Bu tecrit mecburiyeti bize evi, aileyi hatırlattı

Ev sadece hayatın devamı için gereken fonksiyonların ifası için bir mahal değildir, aynı zamanda deruni ve ruhi bir muhabbetin yaşandığı bir mekândır.

Birol Biçer SAYI:68
Bu tecrit mecburiyeti bize evi, aileyi hatırlattı

Tüm gezegen ahalisi çetin bir imtihandan geçiy or. Bu sınavın bir boyutu da büyük çoğunluğumuzu evlerimize çekilmeye ve tecrit olmaya mecbur bırakması. Bir yönüyle diğer insanlara karşı bir sorumluluk da olan bu mecburi tecrit bir yandan da tüm boyutlarıyla bir eve dönüş ve evi/yuvayı yeniden murakabe ve keşfetmek, daha önce ıskaladığımız değerlerle, belki hatıralarla yüzleşmek fırsatı da sundu. Bu salgının v e tecridin manevi açıdan ne gibi imkânlar sunduğu, bu defa kelimenin tam anlamıyla sığınak olan evlerimizin ne anl ama geldiği, bu salgın atmosferi nedeniyle bu defa sosyal boyutundan uzakta geçirilecek olan Ramazan ayının nasıl id rak edilebileceği ve geleneğimizde evin manevi ve maddi boyutu gibi pek çok meseleyi düşünce v e kültür dünyamızın özgün çınarlarından biri olan Prof. Dr. Sadettin Ökten ile konuştuk.

Dünya genelinde sosyal hayatı ve düzeni felce uğratan virüs salgınına karşı bir mümin ve müslümanın yaklaşımı, tavrı nasıl olmalı sizce? Bu musibeti nasıl tanımlamamız, ne gibi dersler çıkarmamız gerekiyor size göre?
Korona salgını ilahi bir ikazdır diye düşünüyorum, bütün insanlığa yapılmış ilahi menşeli bir ikaz, inşallah bir imtihana dönüşmesin. Çünkü imtihan olursa eğer bunun altından insanlık olarak kalkamayız. İkazda bu kadar zorlanıyoruz, imtihandan Allah'a iltica ederim. Ne diyor bu Korona salgınıyla Cenâb-ı Rabbu'l-âlemin? Şöyle düşünüyorum: Diyor ki; "Beni unuttunuz, kendimi size hatırlatayım. Sizi var ettim beni unutmamanız ve bana itibar etmeniz için ama beni unuttunuz." Bu ikaz kime yapılıyor? Önce tabiatıyla İslam dünyasına sonra da bütün insanlığa… "Size akıl verdim, nimetler verdim, imkânlar bahşettim. Onlarla yaşadınız, geliştiniz, bu günlere geldiniz, benim verdiğim akla, imkânlara ve nimetlere çok itibar ettiniz ve onlarla bir dünya kurdunuz ama o dünyada beni akıldan çıkardınız. İşte size bir soru sordum, bir ikazda bulundum. Bir küçücük virüsle aklınızı, imkânlarınızı ve nimetlerinizi sarsmaya başladım. Nerede, nasıl, ne yapacağınızı bilemez hâle geldiniz." İnşallah bu Korona'ya bir çare bulunur ama hiç unutmamalıyız ki bütün insanlık olarak, önce İslam âlemi olarak yine O'nun verdiği akıl, O'nun verdiği izan, O'nun verdiği idrak, zeka sayesinde ve O'nun bahşettiği ulus gücü sayesinde bunu yapabileceğiz. Bütün insanlık olarak zor günlerden geçiyoruz.

Bir Müslüman olarak düşündüğümde şu an, Allah'a dua ve iltica vakti olduğunu biliyorum. Bol bol dua ve iltica edeceğiz, ona sığınacağız. Celâlinden Cemâline sığınacağız. Şu anda Celâlini birazcık gösterdi, ona rağmen fevkalade zorlanmaktayız. Biz Cemâle talibiz. Bir Allah dostunun dediği gibi; "Lütfun da hoş, kahrın da hoş demeyin, kaldıramazsınız; lütfun da hoş, lütfun da hoş deyin." Bu iltica ve dua vaktinde, kendimizle hesaplaşma vaktinde, kendimizi hesaba çekme vaktinde boş konuşmayacağız, eğlenceye yer vermiyoruz. Ferahlığı, ruh sükûnetini, sekineti yine ondan talep ediyoruz, yani bir manada O'ndan yine O'na sığınıyoruz. Tabii ki bu salgın günlerinde her türlü tedbiri almak mecburiyetindeyiz. Bu tedbirler de kaderin bir parçasıdır ama şunu hiç unutmamalıyız: Murad-ı ilâhi ne istikamette? Kısa vadede bize bir ikaz mıdır, Allah muhafaza bir imtihan mıdır? Bu imtihandan ve ikazdan halâs olmak için neler yapmalıyız; hâlimizi, tavrımızı, dinimizi, gönlümüzü bunun sorumluluğuna layık bir hâle nasıl getiririz diye uğraşmalı. Uzun vadede ise Cenâb-ı Rabbu'l-âlemin bütün insanlığa şunu söylüyor: "Bana göre yaşayın, sizi yoktan var ettim ve hayat verdim, imkân verdim, her türlü dünya nimetlerini perverde kıldım ama bir tek şartım var; benim emirlerime ve nehiylerime uymak şartıyla." Kısaca söylersek inşallah bu bir ilahî ikaz olarak kalsın. Cenâb-ı Rabbu'l-âlemin tez vakitte önce memleketimizden, sonra İslam âleminden, sonra tüm dünyadan bu Korona ikazını def u ref eylesin diyorum.

Koronavirüs salgınının yayılmasını durdurmak adına zorunlu olan tecrit ve karantinanın sağlık dışında etkileri de oldu sanırım. Son dönemlerde sanırım toplum olarak unuttuğumuz birçok değerle yüzleşmemize yol açtı. Bunlardan biri de ev, yuva ve yakınlarımız olsa gerek.
Bu salgın sebebiyle eve kapanmak mecburiyetinde kaldık. Bir nevi tecrit oldu. Tabi bu tecrit başta insanları biraz sıktıysa da bazı şeyleri hatırlatmak bakımından hayırlı bir boyuta da dönüştü diye düşünüyorum. Şöyle ki, genel manada evi, yuvayı, aileyi ve akrabayı hatta komşuyu unutmuştuk. Unuttuğumuz şeylerin yerine ne geldi, neyin peşinde koşuyorduk. Neyle meşgul oluyorduk, dışarısıyla meşgul oluyorduk. Bu dışarısının en meşru boyutu kazanç boyutu… Yani kazanç peşinde koşuyorduk fakat evi, yuvayı, aileyi, komşuyu, akrabayı bu kazanç uğruna sanki bir manada hayatın dışına itmiş gibiydik. Kazanç meselesinde yine büyüklerimden öğrendiğim kadarıyla, kazanabilirsin ama ne kadarı senin rızkındır, ailenin rızkıdır burasını bilemezsin çünkü ilahi hüküm var, o hükme göre acaba bu rızkımız ne kadar, bizim kazancımız, rızkımızın kaçta kaçı? Bunu bir soru olarak bırakalım.

Bu evde kalışımız, bu tecrit mecburiyeti bize aileyi hatırlattı. Öncelikle bunu söylemek isterim. Şunu hatırlattı; bizim medeniyet tasavvurumuza göre yani İslami medeniyet tasavvuruna göre aile bize emanettir. Bu bir manada karşılıklı bir emanet şeklinde gelişir. Vakit, sağlık, imkân ve zenginlik emanet olduğu gibi insanlar da birbirine emanettir ailede. Ve insan olmak bir eğitimse eğer gerçek manada insaniyet sahibi olmak, bu evde aile içinde yaşanılarak öğrenilen, bizzat deneyimlenerek öğrenilen bir eğitimdir. Şöyle söyleyelim, hizmet ederseniz, hizmet alırsınız. Gençler hizmet ederler, yaşlılıkta hizmete muhtaç olurlar, hizmet bulurlar. Hizmet bir manada muhabbetle yapılır, güler yüzle yapılır. Bunun karşılığında yaşlılardan dua alınır. Eğer gençliğinizde hizmet etmiyorsanız yaşlılığınızda sizi zor günler bekliyor demektir.

İşte bu tecrit bize bu hizmet meselesini de hatırlatmış oldu. Aile içinde yaşamasak bile bir hatır sorma, kapıdan bir uğrama, bir manada bir gönülden geçirme, hatta yeni modern zamanda şimdi bir mesajla hatır sorma, o kadar. Bunun ötesinde aile bir mahremiyettir. Mahremiyet bir manada kapalı bir ortam demek, insanların birbirine daha yakınlaştığı… Her derdini, her meselesini, her tasasını herkese açamaz insan ama bazı meseleleri başkalarına itiraf etmek ve onlarla konuşmakta bir fayda vardır. Yine büyükler demişlerdir ki, "Sürur paylaştıkça büyür, hüzün ise paylaştıkça azalır." İnsanın bu yakınlığa mutlak surette ihtiyacı vardır. İşte aile, büyükler, küçükler, baba, anne, büyükbaba, büyükanne böyle bir sosyal boyut sağlıyor insanlara. Mutluluk, dua, güler yüzle hizmet.

Bu mahremiyetin bir mekâna ihtiyacı var, işte ev o mekân, yani ailenin bir manada maddi ve manevi mahfazası. Nasıl kıymetli bir nesneyi bir kutu içinde muhafaza ediyorsak ev de yuva da ailenin muhafazasıdır. Zamanımızda maalesef maddi şartlar çok öne çıktı. Manevi şartlar yani ailenin mahfazası olan evin manevi boyutu ihmal ediliyor. Medeniyetimizin en önde gelen tabiriyle ev afiftir yani iffet mekânıdır. Sadece fizyolojik olarak yaşanan bir mahal değildir. Sadece hayatın devamı için gereken fonksiyonların ifası için bir mahal değildir, aynı zamanda deruni ve ruhi bir muhabbetin yaşandığı bir mekândır. Ve o nedenle ev bir manada ailenin mahfazası olmak kıymetini haizdir. Son olarak biraz da komşulardan bahsedelim. Çağdaş insanın komşulukla pek alakası yok. Hâlbuki komşu İslam medeniyet tasavvuruna göre ilahi bir lütuf ve bir inayettir. Türkçede çok güzel atasözleri var. Herkes bilir, inşallah hatırlar insanlarımız; "Ev alma komşu al." "Komşu komşunun külüne muhtaçtır." Cenâb-ı Peygamber buyurmuşlardır ki;"Allah komşuluğu öyle bir övdü ve methetti ki komşu komşunun mirasına ortak olacak zannettim." Dolayısıyla inşallah bu tecrit hadisesi bize evi, yuvayı, aileyi, akrabayı ve komşuluğu gerçek manasıyla hatırlatır ve bizzat yaşamayı da nasip eder diye düşünüyorum.

Dışarısıyla teması mümkün mertebe keserek, evinize kapandığınız bu süreçte siz neler deneyimlediniz? Neler düşündürdü bu süreç size?
Bu salgın sebebiyle bireysel olarak iki husus ortaya çıktı: Bir, evden çıkamıyoruz, çıkmamamız lazım. İnsanlarla dışarıda temas edemiyoruz. İki, eve ziyaretçi kabul edemiyoruz. Yani dışarıyla temasımız neredeyse sıfırlandı, zaruri ihtiyaçlar haricinde. İnsanlarla bire bir temas yok. Buna karşılık iletişim cihazları elimizde; akıllı telefonlar, bilgisayarlar, televizyonlar. Bunlarla dünyayla ve çevremizle kendi ufkumuzda temas kurabiliyoruz. Kitaplarımız var evimizde, notlarımız var. CD'ler var, DVD'ler var, vesaire. Ancak bütün bunlara baktığımızda, bunların hepsi bize; diğer insanlar ne söylüyor, ne istiyor, ne yapmışlar, onu ifade ediyor. Düşünüyorum ki evden çıkamayışımız ve evlere ziyaretçi kabul edemeyişimiz bir manada ilahi bir ihtar, ikaz veya imkândır. Aklıma böyle geliyor. Acaba diyorum, insanların dediği, kitapların yazdığı, iletişim cihazlarının ortaya koyduğu, televizyonların, internetin söylediklerinin öte sinde acaba Allah ne söylüyor? Bu ikazla neyi murad etmiş? Ne demek istiyor? O'nun sesini duyabiliyor muyuz? Böyle bir soru aklıma geldi.

Eskiden dinlediğim bazı anekdotlarda Allah dostları, onu dinlemek için yani Cenab-ı Rabbu'lâlemin 'i dinlemek için uzlet gerekir diyorlardı. Yani insanlarla en az temas, bir manada; ülfet değil halvet veya çile hâli. Bu mecburi tecrit acaba hakikati arayan bir ruh için bir çileye bir halvete imkân sağlayabilir mi? Halvet ve çile seyrüsülukta belli kuralları olan hadiselerdir. Bir geleneğin ortaya koyduğu terbiye usulleridir. Acaba herkes bir manada, bu imkânlar şu anda ellerinde olmasa bile, bu tecridi kendisi için, kendine özel bir halvet veya çileye dönüştürebilir mi yani insanlarla teması olabildiğince azaltıp "Acaba Cenâb-ı Rabbu'l-âlemin muradı nedir, bizden ne istiyor, neyi hatırlatmak istiyor" diyebilir mi diye düşünüyorum. Böyle olduğu zaman yani biz O'nun sesini ya da muradını duyabildiğimiz zaman yeniden doğuşa vasıl olabiliriz diye düşünmekteyim. Burası çok önemli çünkü bizim dünyaya gelişimizin bir sebebi var, o sebep de O'na ibadet etmek… Ne zamana kadar? Ölüm gelinceye kadar... İbadet sadece belirli sözleri tekrarlamakla değil, hayatın her anında, her nefes alış verişte O'na kulluk etmek yani rızasına uygun davranmak, O'nu hiç unutmamak. Dolayısıyla bu salgının ortaya koyduğu mecburî tecrit hakikati arayan bir ruh için şüphesiz tevhitle ile yeniden buluşmak tevhitle yeniden tazelenmek imkânı da sağlayabiliyor diye düşünüyorum. Yani Allah'ın birliği, varlığı, ilahi kudretine tekrar şahit olmak. Her an tevhit ile buluşan bir ruh, tekrar her an tazeleniyor demektir. Bu her an tazeleniş tevhit ile dirilme, asla usanılmayacak bir hakikatin zuhurundan başka bir şey değildir. 'Minimal temas' diyor uzmanlar, yani en aza indirilmiş temas. Acaba bu temas bize mecburi olarak daha az kelam etmeyi mi getiriyor yani 'kıllet-i kelam' dedikleri. Acaba bunun yanına az yemek yemeyi ve az uyumayı da katarak nefsi veya bedeni biraz geriye alıp ruhu uyandırabiliyor muyuz? Kalbe yeni bir ışıltı, bir nur düşme imkânı ortaya çıkıyor mu? Bu kalpten gayrı sürüp çıkarma imkânı zuhur ediyor mu, buna bakmamız lazımdır. Öyle olursa eğer, yani güzel tabiriyle söyleyelim; kıllet-i kelam, kıllet-i taam ve kıllet-i menam (Az konuşmak, az yemek, az uyumak). O zaman O bize kendini hatırlatır inşallah, Cemâliyle. Çünkü Cenâb-ı Rabbu'l-alemîn bütün insanlara sadece ve sadece inşallah Cemâliyle tecelli etsin diye dua ediyorum, başka türlüsünü biz kaldıramayız.

Peki, şimdi içine kapandığımız ev/yuva neydi, sonra ne oldu? Bir de işin mekânsal boyutu var. Geleneğimizde Türk evi veya Osmanlı evi dediğimiz şey -eğer varsa- sosyokültürel açıdan veya mimari açıdan nasıl değerlendirilebilir? Ve bu evin tarihi serencamı nedir?
Bütün bu sorular gelip bir noktada düğümleniyor. İnsanların yaşamak için muhtaç olduğu değerler ve bu değerlerin mekâna yansıyan boyutu. Şöyle bakıyorum efendim hadiseye: İslam medeniyet tasavvuruna göre bir hayat tarzı var mı? Bu İslam'ın önerdiği hayat tarzını kolaylaştırıyor mu? Birinci soru bu. İkinci soru da yine mekân yani ev, kent veya şehir, İslam'ın önerdiği hayat tarzını güzel, yaşanması değer, cazip, özenilir bir tarzda düzenleyebilir mi? Bu iki soruyu sormamız çok önemli. Buradan şu sonuca gidiyoruz; hayat tarzı mekâna göre düzenlenmiyor, mekân hayat tarzına göre düzenleniyor. Bizim şu anda yaşadığımız formda söz konusu olan; bir başka hayat tarzının öngördüğü şekilde düzenlenmiş mekânlarda yaşamaya mahkum olmamız ve bunu fark etmememiz. Dolayısıyla İslam medeniyet tasavvuruna göre öngörülen hayat tarzına uygun mekân açısından üç ilke var: Bunlardan biri 'nisbet' ilkesidir. Yaratılmış çevrenin nisbetleri var. O ilahi takdir neticesinde yaratılmış, mekân onu bozmamalı ve bu çevrenin nisbetlerine olabildiğince hürmetkâr olmalı. Çok kısa geçiyorum bunları. Esasında uzun uzun konuşulması gereken noktalar ama şu andaki ruhi hâlim ancak bu kadarına elveriyor. Dolayısıyla çevre yaratılmıştır ve bu çevreyi insan hürmetle karşılamalı ve bu çevrede bir mekân inşa ederken bu yaratılmış nisbetler dengesini muhafaza etmelidir. İkinci ilkemiz, 'iktifa' veya 'kifayet' ilkesidir. En az ile iktifa etmeli mekân oluştururken. Bunun da neticesi bizi sade bir hayata ve mekâna götürüyor.

Üçüncü ilkemiz 'üslup' ilkesidir. Üslup ilkesi İslam medeniyet tasavvurunun genel kuralından çıkıyor. İnşa ettiğimiz mekân, ev olabilir, kent, mahalle veya şehir olabilir; Allah'a muhabbetle kulluk etmenin ve mahlûkatına merhametle ile hizmet etmenin vesilesi olmalıdır, güzellikle sadeliğin birleşimi olmalıdır, bu terkibi yansıtmalıdır. Hem mahalleden örnek veriyoruz çünkü şu anda modern toplumda İslam medeniyet tasavvurunun değerleri var fakat uygulamaları henüz daha hayat bulmadı. Maziden bir örnek verelim; eski evlerimizde kapının kenarında Yâ Malike'l Mülk levhası vardı. O mülkün sahibini belirtiyordu. Saçaktaki Yâ Hafız levhası ise bu mülkü kimin koruduğunu söylüyordu. Bu Allah'a muhabbetle kulluk etmenin bir göstergesiydi. Duvardaki kuş evi de mahlûkatına karşı duyduğumuz merhamet hissinin ifadesiydi. Şu andaki mekânlarımız modernitenin sadece ben diyen mütehakkim mekânlarıdır. İslam medeniyet tasavvuru sahipleri bu mekânlardan rahatsız oluyorlar.

Bu ay içinde mübarek Ramazan'ı idrak edeceğiz ancak bu defa sosyal boyutu hayli kısıtlı olacak gibi görünüyor. Sizce bu salgın ortamında Ramazan'ı en iyi nasıl idrak ederiz? Bu zaruri eve kapanış Ramazan ve oruçla ilişkimize nasıl yansıyacaktır dersiniz? Engellerin yanında bu durumun sunduğu fırsatlar da yok mu acaba?
Ramazân-ı şerif yaklaşıyor, inşallah hep birlikte idrak edeceğiz. Allah hayırlara kalb etsin inşallah, önümüzdeki zamanları. İnşallah bayrama da vasıl oluruz. Özellikle kitle iletişim araçları hayatımıza iyice girdikten sonra Ramazanlarda maalesef çok dağıldık. Ne demek bu? Dışa döndük, kendi kendimize kalamaz olduk, adeta kendi kendimizden korkar olduk. Hiçbir mübarek vakti kendimizle baş başa kalarak idrak edemez bir hâle geldik. Hâlbuki üç aylar ve hassaten Ramazan ayı bir tecrit, bir murakabe mevsimi, bir kendine dönme, kendini idrak etme, kendini yargılama mevsimidir, bu fırsatı değerlendirmemiz lazım. Şimdi elimizde olmayan, mücbir sebeplerle hayattan tecrit edilmiş vaziyetteyiz. Bu bir fırsat… Bir senenin muhasebesini yapmamız ve yenilenme zamanının geldiğini idrak etmemiz lazım. Bu tecrit inşallah böyle bir fırsata vesile olsun diye dua ediyorum. Mekânlardan ve insanlardan uzak kalarak kendimizle baş başa kalamıyorduk. İnşallah iç dünyamıza dönelim. Kalbimizin sesini, gönlümüzün sesini dinlemeye çalışalım. O sesi dinlemeye çalıştıkça Rabbimize teveccüh ettiğimizi hissedeceğiz ve onun emirlerini kalbî sesimizden daha güzel dinleyeceğiz. Bu duygular ile Şaban ayını idrak ediyoruz, inşallah Ramazan ayını da idrak edeceğiz. Aklıma gelen hakikati söylemek isterim. Biz hakikati bilmeyiz, hayır dediğimizde şer, şer dediğimizde hayır vardır, hayırlısını Rabbimiz bilir.

SADETTİN ÖKTEN KİMDİR?
1942'de İstanbul'da dünyaya gelen Sadettin Ökten 1964'te İTÜ'de inşaat yüksek mühendisi olarak mezun oldu. İTÜ, Mimar Sinan Üniversitesi gibi üniversitelerde akademisyen olarak görev yaptı. Yapı mühendisliğinin dışında bilim tarihi, kent kültürü, kent estetiği, yapı teknolojisi tarihi konularında farklı üniversitelerde dersler de verdi. 2004'te kendi isteğiyle Mimar Sinan Üniversitesi'nden emekli oldu. Mesleki alanlarının dışında İslam medeniyeti, kültürü, sanatı ve müziği konularında derin bir birikime sahiptir. Pek çok faaliyete katılan ve eserler veren Ökten'in başlıca kitapları arasında Gelenek Sanat ve Medeniyet, Fincanımda Cola Var, Örselenmiş Osmanlı'dan Medeniyet Umuduna, Yahya Kemal'den Bugüne İstanbul, Yahya Kemal'in Rüzgârıyla Düşünceler ve Duyuşlar, Mesken ve Mesken Mimarimiz, İçimde AVM Var ve Hayatımdan Portreler bulunmaktadır.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN