası olduğu için Ayasofya önemlidir.

Fetih sonrası şehrin bu en önemli, en görkemli binasının camiye çevrilmesi ve Fatih Sultan Mehmet'in kılıç hakkımdır demesiyle birlikte Ayasofya "dokunulmazlık" kazanmıştır. 1936 yılında bu önemli binanın ve fethin sembolünün cami statüsünü kaybederek müzeye dönüştürülmesi sadece Türkiye'deki Müslümanlar için değil tüm dünya Müslümanları için üzücü bir hadise olmuştur.

Ayasofya'nın mimari sanatında ve tarihinde nasıl bir yeri var? Hangi anlamları ifade ediyor?

İSMAİL ERDOĞAN: Bir Hıristiyan için Tanrı'nın yeryüzündeki hâkimiyetini temsil eden kilise, dinin ve otoritenin ilk elden ifadesidir. Bu ifade yapıyı inşa ettiren kişinin gücüyle doğru orantılıdır. Bu orantı aynı zamanda bir gövde gösterisidir. İmparatorluğun gövde gösterisi… Antik dünyada sanat meselesine şimdikinden farklı yaklaşılıyordu. Müstakil bir değer olarak sanat yoktu. Hizmet ettiği şey açısından değer olarak sanat vardı. Pagan dünyada olduğu gibi Hıristiyan dünyasında da sanatın hizmet ettiği yegâne şey dindi. Dinin görücüye çıktığı temel mekânlarsa mabetlerdi. Mabetler mimari mekânlar olup, sanat mekânın içinde tamamlayıcı bir unsurdu. Verilmek istenen mesajı daha etkileyici kılmak için kullanılan bir aletti sanat. Ayasofya'ya bakarken bunları göz önünde bulundurmak gerekir. İlk yapıldığı zaman süslemesine 10 ton altın harcandığını düşünürsek görsel şölen ve azamet açısından Ayasofya'ya verilen değeri görebiliriz. Bu altınlar temel olarak mozaiklerde kullanılmıştır (ki, antik dünyada altın zemin kutsallığı temsil ederdi) ve Ayasofya'nın duvar dokusu altın mozaiklerle kaplıydı. Tümüyle kutsal bir mekân yaratma düşüncesiyle Ayasofya baştan sona süslenerek tarihteki en anıtsal sanat eserine dönüştürülmüş.

Sanat tarihi açısından Ayasofya mozaikleri, Rönesans'ın başlangıcı kabul edilir kimi otoritelerce. Sanat tarihinde Floransa Rönesans'ından önce Paleologoslar Rönesans'ı dediğimiz bir dönem vardır İstanbul'da yaşanan. Bu Rönesans'ın alamet-i farikası olan galeri katındaki "Deisis" pozisyondaki devasa mozaik çok önemlidir. Bu mozaikteki figürlerden Hz. İsa'nın yüzündeki asimetrik duruşun Leonardo Da Vinci'ye bile ilham verdiği söylenir. Kommenos ailesinden fertlerin yer aldığı mozaikteki Aleksios'un yüzündeki ifade, ifadesiz ifade geleneğinden Rönesans'a açılan kapıyı oluşturmuştur dersek abartmış olmayız sanırım. Yine, imparatorluğun dört bir yanından getirtilen farklı renklerdeki mermer sütunlarla bir taraftan payelerin ağırlığı örtülmüş diğer yandan Ayasofya'nın bütün halinde bir sanat eseri oluşuna hizmet edilmiştir. Bu sütunlar İmparatorluğun gücünü gösterdiği gibi Ayasofya'nın, hâkimiyet altında bulunan medeni dünyanın (Roma'ya göre) tamamını temsil etmesini sağlamıştır.

Sanat açısından Ayasofya'yı özel bir yere koyan örneklerden biri de açılmış sayfa gibi duran 'mermerleme' sanatının seçkin örneklerinin çerçeve içerisinde sergilenmesidir. Duvarları kaplayan bu muhteşem panolar seyirlik bir zevk uyandırarak insanı devamlı çarparlar. Bütün bunların yanında, Bergama'dan getirtilen mermer küpler, Tarsus'tan getirtilen 2200 yıllık 'Güzel Kapı', Kazasker Mustafa İzzet Efendi'ye ait 8,5 metrelik çapıyla dünyanın en büyük hat levhaları, bir kısmının padişahların imzasını taşıdığı mihrap kısmındaki levhalar ve kubbe yazıları, geometrik kompozisyonlar, duvar resimleri (Özellikle Seraphim Melekleri), özellikle de dantel gibi işlenmiş sütun başlıklarıyla Ayasofya sanatın çok farklı biçimlerinin görücüye çıktığı bir sanat galerisi gibidir.

SAMED KARAGÖZ: Ayasofya mimarisi, Hıristiyan dinî yapılarının birçoğuna hâkim olan planı kullanır. Ancak Ayasofya'nın mimarları olarak Tralleisli Anthemies ve Miletoslu İsidoros çapı yaklaşık 31-33 metre olan kubbeden dörtgen şekle geçişte pandantifler kullanarak daha önce yapılmamış ve denenmesi çok zor bir teknik kullanmışlar. Böylece kendinden sonra yapılan binalar için aşılması güç bir örnek ortaya çıkmış. Ayrıca bu devasa yapıyı beş yıl gibi çok kısa bir sürede bitirme azmini göstermişler.

Ayrıca Ayasofya dünyanın en eski katedral binası. O tarihten (Ayasofya 27 Aralık 537'de ibadete açılmıştır) itibaren yaklaşık 1000 yıl boyunca dünyanın en büyük katedral binası olarak kalmıştır. 1520 yılında yapılan Sevilla Katedrali'nin inşasıyla bu unvanı kaybetmiştir. Bugüne kadar inşa edilen bütün katedral arasında kubbe çapı en büyük dördüncü katedraldir. Ayrıca kapladığı alan bakımından da bugün hâlâ en büyük dördüncü katedraldir. 80 yıldan fazla müze olmasına rağmen dünyada en uzun süre ibadethane olarak kullanılmış binalarından birisidir. Bütün bu özelliklerine baktığımızda Ayasofya'nın müzeye çevrildiğinde niçin içinde herhangi bir sergileme yapılmadığını daha rahat anlamamız mümkün. Ayasofya bizatihi kendisi sanat eseri olan nadir bir binadır Ayasofya.

Ayasofya, Osmanlı ya da İslam mimarisi üzerinde ne gibi etkiler bırakmıştır?

İSMAİL ERDOĞAN: Doğu Roma'nın güç ve güzellik timsali Ayasofya, yekpare hacim anlayışı ve kuşatıcılığı temsil eden gök kubbesiyle bütün kültürleri derinden etkilemiştir. Bu bağlamda birçok eser ya Ayasofya'ya benzemenin ya da Ayasofya'yı geçmenin imzasını taşır. Erken dönen Osmanlı mimarisinde ortada bir kubbenin yer aldığı tabhaneli cami planı ya da doğu b atı doğrultusunda açılan çok kubbeli plan şeması hâkimdi. Edirne Üç Şerefeli Camii başta olmak üzere merkeze doğru yürüyen ve yapıyı kuşatan plan denemeleri üzerine Ayasofya'nın birikimi Klasik Osmanlı Mimarisi'ne giden yolu açtı.

Devletten imparatorluğa geçiş süreci ve mimaride yukarıya doğru yükselip bütün yapıyı kuşatabilme imkânı, daha hacimli ve gösterişli (görgülü) mekânlara zemin hazırlamıştır. Bu imkânı iyi değerlendiren ve fethettiği yerlerin kültürel/sanatlar tecrübeleriyle senteze giren Osmanlı aklı, mimaride klasik dil dediğimiz ve en mükemmel örneğini Selimiye, Yeni Camii ya da Süleymaniye'de veren bir tasarıma ulaşmıştır. Bu tasarımda örnek alınan yegâne yapı Ayasofya olurken, başta Mimar Sinan olmak üzere Osmanlı Mimarları hem teknik çözümlemeler hem de tezyini anlayış itibariyle yepyeni bir boyuta ulaşmışlardır. Bahusus, Ayasofya'nın ağır yükünden dolayı yapısında bozulmalara yol açan kubbesi, Osmanlı mimarlarının müdahaleleriyle sorun olmaktan çıkarak kemale erdirilmiştir.

Burada temas etmeden geçemeyeceğim bir husus var. Yaygın bir şekilde kabul gören Osmanlı mimarları Ayasofya'nın kubbesini geçmek üzere mimari düzlemlerini inşa etmişlerdir anlayışı doğru değildir. Batılıların Osmanlı'yı küçümseme adına ürettiği bu hezeyanların ne olduğu, nasıl karşılandığı Tezkiretü'l Bünyan'da Mimar Sinan'ın ifadeleriyle ortaya konmuş. Ve Selimiye Camii'yle Mimar Sinan, bu hezeyanlara cevap vermiş. Yani ortada bir aşağılık kompleksi değil, alçaltma operasyonuna karşı bir cevap var.

SAMED KARAGÖZ: Ayasofya'yla karşılaşan Osmanlı mimarları bildikleri ama detaylarına vakıf olmadıkları bu binadan ziyadesiyle etkilenmişler. Fetih öncesi yapılan camilere baktığımızda kubbe kullanımındaki, yerleşim planındaki farklılıklar kolaylıkla görülebilir. Fetih ve Bizans'ı yakından tanımanın sadece Osmanlı sanatında değil Osmanlı devlet yönetiminde de etkileri olduğunu biliyoruz. Bizzat Ayasofya'nın Osmanlı mimarisine etkileriyle alakalı en beğendiğim yorumu ve açıklamayı merhum Roger Garaudy yapar. İslam'ın Aynası Camiler isimli kitabında Garaudy şunları söyler: "Süleymaniye Camii ile Sinan, Ayasofya'ya meydan okur. Ayasofya'nın planını bilinçli olarak alır fakat bunu, kendi şaheserinde Thrallesli Anthemius ve Miletli İzidoros'un sanatıyla öyle rast gele boy ölçüşmek için değil de, Hıristiyan mekânı ile Müslüman mekânı arasındaki farkın, görünüşte birbirine çok yakın bir mimari yaklaşımla, nasıl ifade edilebileceğini göstermek için yapar."

Ayasofya'da etrafımızı gizem ve sonsuzluk sarar, Süleymaniye'de ise bizi kristal berraklığı ve onun geometrisi yakalar. Her şeyden önce kubbe -ki Bizanslıların iftiharıydı- Ayasofya'da göğe asılmış gibidir, çünkü kendisine dayanak vazifesi gören duvarlar ancak belli belirsiz fark edilir. Sinan ise zemine kıymet ve değerini iade eder. Nitekim nernüvlü fil ayakları ormanı ve çapraz sahnında geçiş noktalarında kafes oymalı bölmeleriyle kilisenin alanının kesin belirlenebilen bir sınırı yokmuş ve esrarengiz bir sonsuzluk içinde eriyip gidiyormuş intibaını verir. Buna karşılık Sinan, duvarlarla kesin yüzeyler sergiler; hatta bunların önemine dikkat çeker, kubbeyle kesişme noktalarını tespit eder ve taşıyıcı işlevleri üzerinde ısrarla durur; cidarların sathından kubbelerin payandalarına kadar her bileşenin rolünü ve bağlantılarını gözler önüne serer.

Mimari, kültürel ve tarihî açısından ne gibi özellikleriyle öne çıkıyor Ayasofya? İçindeki ikonaların da eşsiz olduğu söyleniyor.

SAMED KARAGÖZ: Bugün karşımızda yer alan Ayasofya'ya nereden ve nasıl baktığımıza göre çok farklı şekillerde yaklaşmamız mümkün. Bizans iki farklı dönemde "ikonaklazm" yani tasvir kırıcılık yaşadı. 2'nci ikonaklazm 843 yılında kilisenin aldığı bir kararla sona erdi. Ayasofya'da yer alan suret ve tasvir içeren ikonalar bu tarihten sonra yapıldı. Ortodokslarda bu ikonalar, Katoliklerde olduğundan çok daha önemli, çok daha kutsal kabul edildiği için Ortodokslar ikonaklazmla karşılaşmışlardır.

Nitekim Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'u fethedip Ayasofya'da ilk cuma namazını kıldıktan sonra buradaki mozaiklere dokunmamış onları olduğu gibi bırakmıştır. Mozaiklerin tamamının ne zaman kapatıldığını bilmiyoruz ama 18'inci yüzyıl ortasında olduğunu söylüyor tarihçiler. Ayasofya tarihin her döneminde tamiratlar geçirmiştir. Sultan Abdülmecid'in 19. yüzyılda Fossati Kardeşlere yaptırdığı restorasyon bunlar arasında en önemlisi. Bugün Ayasofya düşündüğümüzde aklımıza hemen Kazasker Mustafa İzzet Efendi'ni devasa levhaları gelir. Bu levhalar Abdülmecid döneminde asılmış. Aynı şekilde bugün hâlâ kullanılan mihrap da o dönemde eklenmiş. Bu restorasyonu yapan Fossati Kardeşler aldıkları izinle sıvaları kaldırıp mozaik desenlerinin kopyalamışlar. Ayrıca bu işlem sırasında duvardan düşen mozaiklerle bugün Bizans sanatının İslam sanatıyla bir birleşmesi olarak okuyabileceğimiz Sultan Abdülmecid'in tuğrası yapılmış. Bu tuğra türünün tek örneği olduğu için eşsizdir.


Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN