Helal ile haram nasıl ayrışır: Hükümleri ahlak yoluyla öğrenmek

Helal rızık Allah’a giden yolun azığı hâline gelerek takva ile özdeşleşir: ‘Azık alın! Dikkat edin en hayırlı azık takvadır.’

Ekrem Demirli SAYI:67
Helal ile haram nasıl ayrışır: Hükümleri ahlak yoluyla öğrenmek

Gerçek ile sahte arasındaki benzerliğin yanıltıcılığını anlatmak üzere verilmiş iyi örneklerden birisi tatlı su ile tuzlu su örneğidir. Eşit şartlardaki bardakta bulunan sulara bakan insan için arada hiçbir fark yoktur: Şekil aynı, renk bir, hassas duyusu yok ise kokular birdir. İki suyun ayrı olabileceği hükmünü kim nasıl verebilir ki? Tatlı su ile tuzlu suyu sadece 'tadarak', sufilerin ifadesiyle 'zevk' veya 'şirb' (meşrep) ederek ayırt etmek mümkündür. "Tatmayan bilmez" deyiminin yerinde kullanıldığı bağlamlardan birisi burasıdır: Tatmak, yemek ve içmek, bilgi sürecinin sahici parçası hâline geldiğimiz öğrenme tarzını anlatır.

Nesneleri ve hadiseleri ayrıştırmak, onlara bireysel varlıklarını koruyabilecek isimler verebilmek, sahih bilgiyle mümkün olduğu gibi öyle bir bilgiye ulaşmak da sahici ilişki kurmakla gerçekleşir. Büyük metafizikçi Sadreddin Konevi "Bilgi temyiz etmektir" derken bunu kast etmişti. Öğrenme süreci, nesneler arasındaki ayrımları görebilmek ve benzerliğin yol açabileceği yanılgılardan zihni kurtarmak üzere gerekli tecride varabilmek için alışkanlıkları terk etmeyi iktiza eder.

Hadiselere ve nesnelere yüzeysel bakmanın yol açtığı karışıklık, hemen bütün alanlarda kendini gösterir: Söz gelişi sihir/ kehanet ile nübüvvet arasında iki su arasındaki gibi ilişki kurulmuş, nebilerin kâhin veya sihirbaz olduğu iddia edilmiştir. Meseleye uzaktan bakan insan için bu hükmü vermekten daha tabii ne olabilir ki? İkisinin farklılığı ancak sahici bir ilişkiyle idrak edilebilir: Birinci örnekteki tatmak ve içmek burada 'iman etmek' ile yer değiştirerek bize yeni kapı açar. O zaman kehanet ile nübüvvet arasındaki farkı 'iman' ederek idrak ederiz. Bu durumda iman yoluyla öğrenmek, iki su örneğindeki farkı bilmede 'içme' eyleminin mukabilidir. "İnandım, bildim" bu demektir.

Helal-haram ayrımındaki ince çizgi
Benzeşmenin yol açtığı karışıklıklar ve yanılgılar en çok helal ile haramlar bahsinde kendini gösterir. Çünkü bu alanda sınırlar genellikle birbirine benzeyen şeyler arasına konulmuştur. Helal ile haram fiiller veya nesneler biçimsel olarak birbirinin aynı olabilirken bunları nasıl ve neye göre ayrıştıracağız? Kuran-ı Kerim bunun nefis bir örneğini aktarır: İnsanlar faiz ile ticareti bir sayarak bunların arasında fark bulunmadığını söylemişlerdir. Başka bir ifadeyle vahyin bu hadisteki hükmünden ikna olmamışlardır. Burada kötü niyetin veya hükmü küçümsemenin olduğunu veya cehalet bulunduğunu düşünmek gerekmez. Gerçekten de insanlar öteden beri şekil benzerliğini hesaba katarak faizi de bir tür ticaret veya bazen de ticaretteki kârı da bir tür faiz sayabilirmişlerdir.

Nitekim çağımızda ticaret ile faizi bir gören ideolojiler mevcuttur: Neticede sürekli güçlü olan kazanıyorsa nasıl ve niçin ayırt edelim ki? Demek ki ticaret veya faiz ilişkisi şekil benzerliğine yol açan bir konu olarak öteden beri bir mütalaa edilmiştir. Kuran-ı Kerim insanların bu iddialarına mukabil "Allah birini helal, ötekini haram kılmıştır" mealinde hükmünü beyan ederek ayrımı ilahi hükme dayandırmıştır. Başka bir örnek olmak üzere, cinsel ilişkiyi hatırlamak mümkündür: Bir erkek ile kadının birleşmesinin zina sayılması ile sadece nikah –ki İslam hukukunda tahakkuku olabildiğince basit yolla gerçekleşir- sebebiyle mubah kabul edilmesi arasında şekilsel bir fark görünmez. Fakat din, birini helal sayarken ötekini haram saymış ve şiddetle yasaklamıştır; birine sevap ötekine ise günah bağlamıştır.

Kuran-ı Kerim'de helal ve haramlardan söz edilen bütün bağlamlar bu şekilde ele alınmaya müsaittir: Bu itibarla 'helal' denilince yapılması ilahi iradece izne bağlanmış, yapıldığında ise ilahi rızaya ulaşma ihtimali bulunan eylemlerin bütünü akla gelebilir. Haram ise bunun mukabilinde ilahi irade tarafından yasaklanmış olan söz, fiil ve ahlakın tümüdür. Allah illetini bilmediğimiz bir şekilde bazı işleri ve şeyleri yasak, bazılarını helal kılmıştır. Müslümanlar helal ile haram bahsini akli gerekçelere dayandırarak makul bir dil bulmak istemişlerdir. Bilhassa Allah'ın yaptığında mutlaka hayır ve fayda vardır ilkesinden hareket ederek helali 'faydalı saymak', haramı ise bireysel ve toplumsal varlığımıza zararlı saymak yaygın bir tutum olagelmiştir.

İbadetin illeti, hikmeti, faydası
Meselenin Mutezile'deki 'hüsn ve kubuh' (eşyada iyilik ve kötülüğün mesnedi olan tabiatın bulunması meselesi) teorisine dayanan yönleri vardır. Mutezile Allah'ın kulların maslahatını ve faydasını düşünmesi gerektiğini hesaba katarak, eşyada 'tabiat' olarak helal ve harama kaynak teşkil eden illet bulunduğunu iddia etmişti. Bu tabiata göre helal ve haram doğal bir hüküm olarak ortaya çıkar ve biz bunu akıl yoluyla da bilebiliriz. Bu akılcı yaklaşım eşyanın tabiatındaki iyi ve kötü doğayı tespit ederek dinin hükümlerini akıl yoluyla çıkartmayı hedefler.

Ehl-i sünnetin yaklaşımına göre, vahyi ikincilleştirebilecek böyle bir bakış açısı, zaman içinde etkisini yitirse bile başka bir yönde varlığını korumuştur: Müslümanlar 'ibadetlerin hikmetleri' ve 'faydaları' -ibadetin illeti değil- üzerindeki konuşmaları ibadetin bireysel ve toplumsal hayatımızdaki fayda ve zararları üzerine odaklamıştır. Burada teknik tabiriyle ibadetlere 'illet' teşkil eden tabiatın yerini ibadetlerdeki hikmet ve fayda alarak geniş bahisler ortaya çıkmıştır. Artık akılca tespit edilmese bile, akılca idrak edilebilen ve faydaları görülebilen hükümler dinî hayatı daha makul hâle getirmiştir. Biz ibadetleri akılla tespit edemeyiz, çünkü helal ve harama kaynak teşkil edebilecek somut bir illet yoktur; fakat Şari Teala illetini bilmediğimiz ibadeti, helali ve haramı tespit edip bize şeriat yapmışsa, akıl ile onun faydalarını konuşabiliriz. Buradan hareketle helallerin faydaları, haramların bize ve topluma getirdiği zarar ve yıkımlar gibi birçok konu ortaya çıkmıştır.

Bununla birlikte meselenin nihai çözüme kavuşabileceğini söylemek zordur. Helal ile haram arasındaki benzerliği aşarak helalin mahiyetini idrak edebilmek çetin bir mesele olarak kalmıştır. Söz gelişi içki içmenin veya domuz eti yemenin haram olmasını nasıl ele alabiliriz? Allah bize içkiyi zararlı olduğu için mi haram kılmıştır? Domuz eti yemek zararlı olduğu için mi yasaklanmıştır? Beslenme için gerekli gıdaların güç bela tedarik edildiği zamanlarda, Şari Teala bilmediğimiz bir nedenle bunları haram kılmıştır.

Mesele O'nun iradesinin tecellisidir
Günümüzde Müslümanlar çeşitli yollarla bunların yasak olmasındaki faydaları tespite çalışıyorlar, özellikle tıp alanında çalışan insanlar görüşler beyan ediyorlar. Hiç kuşkusuz bu bahiste ikna edici nesnel nedenler bulmak hiçbir zaman mümkün olmayacaktır. Meselenin esası Şari'nin sıhhi veya başka nedenlerle değil, dinî saik ile ve imtihan olmak üzere helali ve haramı tespit etmiş olmasıdır.

Demek ki helal ve haram, faydalı ve zararlı şeyler diye ele alınamaz. Bu bahiste belirleyici olan şey, Şari'nin iradesinin tecellisidir: Şari, neye haram demişse o haramdır, neye helal demişse o helaldir. Bunun tersi de olabilirdi.

Bununla birlikte helal ile haram arasındaki şekil benzerliğini aşarak nesnel ayrımı idrak edebilmenin imkân dâhilinde olabileceği bir yol bulunabilir. Başka bir anlatımla bir kez iman ettikten sonra hakkında helal ve haram hükmü verilmiş şeylerin mahiyeti, başka bir yolla idrak edilebilir. Bu yol, ahlak ve manevi hayatımızda etkilerini gözlemleme yoludur. Helal ile haram yol açtıkları neticelerle kendilerini gösterirler. O zaman şöyle dememiz mümkündür: Helal ile haram arasındaki farkı yediklerimizden ve içtiklerimizden değil, ahlaki hayatımızda yaşadıklarımızdan idrak edebiliriz.

Erken dönem tasavvufun büyük isimlerinden İbrahim b. Edhem şöyle bir hikâye anlatır: 'Bir delikanlıyla tanışmıştım. Onda insanı imrendirecek hâller, yüksek ahlak ve kerametler vardı. Vakitlerini ibadete ve zikre ayırmaktaydı. Sohbetimiz esnasında onun dinî hayatında bir mesele olduğunu sezdim, ne olduğunu bilemedim. Bir süre sonra onu kendi haneme davet ettim, o da davetimi kabul ederek benimle geldi. Yemeği ve içeceği değişince daha önceki hâlleri kesildi, kerametler sona erdi vs. Bunun üzerine öfkelendi, 'Sen bana ne ettin böyle?' diye bağırmaya başladı. Ben de onu uyararak söyle dedim: "Evladım! Senin önceki hâllerin şeytanın bir aldatmasıydı (istidrac). Senin yemeğin haram, giysilerin haramdı. Şimdi helal yemeye başlayınca eski hâllerin kaybolup gitti. Unutma ki Allah'a giden yol helal yemek üzerine kuruludur.' İbrahim b. Edhem'in yaklaşımına göre, helal ile haramın farkını bulacağımız yer ahlak hayatımızdır: Helal insanı Allah'a ve ahlaka götürürken haram insanı hakikatten uzaklaştıran şeydir.

Müslümanca diyet: En hayırlı azık takva
Müslümanca yemek ve içmenin ilkelerini belirlemek istesek nasıl bir yol haritası çizebilirdik? Her şeyden önce yeme ve içmenin amacının tespiti gerekir. Maksadımız yeryüzündeki ömrümüzü uzatmak veya bedenimizin sağlıklı olması veya daha güçlü kuvvetli olmamız değildir. Müslümanca yaşamanın ilkesi yeryüzünde ulvi gayeyle bulunduğunu bilmektir. Bir maksada varmak için buraya geldik. Buna niyet ve iman ilkesiyle yaşamak diyebiliriz. Herhangi bir şeyin dinî niteliğinden söz edebilmek için amacın açık ve seçik olması şarttır: Amaç belirlenmediği sürece bir şeyin dinî niteliğinden söz edemeyiz. Yaşamakla amaç Allah'a yakınlıktır. Bunun için gerekli araçlarda da O'nun belirlediği kurallara riayet etmek zorunludur.

Bir tasavvuf deyiminde insan 'kanatlı eşek' (veya at) diye betimlenir. Gerçekte insanı anlatan birçok paradokstan sadece biridir bu! Kanatlar ile eşek normalde bir araya gelmez; lakin mesele insan olunca gelir çünkü insan sufilerin anlayışında varlıktaki paradoksların en mükemmel örneğidir. İnsandan söz etmek paradokstan söz etmek, insanı anlamak demek, paradoksları çözmek demektir -ki İbn Arabi'nin insan teorisinde bu mümkün değildir!- Tabirdeki kanatlar, semavi ve ulvi âlemden gelişimizi -maksadımız mebdeimizce belirlenmiştir- anlatırken, eşeklik yeryüzünden/topraktan var olmayı anlatır; sanki gökyüzündeki varlığımızdan üzerimizde kalan şey, kanatlarımızdır.

Yeryüzündeki hayatımızın maksadı gökyüzündeki hayata tekrar kavuşmaktır. Bunun için iki şey lazımdır: Birincisi kanatların bizi uçurabilecek kadar güçlenmesi gerekir. Kanatların güçlenmesi ahlak başta olmak üzere aşkı bir 'libas' gibi kuşanmaktır. Maksada ancak uçarak gidebiliriz; bu nedenle Attar insanın seyrüsülukunu kuşların yolculuğu üzerinden anlatmıştı. İkincisi ise bedenin taşınabilir hâle gelebilmesi için zayıflaması gerekir. Bedenin zayıflaması fizyolojik zayıflamayı ne ölçüde barındırır, onu zahitler tartışmıştır; lakin metafizikçi sufiler başka zayıflıktan söz ederler. Onların sözünü ettiği zayıflık bedenin ruhanileşmesi (teravhunu'l-ecsad) dedikleri hâle ulaşarak varlığımızı taşımakla ortaya çıkan zayıflıktır. Bu sayede beden ve ruh/zihin arasındaki ikilik ruhun lehine bozularak 'tevhide' ereriz.

Helal beslenmenin hayatın odağına yerleştiği nokta tam burasıdır: Helal yemek, helal içmek, helal meskene yerleşmek ve helal giyinmek, kısaca helal üzere yaşamak bedenin uçabilecek hâle gelmesinin yegâne yoludur. Sufiler bu hafiflemeyi 'bedenin ruhanileşmesi' veya 'latifleşmesi' diye anlatmışlardır. Helal rızık bedenin saflaşarak gereksiz yüklerinden, hırslarından, vehim ve korkularından, onu toprağa çakılı bırakan bağlarından arınmasını sağlayan şeydir.

Bu durumda helal rızık Allah'a giden yolun azığı hâline gelerek takva ile özdeşleşir: 'Azık alın! Dikkat edin en hayırlı azık takvadır.'Helal rızık ile takva arasındaki irtibatı kurduğumuzda Müslümanca düşünmeyi öğrenmiş olacağız.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN