Mevlâna’nın yaşadığı dönemde Anadolu’da kültürel hayat

Dervişler kuruluş devrinden itibaren Anadolu Selçuklu topraklarında oldukça aktiflerdi. Sultanlar dervişlere ve fakihlere yakınlık gösterdiler, ilim ve kültürün gelişmesinde onların tecrübelerinden faydalandılar. Vefatlarından sonra da Mevlevilik, Bektaşilik, Vefailik, Kalenderilik gibi tarikatlar vasıtasıyla Anadolu’nun tasavvufi hayatına da yön verdiler.

Haşim Şahin SAYI:63
Mevlâna’nın yaşadığı dönemde Anadolu’da kültürel hayat

Malazgirt Savaşı'ndan kısa bir süre sonra İznik'te kurulan Türkiye Selçukluları İslam kültür ve medeniyetinin gelişmesine önemli katkı sağlamışlar, bu devlet bünyesinde yaşayan ve bugün her biri ayrı birer abidevi şahsiyet olarak kabul edilen Şeyh Mecdüddin İshak, Muhyiddin İbn Arabî, Evhâdüddin Kirmânî, Baba İlyas Horasani, Mevlâna Celâleddin Rûmî, Sadreddin Konevi, Sarı Saltık, Ahi Evran, Hacı Bektaş Veli gibi isimler Moğol İstilası öncesi ve sonrasında Anadolu'nun kültür ve irfan hayatına yön vermişlerdi. Sultanlar dervişlere ve fakihlere yakınlık göstermişler, ilim ve kültürün gelişmesinde onların tecrübelerinden faydalanmışlardı. Sözü edilen bu şahsiyetlerin pek çoğu kendi isimleriyle anılan tasavvufi ekollerinin kurucusu olmuşlar, onların vefatlarından sonra Mevlevilik, Bektaşilik, Vefailik, Kalenderilik gibi tarikatlar vasıtasıyla Anadolu'nun tasavvufi hayatına da yön vermişlerdi.

Dervişler kuruluş devrinden itibaren Türkiye Selçuklu topraklarında oldukça aktiflerdi. Mevlâna'nın gelişinden kısa bir süre önce yaşayan, Sultan I. Gıyaseddin Keyhüsrev ile I. İzzeddin Keykâvus'un hocası Şeyh Mecdüddin İshak dönemin önemli şeyhlerinden biriydi. Her iki sultan üzerinde de büyük bir nüfuza sahip olan Şeyh Mecdüddin İshak, bilhassa İzzeddin Keykâvus'a yakınlık göstermiş, savaşlarda bile yanından ayrılmamış, fütüvvet teşkilatının yapılanması sırasında Abbasi halifesi Nâsır Lidinillah'a elçi olarak gönderilmişti. Sultan da bu yakın dostunu ödüllendirmek için, istediği kişiyi fütüvvete kabul etme yetkisini vermişti.

Anadolu'nun deruni kültürünü mayalayan dervişler
Mecdüddin İshak'ın yakın dostu Muhyiddin İbn Arabî de Türkiye Selçukluları devrinde Anadolu'ya gelen önemli sufilerden biriydi. Şeyhü'l-Ekber unvanıyla da bilinen İbn Arabî, 1165'te Endülüs'ün güney doğusundaki Mürsiye'de doğmuş, çocukluğundan itibaren sufîyane hayatla iç içe yaşamış, daha küçük yaşlarda İbn Tufeyl, İbn Rüşd, İbn Zühr gibi pek çok ilim erbabını etrafına toplamıştı. Hayatının büyük kısmını seyahat ederek geçiren ve pek çok talebe yetiştirdiği bilinen İbn Arabî'nin en önemli seyahati Endülüs'e bir daha dönmemek üzere 1200 yılında hac niyetiyle çıktığı seferiydi.

Bu, Selçukludan Osmanlıya uzanacak vahdet-i vücud öğretisinin temellerinin atıldığı seyahatti. İlk haccını yaptıktan sonra, Ebu Medyen el-Mağribî'nin yaşadığı Becâye'ye gelen, ertesi yıl tekrar yola çıkarak Tunus, Mısır, Kudüs üzerinden Mekke'ye giderek burada iki buçuk yıl kaldıktan sonra Bağdad'a, oradan da Musul'a geçen İbn Arabî, 1204'te Şeyh Mecdüddin İshak ile birlikte Urfa, Diyarbakır, Sivas üzerinden Malatya'ya geldi. Daha sonra Konya'ya gelerek bir süre burada yaşadı. Bu süreçte seyahatlerine devam eden şeyh, sırasıyla Halep, Kudüs, Mısır, Mekke ve Bağdat'a gitti, burada Şeyh Sühreverdî ile görüşüp tekrar Konya'ya döndü. İbn Arabî, Mecdüddin İshak'ın da etkisiyle I. Gıyaseddin Keyhüsrev devrinden beri Selçuklu sarayını yakından tanıyordu. İshak ölünce onun küçük yaştaki oğlu Sadreddin Konevî'nin himayesini üstlendi.

İbn Arabî'nin temsil ettiği Ekberî düşünce kendisinden sonraki dönemde Anadolu başta olmak üzere bütün İslam dünyasında büyük tesirler uyandırdı. Talebeleri İbn Savdekin, Sadreddin Konevî, Afifeddin Tilemsânî vasıtasıyla değişik bölgelerde fikirleri yayıldı. Bu ekol ikinci kuşaktan Dâvûd-i Kayserî vasıtasıyla Osmanlı topraklarında temsil edildi.

Selçuklu'yu fazlasıyla etkileyen bir mutasavvıf
Türkiye Selçuklu kültür hayatını etkileyen bir diğer mutasavvıf Evhadüddîn Kirmânî idi. Tasavvufi terbiyesini Ahmed Gazzâlî mektebine bağlı Şeyh Rükneddin Sucasî'den tamamlayan Kirmânî aşk, cezbe ve semaya önem veren bir mutasavvıftı. 1204 yılında Anadolu'ya geldiğinde İbn Arabî ile dostluk kurmuş, Malatya, Sivas ve Konya'ya seyahat etmiş, ancak Anadolu'dan ayrılıncaya kadar olan hayatını Kayseri'de geçirmişti. O da Sultan I. Gıyaseddin Keyhüsrev ile iyi ilişkiler kurmuştu.

Kirmânî, tasavvuf anlayışında, Allah'ın cemal sıfatının tecellilerini varlıkta görmeyi esas alan ve şâhidbâzî denilen tasavvuf meşrebine mensuptu. Taşkın bir mistik mizaca ve cezbeye sahip olduğu için kalendermeşrep bir hayat sürmüş, vahdet-i vücud düşüncesini benimsemişti. Evhadüddîn Kirmânî'nin değer verdiği hususiyetler eşyaya ve dış dünyaya bakarak Allah'ı bulmayı amaçlayan afakîlik ve enfüsîlikti.

Evhadüddin Kirmânî'nin vefatından iki yıl sonra Konya'da Selçuklu tahtına I. Alaeddin Keykûbâd çıktı. Sultan Keykubad devri kültürel bakımdan da Türkiye Selçukluları'nın en parlak dönemiydi. Onun kudretli yönetiminin bir uzantısı olarak, Moğol istilası önünden kaçan pek çok âlim ve mutasavvıf Selçuklu topraklarına göç etti. Mevlâna'nın babası Bahâeddin Veled de Moğol istilası önünden kaçıp Anadolu'ya gelen sufilerden biriydi.

Faaliyetlerini bilhassa Türkmen nüfusunun en yoğun, ekonomik yönden en zayıf ve dini cereyanlar bakımından en karmaşık olan Amasya, Tokat, Çorum, Sivas, Yozgat, Adıyaman, Malatya gibi şehirler ile Güney Doğu Anadolu ve Kuzey Suriye'de yoğunlaştırmıştı. Müritlerinin sayısının yeterli çoğunluğa ulaştığına kanaat getiren Baba İlyas, müridi Baba İshak vasıtasıyla II. Gıyaseddin Keyhüsrev devrinde; 1240'da isyan başlattı. İsyana maceraperest ve yağmacılar da katılmıştı. Zorlu bir mücadele sonrası Selçuklu ordusu Frankların da desteğiyle Baba İshak'ı öldürüp isyanı bastırdı.

Babaîler İsyanı siyasî açıdan Selçuklu ordusunun ve idaresinin zayıflığını ortaya çıkarmıştı. Anadolu'ya girmek için fırsat kollayan Moğollar, üç yıl sonra Kösedağ Savaşı'nda Selçuklu ordusunu bozguna uğrattılar ve Anadolu'da fiilen Moğol hâkimiyeti başladı. Selçuklular bu savaş neticesinde siyasî otoritelerini kaybetmiş olsalar da Anadolu'da dinî ve kültürel hayat tüm canlılığıyla devam ediyordu. Moğol baskısı, halkın büyük bir kısmını tarikatlara yöneltmişti. İşte Mevlâna bu kaos ortamında öne çıkıp halkın motivasyonunu yükselten şeyhlerden biri oldu.

Kaos ortamındaMevlâna'nın zuhuru
Düşünceleri ve yaşam tarzıyla gerek yaşadığı devirde gerekse sonradan kurulan beylikler ve Osmanlı sahasında etkisi güçlü bir şekilde hissedilen Mevlâna 30 Eylül 1207'de Belh'de doğdu. Sultanü'l- ulema unvanıyla tanınan babası Bahaüddin Veled, Hatiboğulları adı verilen soylu bir sülaleye mensuptu. Bahaüddin Veled, Mevlâna üç yaşındayken, Moğol baskısı nedeniyle Belh'ten Nişabur'a göç etti. Meşhur mutasavvıf Ferideddin Attar'ın bu yolculuk esnasında rastladığı 'çocuk Mevlâna'ya İlahinâme isimli eserini ithaf ettiği rivayet edilir.

Nişabur üzerinden Bağdad'a gelen Bahaeddin Veled, burada Şeyh Şihâbeddin Sühreverdî ile görüştükten sonra Kûfe yoluyla Mekke ve Medine'ye giderek haccını eda etti. Ardından Şam- Halep yoluyla Erzincan'a oradan da Malatya'ya geldi. Bu sırada on sekiz yaşına giren Mevlâna, Malatya'da Gevher Hatun'la evlendi. Aile daha sonra Sultan I. Alaeddin Keykubad'ın davetiyle Konya'ya yerleşti.

Bahaeddin Veled oğluna tasavvufi konuda dersler veriyordu. Babasının ölümü üzerine Konya'da bulunan bir diğer önemli mutasavvıf Seyyid Burhaneddin Muhakkık-ı Tirmizî Mevlâna'nın hocalığını üstlendi. Dokuz yıl süren eğitim sonrasında hocasının vefatı üzerine beş yıl yalnız kalan Mevlâna 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile tanıştı.

Tebriz'de sepet ve zembil dokuyan, "velîlikte ve kalb sırrını bilmede zamanın birincisi" Ebû Bekir Selebaf'ın müridi olan Şems, seyrüsulûkunu tamamladıktan sonra vecd ve heyecanını paylaşabileceği bir dost aramış, tüccar kılığına girerek diyar diyar dolaştığı hâlde bir türlü aradığı muhabbet ehli zâtı bulamamıştı. Şam'a uğradığında görüştüğü Evhadüddîn Kirmânî'nin tavsiyesi üzerine Konya'ya gelerek Şekerciler Hanı'nda Mevlâna ile buluştu. Mevlâna'nın Şems ile buluşması aralarında tarifsiz bir muhabbet meydana getirmişti. Günden güne artan dostluk Mevlâna'nın talebelerini de ihmal etmesiyle sonuçlandı.

Eflâkî, Şems'in Mevlâna ile yakınlaşmasını çekemeyenler tarafından öldürüldüğünü yazmaktadır. Şems'in kaybı Mevlâna'yı derinden etkiledi. Hayatının bundan sonraki bölümünü Şems'in müridi Selahaddin Zerkûbî ile muhabbet ederek geçirmeye başladı. Ümmi bir zat olan Zerkûbî, aşırı derecede riyazete düşkündü. Bu dostluk 10 yıl sürdü. Zerkûbî'nin ölümünden sonra bu kez talebesi Çelebi Hüsameddin ile sohbetlere devam eden Mevlâna, bu arada meşhur Mesnevî'sini yazdı. Mesnevî'nin bitimiyle iyice yorgun düşerek 12 Aralık 1273'te vefat etti.

Anadolu'da üç farklıtasavvuf anlayışı
Mevlâna'nın yaşadığı dönemde Anadolu'da üç farklı anlayış mevcuttu. Bunlardan ilki, Muhyiddin Arabî ve talebesi Afifeddin Tilemsânî tarafından Anadolu'ya taşınan İspanya ve Kuzey Afrika ekolüydü. İkinci anlayış Orta Doğu, yani Mısır, Suriye ve Irak yoluyla gelmişti. Bu bölge birbirinden çok farklı Sühreverdîlik, Cavlakîlik, Vefaîlik gibi tasavvuf akımlarının çıkış bölgesiydi. Üçüncü ve son anlayış ise, Orta Asya ve Azerbaycan bölgesinden gelen tasavvuf anlayışı olup, Kübrevîlik, Haydarîlik, Melâmetîlik ve Yesevîlik.

Bu anlayışlardan İspanya ve Kuzey Afrika mektebi ahlakçı, Irak anlayışı zühdçü, Türkistan ve İran mektebi ise cezbeci bir yapıya sahipti. Mevlâna sözü edilen bu anlayışların hemen hepsini yaşayışında uygulamakla berâber, Sadreddin Konevî'nin de etkisiyle en fazla İbn Arabî tarafından ortaya konulan "Vahdet-i Vücud" anlayışını benimsemişti. Mevlâna, insanın Allah'ın yeryüzündeki tecellisi olduğuna inanmış, Sadreddin Konevî ile sohbetlerinde bu konu üzerinde durmuştu.

Mevlâna'yı Vahdet-i Vücud anlayışından sonra en fazla etkileyen ikinci anlayış Necmeddin Kübra'ya izafe edilen Kübrevîye tarikatının Anadolu'ya getirmiş olduğu zühd anlayışıydı. Zühd anlayışının Anadolu'daki temsilcileri, 1221 tarihinde Moğollar tarafından öldürülen Necmüddin Kübra'nın talebeleri olan Sadeddin-i Hamevî, Seyfeddin Beharzî, Baba Kemal Hocendî idi. Mevlâna'nın babası Bahaeddin Veled ve hocası Seyyid Burhaneddin Muhakkık ile ünlü mutasavvıf Necmüddin Dâye de bu anlayışa mensuptu. Mevlâna, Şems vasıtasıyla Melâmetîlik ve Kalenderîlik anlayışını da benimsemişti. Şems'in insanlara tepeden bakan, dünya malını önemsemeyen tavırlarının Mevlâna'yı oldukça etkilediği anlaşılmaktadır. O ayrıca, bu meşrebi benimseyen Cavlâkîliğin kurucusu Şeyh Cemâleddin Sâvî'nin halifelerinden Ebubekir Niksârî ve Haydarî şeyhlerinden Hacı Mübarek Haydarî ile yakın dostluk ilişkileri kurmuştu.

Moğollar ile Selçuklu arasında bir barışçı
Mevlâna Anadolu'nun siyasi ve ekonomik olarak çöküntü içerisinde işgal döneminde Moğollar ile Selçukluların arasında bir barış ortamı oluşturmaya çalışmıştı. Eflâkî'ye inanmak gerekirse, İlhanlı Hükümdarı Hülagü Mevlâna'nın hürmetine Konya'yı işgalden vazgeçmiş ve yağmalamamıştı. Mevlâna'nın Moğollarla arasını daima iyi tuttuğu, sohbet ortamında Moğolların putperestliği söz konusu edildiği zaman buna karşı çıktığı bilinmektedir.

Mikail Bayram, Moğollara karşı uzlaşmacı tutumu dolayısıyla Mevlâna'yı Moğol ajanı olmakla itham etmiştir. Mevlâna'nın insanlar arasında dostluk bağlarını kuvvetlendirmeye çalışan karakteri, Moğollara karşı olan tavrını güzel ifade etmektedir. Onun Türkmen beyleri tarafından da ziyaret edildiği, ihsanlarına mazhar olduğu bilinmektedir. Bu durum göz önüne alındığında Moğol kumandanlarıyla görüştüğü için Mevlâna'yı Moğol ajanı olarak nitelendirmek çok sert ve gereksiz bir yorum olsa gerektir.

Mevlâna'nın tesirleri oğlu Sultan Veled ve torunları vasıtasıyla ölümünden sonra da devam etti. Sultan Veled'in bir tarikat hâline dönüştürdüğü Mevlevîlik gerek Anadolu beylikleri ve gerekse –geç dönemde de olsa- Osmanlı topraklarında yayılma imkânı buldu. Bilhassa tarikatın üçüncü şeyhi olarak kabul edilen Ulu Arif Çelebi devrinde Mevlevîlik geniş bir sahayı etkisi altına aldı. Mevlâna, yazdığı Mesnevî, Divân-ı Kebir, Rubailer, Fîhî Ma Fîh, Mecâlis-i Sab'a gibi eserleri vasıtasıyla derin tesirler bırakmıştı.

Mevlâna ile aynı dönemde Türkiye Selçuklu topraklarından faaliyet gösteren bir diğer mutasavvıf Sadreddin Konevî idi. Küçük yaşta iken babasının ölümü üzerine İbn Arabî'nin himayesinde yetişen Konevî, ilerleyen dönemde vahdet-i vücud düşüncesinin en büyük temsilcilerinden birisi oldu. Sadreddin Konevî gerek fikirleri gerekse yetiştirdiği talebeleri vasıtasıyla Türkiye Selçuklu dönemi Konya'sında önemli bir konum elde etti. Konevî kaleme aldığı eserleri vasıtasıyla İbnü Arabî ekolünün takipçileri üzerinde derin izler bıraktı ve bu ekolün İslâm âleminin doğusundaki en büyük temsilcisi kabul edildi.

Hacı Bektaş'tan Yunus Emre'ye
Dönemin önde gelen mutasavvıflarından olup 1200'lü yıllarda doğduğu tahmin edilen Hacı Bektaş Veli 1240 yılındaki Babailer İsyanı sırasında Anadolu'ya gelmişti. Hacı Bektaş Veli, Lokman Perende'nin yanında tasavvufî eğitimini tamamladıktan sonra önce Bedahşan'a, ardından da Anadolu'ya geldi. Vilâyetnâme yazarına göre, Mekke, Medine, Kudüs ve Halep yolu üzerinden Sulucakarahöyük'e geldi. Bektâşî geleneğindeki yaygın inanışa göre, Hacı Bektaş Veli, uzunca bir süre Çepni Türkmenlerinden olduğu söylenen İdris Hoca'nın evinde kalmıştı. Hacı Bektaş'ın geldiği dönemde, Anadolu'daki diğer bölgelerin aksine, Cacaoğlu Nureddin Bey tarafından idare edilen Kırşehir kısmen daha sakin bir durumdaydı.

Osmanlı tarihçisi Aşıkpaşazâde'ye göre Hacı Bektaş, başını çektiği bir Türkmen oymağı ile birlikte, yanında kardeşi Menteş olduğu halde Horasan'dan kalkıp Sivas'a gelerek burada Baba İlyas ile görüştükten sonra önce Kırşehir'e ardından Kayseri'ye gitmişti. 1271'de Sulucakarahöyük'te vefat eden Hacı Bektaş Veli'nin yaşadığı dönemde pek de kalabalık bir mürit kitlesine hitap etmediği, çevresinde çok tanınmış bir şahsiyet olmadığı anlaşılmaktadır. Hacı Bektaş'a nispet edilen Makâlât, Fevâid, Fatiha Tefsiri, Şerh-i Besmele ve Şathiye olmak üzere beş adet eserin varlığı bilinmektedir.

Buraya kadar sözü edilenlerin haricinde Sarı Saltık ve Yunus Emre de Mevlâna ile aynı dönemde yaşayan diğer iki mutasavvıftı. II. İzzeddin Keykâvus ile birlikte Balkanlara geçen, Romanya ve Kırım'da faaliyet gösteren Sarı Saltık da Selçuklu topraklarından çıkmış önemli savaşçı gazi dervişlerden birisi olup, sonraki dönemde bilhassa Balkanlar'ın İslamlaşmasında sembol hâline gelmişti. 1239 yılında doğduğu rivayet edilen ünlü halk şairi Yunus Emre de tıpkı Mevlâna gibi kaos döneminde Anadolu halkının motivasyonunu yükseltmiş, bilhassa Türkçe konuşan ahali arasında söylediği şiirleri ile vahdet-i vücut merkezli tasavvuf anlayışını yaymıştı.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN