Anne olamamak

Kadın, erkek, anne yahut baba olmaktan öte, önce insan olmak, ne istediğini, neden istediğini bilmek, güçlü ama tahammül gösterebilecek kadar olgun olabilmek ve sahip olduğu zenginliğin farkında olabilmek çok daha değerlidir.

Zeynep Temizer Atalar SAYI:65
Anne olamamak

Kadınlık kavramı, bütün toplumlarda gerek sosyolojik, gerek teolojik, gerekse psikolojik boyutlarıyla yaşamın her döneminde tartışılmaya devam ediyor. Değişen zaman, bu tartışmaların kapsamını da değiştiriyor elbette fakat tarih boyunca değişmeyen ve kadın dendiğinde hemen yanına iliştirilen bir kavram daha var: Annelik…

Erkek cinsini yahut çocuk konusunu konuşurken babalık kavramı, çoğu zaman anneliğe göre daha geri planda kalıyor. Fakat anne olmak, bir kadının hayatında "olmazsa olmaz" denecek kadar büyük ve ağır bir etkiye sahip. Bu konuda yapılan birçok çalışma da geleneksel sistemde kadının annelikle tanımlandığını ve bunun hemen hemen birçok ülkenin kültürel yapısı içinde geçerli olduğunu gösteriyor.

Hatta "Bir kadın neden anne olmak ister?" sorusuna verilen cevabın büyük oranda sosyal çevrenin baskısına karşı koyamama ve annelik statüsünün kazandırdığı düşünülen imtiyaz olduğu ortaya çıkıyor. Yani bir kadın anne olmayı, çocuğuyla kuracağı bağı, bu ilişkinin hem zor hem de keyifli taraflarını bütünüyle görüp kabul ederek mi istiyor yoksa sadece istiyor mu, birbirinden farklı ihtiyaçlar olarak değerlendirilebilir.

Peki, ya bir kadın gerçekten çok istediği hâlde anne olamıyorsa?

Geleneksel bakış açısıyla yetişmiş birçok kadın, anne değilse kendini eksik, kusurlu, yetersiz ve işe yaramaz hissediyor. Çünkü annelik, toplum tarafından oldukça değerli bulunan, kadına bir mevki veren, saygınlık kazandıran, soyun devamını sağlayan ve özel bir statü oluşturan bir kavram olarak addediliyor. Dolayısıyla eğer bir kadın anne değilse, kendini eksik ve değersiz hissedebiliyor. Üstelik gerek ailesi gerekse sosyal çevresi de ona bu duyguları tekrar tekrar yaşatmaya devam edebiliyor.

Kültürel beklentinin baskısı

Aslında bu duygunun kaynağını sadece sosyal çevrenin yahut kültürel beklentinin yarattığı baskı ile tanımlamak doğru olmayabilir. İnsan yaşamında, özellikle otuzlu yaşlarla beraber sorgulama, hayat, sahip olunanlar ve gelecekte elde etmek istenenler hakkında biraz daha derin düşünme dönemi başlıyor.

Bu dönemde her insan kendini daha üretken ve daha başarılı hissetmek istiyor. Başkaları tarafından dışlanmak, diğerleri tarafından reddedilmek endişe yaratabiliyor. Temeldeki kodlar, bir kadın için üretkenliği ve başarıyı anne olmakla tanımladığı için de, kişi, çocuk sahibi olamadığında kendini değersiz hissedebiliyor.

Gerek gelişimsel gerekse sosyokültürel yapı bağlamında kadın, doğal yollarla çocuk sahibi olamadığında, suçluluk hissetme, küçümsenme, sosyal yaşamdan dışlanma, destek bulamama ve yetersiz hissetme gibi sorunlar yaşayabiliyor.

Çocuklarının olamayışını başkalarına anlatmak durumunda kalmaları, eleştirel ve horlayıcı imalara maruz kalmaları, çocuklu ortamların yarattığı stresi yaşamaları, çocuklarını sevip okşayanları görünce özenmeleri, eşlerinin başkalarının çocuklarını sevdiğini gördüklerinde kendilerini eksik ve yetersiz hissetmeleri ve eltiler ve yaşıtlarıyla yarış hâlinde olma hissi onlar için oldukça zorlayıcı olabiliyor. Çünkü böyle bir durumda kadın, varoluşsal sorgulamalar yaşıyor ve kadınlığını tamamlanmamış hissedebiliyor.

Günümüzde bu durum, gelişen teknoloji ile birlikte modern tıbbın bir ürünü olan, yardımcı üreme teknikleri ile aşılmaya çalışılıyor. Aşılama yahut tüp bebek gibi yöntemler, doğal yollarla çocuk sahibi olamayan çiftler için çözüm olabiliyor.

O "eksiklik" duygusu yok mu!

Peki, bu durumun kadınların hissettiği o "eksiklik" duygusunun önüne geçtiğini söyleyebiliyor muyuz? Bu konuda yapılan birçok araştırma da sorunun cevabının "Hayır" olduğunu gösteriyor çünkü yardımcı üreme teknikleriyle başlayan hamilelik süreci bile beraberinde başka zorluklar da getirebiliyor.

Bu dönem psikolojik olarak kimliğin gözden geçirildiği, gebeliği kabullenmekte zorlanılabildiği, bebeği kaybetme korkusunun çok daha yoğun olarak yaşanabildiği, bebeğin sağlığı konusunda endişelenilebildiği ve belirsizlik nedeniyle kaygı, stres gibi duyguların ortaya çıkabildiği karmaşık bir süreç olarak yaşanabiliyor.

Hatta yardımcı üreme teknikleriyle ve normal yolla çocuk sahibi olan kadınlar arasında yapılan bazı araştırmalarda, yardımcı üreme teknikleriyle çocuk sahibi olan kadınların yaşam kalitelerinin daha düşük olduğu ve depresif belirtilerinin daha fazla olduğu görülebiliyor. Özellikle kırklı yaşlara doğru bu tür destekleyici yöntemlerle çocuk sahibi olan kadınların hayatları çok daha fazla değişebiliyor.

Kariyerlerindeki ilerlemeyi kaybedebileceklerini yahut annelik ve mevcut sosyal hayatları arasında denge kurmakta zorlanabileceklerini düşünmek, hem kaygı düzeylerini arttırabiliyor hem de çocuklarıyla olan ilişkilerini etkileyebiliyor.

Birçok uzman, bir kadın için çocuk sahibi olamamayı bir çeşit travma olarak tanımlıyor. Bu durumun bu denli derin bir iz bırakmasının temel nedenlerinden birinin, üretkenliği sadece "çocuk" ile sınırlayan, her kadını mutlaka anne olmaya zorlayan ve kadını anneliği dışında kimliksiz bırakan düşünme sisteminin, ruhsal alana verdiği zarar olduğu söylenebilir.

Yardımcı üreme teknikleri, bir evlat sahibi olarak, onu, sıkıntısıyla, mutluluğuyla kısaca bütün kalbiyle sevecek kadınlar için bir çözüm olabiliyor. Fakat bazen, annenin yaşı yahut farklı sağlık engelleri nedeniyle bu, modern tıbba rağmen mümkün olamayabiliyor. İşte o zaman birçok kadın bu durumu bir çöküş olarak yaşayabiliyor.

Hâlbuki bir kadın, sevgisiyle, şefkatiyle yetiştirdiği çocuklar sayesinde, çok daha sağlıklı ve güçlü bir neslin oluşmasında etkili olabildiği kadar bilimde, sanatta yahut istediği herhangi bir alanda son derece üretken ve yaratıcı olarak içinde bulunduğu toplum için faydalı bir birey de olabilir.

Kadın, erkek, anne yahut baba olmaktan öte, önce insan olmak, ne istediğini, neden istediğini bilmek, isteklerini yerine getirebilecek kadar güçlü ama gücünün yetemeyeceği durumlara da tahammül gösterebilecek kadar olgun olabilmek ve sahip olduğu zenginliğin farkında olabilmek çok daha değerlidir.

*Uzman Pedagog

Kaynaklar
• Boz I, Okumus H (2017) The "everything about the existence" experiences of Turkish women with infertility: solicited diaries in qualitative research. J Nurs Res, 25:268–275.

• Çavuşoğlu, İ. (2015). İnfertilite tedavileri sonrası gebe kalan kadınların yaşam kalitesi ve depresyon durumlarının incelenmesi (Yayımlanmamış doktora tezi). Haliç Üniversitesi, İstanbul.

• Kagitcibasi, C., ve Ataca, B. (2005). Value of children and family change: A three decade portrait from Turkey. International Review, 54(3), 317–337.

• Koçyiğit, O. T. (2012). İnfertilite ve sosyo-kültürel etkileri. İnsanbilim dergisi, 1(1), 27-37.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN