Bir nostalji durağı olarak Yeşilçam

Bazen beynimiz küçük oyunlar oynayarak eski hatıralarımızı olmasını istediğimiz şekle büründürür. Bu yolda yeşilçam filmleri ihtiyaç duyduğumuz taze kan gibidir.

Mesut Aytekin SAYI:60
Bir nostalji durağı olarak Yeşilçam

Yapay bir dünya sundukları, çok köşeli ve gerçeklikten uzak oldukları ifade edilir. Teknik hataları ile dalga geçilir, kostümler, mekânlar eleştirilir, oyuncuklara gülünür. Ancak günümüzün kaybolan sıcak iletişim ortamında bir serap gibi eski günlere götürüverir o filmler.

Sinema toplumun yansıması, sosyal hayatın arşividir bir anlamda. Çekildiği zamanın kültürel, sosyal, ekonomik ve sanatsal hayatından izler taşır. Kullanılan dil, giyilen elbise, çekilen mekân ve geçen zaman pek çok noktada dönemini yansıtır. Tabii senaryosu geleceğe, geçmişe, farklı dönemlere ait değilse. O yüzden geçmişi ya da büyüdükleri dönemleri hatırlamak isteyen insanlar, o döneme ait, o dönemi işleyen ya da hatırlatan filmleri izlerler zaman zaman. Nostalji rüzgârları eser o anlarda.

Bundan değil midir zaten yazlık sinema kültürünün yeniden canlanması. Yaz döneminde pek çok belediye, şehir meydanına, statlara, deniz kenarlarına kurdu perdeleri; çekti sandalyeleri; koydu yerli yabancı filmleri. Birçoğu ücretsiz olmakla birlikte özel seçkiler sunan ücretli gösterimler de yapıldı bu yıl. Patlamış mısırlar eşliğinde, dondurmaların servis edildiği Yeşilçam havalı, bol çocuklu, eskilerin yazlık sinema adını verdiği şimdinin açık hava sinema gösterimleri adıyla modernize edilen etkinlikler pek şenlikli geçti.

Amerikalıların arabalı yazlık sinemalarına benzemezdi bizim yazlık sinemalar. Anadolu'da pek çok insanı sinema ile tanıştıran yazlık sinemalarımız çekirdek çitlerken aşka tutulmak temalıydı. Rahatsız sandalyelerde, toprak avlularda, püfür püfür esen rüzgârda umuda, aşka, sevgiye, kardeşliğe ve dostluğa dair filmler izlerdi insanlar. Cüneyt Arkın, Türkan Şoray, Filiz Akın, Erol Taş, Göksel Arsoy, Kartal Tibet, Adile Naşit, Hulusi Kentmen vb pek çok ünlü ile tanışırdı.

Mevsim kışa döndüğünde şehrin merkezinde bilet kuyruğuna girilip devam ettirilirdi hayallere yolculuk. Sinema delileri sıra bekler, âşıklar gün sayar, eski topraklar şık elbiseleri ile Taksim'e çıkardı. Sinema seyirlik bir eğlence olarak tüm toplumumuzu sarmıştı o vakitler yani 1960'lı yıllar… Köyden kente göçün yoğun olarak yaşandığı, şehirlerin sanayileştiği, konut kültürünün oluşmaya başladığı yıllar. Sinemamız kendini ararken seyircisiyle buluşmuştu. Bu döneme "Yeşilçam dönemi" de diyebiliriz. Birbirlerine uzun yıllar boyunca da sahip çıktılar.

Yeşilçam'ın ruhu yaşıyor

Adını film şirketlerinin bulunduğu sokaktan alan Yeşilçam, artık bir nostalji olsa da insanımızın dönüp dönüp baktığı bir yer, bir ruh olarak yaşamını devam ettiriyor aslında. Pek çok klişe ile bezeli filmler, insanları alıp götürüyor. Fakir kız ve zengin oğlanların (bazen tersi de olabiliyor) acıklı aşk dolu kavuşma hikâyelerinin anlatıldığı, insanların mutlu mesut yaşarken çok çeşitli gaddarlıklara maruz kaldığı, iyi ve kötünün gride değil siyah ve beyaz olarak yer aldığı filmlerden müteşekkildi Yeşilçam… Modern bireylerin temsiliyetinde zaman zaman taşraya, oradan tarihe inen, fantastik dünyaya açılan kapılar. "Alaylıyız" diye kenara çekilmeyen, her tür filmi deneyen, kopyalayan, çalan, esinlenen bir sinema. Türk Sineması'nda tür zenginliği belki de en çok bu dönemde yaşandı.

El yordamı ile bir Türk Sineması inşa edilmeye çalışıldı. Bir tarafta Ömer Lütfi Akad, Metin Erksan, Halit Refiğ gibi sinemaya estetik katmaya çalışan entelektüel olarak da sinemanın peşinde olan sinema sevdalıları, diğer tarafta Amerikan filmlerine paralel aşk, dövüş, eğlence ve kısa yoldan işi kotarmaya bakan Sami Ayanoğlu, Çetin Karamanbey, Yılmaz Atadeniz, Natuk Baytan gibi sinemacılar. Bir potada tatlı rekabetin içinde pek çok filmler çektiler. Kâh sinemacılar ticarete kâh ticari düşüncedekiler sinemaya yaklaştı. Ama bir gerçek var ki sinema, Türkiye'de bir izleme kültürü oluşturdu. Halk sinemaya gidiyor, sinemayı destekliyordu. Televizyon yoktu, radyonun rekabet gücü kırılmıştı çünkü bu güçlü hikâye anlatıcısı sinema, dersine iyi çalışmıştı.

Yeşilçam'a iade-i itibar

Yeşilçam pek çok kişinin hasret ile yâd ettiği bir dönem. 90'lı yılların sonlarına doğru kıyasıya eleştirilen, tu kaka edilen bu dönem filmleri sonraları iade-i itibar gördü çünkü zamanla insanoğlu pek çok değerinin farkına vardı. Başka bir ifadeyle "insan" olduğunun farkına vardı.

Kapitalist dünya her gün daha fazla yoğurdu Türk halkını. Almadan veren hasbi gönüllerin, mahalle havasının, yardımlaşmanın, omuz omuza yürümenin olduğu, çıraktan ustalığa bir meslek ahlakının varlığı, sevgi ve saygının yaygınlığı daha bir aşikârdı o günlerde, o filmlerde. Ancak daha çok çalışma, daha çok konfor, daha çok maddiyat isteği, bencilliği, ezmeyi, yok saymayı, hırsı daha çok ön plana çıkardı. Teknolojinin çok hızlı gelişimi, küreselleşmenin, Türkiye'yi dünya ile daha entegre bir sürece sokması, birçok şeyle/yenilikle birden tanışma, sosyal, kültürel değişimleri de beraberinde getirdi.

Öyle durumlar oldu ki insanlar değiştiklerinin farkına bile varamadı zira süreç çok daha hızlı işledi. Neticede modern hayata adapte olmak zorunluluğu söz konusuydu. Uzun çalışma saatleri, ev, araba, yazlık için çok çok çok çalışma düşüncesi, apartman hayatı, küçülen ailelere uygun küçülen evler, sınırlı kişilerarası iletişim, toplumsal paylaşımları da küçülttü. İnsanlar sadece hayatta kalabilmek için yaşamaya, emeklilikte rahat ederim düşüncesi ile yaşlılıklarına yatırım yapmaya başladılar.

Oysa "anı", "şimdiyi" ve en önemlisi "aileyi", "dostları" ihmal ettiklerinin farkında bile değildiler. Güzel günler geçip gidiyordu, en verimli çağlar yok oluyordu. Gülmek, mutlu olmak gelip geçici metalara yüklenmişti. Stresli hayatın içinde, gergin iş yaşamının etkisi ile suratı asıklar kabilesine her geçen gün yeni üyeler ekleniyordu.

İşte böyle günlerde insanlar mutlu oldukları anları ya da mutlu olunan anları daha fazla ararlar. O yüzden geçmişe, tarihe bakarlar zira insanoğlu genel itibari ile hatıralar içinden kötü olanlarını ayıklar, onu değiştirmeye çalışır. Beyin acı dolu anları siler daha doğrusu geri plana iter ve daha çok mutlu anları, eğlenilen vakitleri, keyifli, gurur dolu başarıları olayları ön plana çıkartır.

Filmlerle duygu nakli

İnsan mutlu olmak ister. Pozitif duygu ve olaylar, onu hedefine ulaştıracaktır. Bundandır geçmişe dönük hayıflanmalarımız ve "hey gidi günler hey" deyip anlatmaya başlamamız. Yaşlandıkça bu duygu daha da güçlenir ve güzel anların sayısını arttırmak isteriz. Geçmişe daha sıkı bağlanırız. Gücümüzü oradan alırız çünkü. Kaybettiğimiz ne varsa geçmişimizde varmış gibi gelir. Gerçekliğin üstüne hayallerimiz de eklenir ve biz onları süsleyerek "nostalji" kılıfında kendimize servis ederiz.

Bazen beynimiz küçük oyunlar oynayarak eski hatıralarımızı olması gereken ya da olmasını istediğimiz şekle büründürür. O zaman değmeyin keyfimize. İşte bu yolda Yeşilçam filmleri ihtiyaç duyduğumuz taze kan gibidir. Bir baba, bir anne, bir mahalleli, bir dost, bir aşk ararız… Bizi bize bağlayacak, hayata tutunduracak, mutlu edecek şeyler lazımdır. Güzel ve temiz duyguların, anların var olabileceğini gösteren simülasyonlar… Yeşilçam'da bunlar fazlasıyla vardır.

Babalar… Münir Özkul gibi arkamızda kapı gibi duran; ailesi için her şeyi yapabilen fedakâr babalar ararız. Sert görünümlü ama yufka gibi yüreği olan… Kızan, azarlayan ama kıyamayan; gülümseyişinde hayat bulduğumuz, müşfik gururlu babalar… Ya da kısaca "Yaşar Usta" diyebiliriz… Öyle anlar gelir ki Yaşar Usta'nın attığı o meşhur tiradı (Bak beyim sana iki çift lafım var…) atacak çınar gölgeleri bekleriz üstümüzde… Eşref Kolçak, Hulusi Kentmen, Kadir Savun…

Anneler… Adile Naşit gibi merhametli, şefkatli, güleç yüzlü bir anne ararız. Yumuşak görünüşünün altında bir aslan yatan ve ailesi için gerektiğinde pençelerini gösterebilen; dünyayı yüreğine sığdırabilecek, sevecen, sevgi dolu, becerikli, yılmayan, yorulmayan, fedakâr anne. Kendisi için değil de çocukları için yaşamaya ant içmiş gibi…

Çocuklar… Masumiyetin timsali, gülen, güldüren, temiz, kötülük bilmeyen, yardımsever. Eğitimin okula zimmetlenmediği bir ortamda yetişen, dünyayı güzelleştiren çocuklar. Yokluğu bilen, inanan, güvenen ve şartları değiştirebilen çocuklar. Mutlu olmak için sevgiyi yeterli gören "fakir ama gururlu" çocuklar… Kiminin adı Sezercik olur kiminin adı Ayşecik. Kimini Cilalı İbo korur, kimini Adanalı Tayfur…

Âşıklar… Hemen canından vazgeçebilirler yeter ki sevdikleri mutlu olsun. Bir kuru ekmek bir soğan yeter bir ömür geçirmeye zira onların kitabında sevmek karın doyurur. Bu kapitalist dünyaya meydan okurlar yamalı elbiseleri ile. Aşklarına mani her şeye göğüs gererler. Vazgeçmemeyi, mücadeleyi, sevmeyi öğretmek için gelmişlerdir bu dünyaya. Her şart, zaman ve mekânda güzel Türkçeleri, güzellikleri, yakışıklılıkları ile arz-ı endam ederler… Şehirde ve taşrada hep güzeldir Türkan Şoray, Filiz Akın, Fatma Girik, Belgin Doruk… Madende ve fabrikada, ofiste ve sokakta her daim yakışıklıdır Cüneyt Arkın, Tarık Akan, Ayhan Işık, Ekrem Bora… Mavi Boncuk, Ah Nerde Vah Nerede, Vesikalı Yarim, Selvi Boylu Al Yazmalım…

Kardeşler… Birbirlerini omuzlayan kardeşler vardır karelerde. Kızsalar, kavga etseler de birbirlerine kıyamayan, aileleri için çalışan, plan yapan, unutmayan kardeşler. Bir gözleri kapalı olsa da diğer gözleri ile kardeşlerini gözleyen temkinli ve tembihli ruhlar. Yeri geldiğinde kendi mutluluklarından vazgeçebilen, kendi paylarını verebilenler... Halit Akçatepe, Metin Akpınar, Zeki Alasya'dır onlar.

Arkadaşlar… Ümitsizliğin adam boyunu geçtiği sularda umut olan, varını yoğunu arkadaşına vermeye çalışan fedakârlar. "Varlıkları arkadaşlarının varlıklarına armağan olsun" yemini etmiş gibidirler. Fonda "Deryalar" çalar onlar arkadaşlarının arkasını kollar. Şimdilerin kankalarından hallicedirler. Ne bilekleri bükülür ne yürekleri burkulur. Yılmaz Köksal, Salih Güney ve Süleyman Turan girer kapıdan usulca… Hep komik ve yardım severdir Sadri Alışık, Öztürk Serengil ve Kemal Sunal…

Mahalleli… Sırtınızı dayayabileceğiniz bir başka dayanaktır mahalleli. "Gönlü zengin" derler ya onun gibi işte. Kasabı, manavı, bakkalı, tamircisi tekmili birden hazırdır vazifeye. İyilik perisinin sopası dokunmuş gibidir. Umutla bakarlar esas oğlanlarının, kızlarının gözlerine. Kendi hayatları onların hayatları için stepne gibidir. Âşıklar mutlu olsun başka bir şey istemezler. Paralarını, zamanlarını, evlerini, eşyalarını verirler. Kavga ederler, yaralanır yeri gelir ölürler. Galaksinin değil ama mahallenin koruyucularıdır… Nubar Terziyan, Necdet Tosun, Ali Şen kafayı uzatır köşeyi döndüğünüzde…

Kahramanlar… Mazlumun en mazlum anında "ben varım" deyip ortaya çıkan, garipleri güldüren, bir kılıç ile on kişiyi öldüren, beş ok atan; yılmayan, usanmayan ve ölmeyen. Zeki ve merhametlidirler. Vicdanları ile yürekleri bir olup adaleti sağlar. Haklı ile haksızı ayırabilecek güçtedirler. Parlak zekâları ile kötülerin kafasına öyle çorap örerler ki cümle âleme ibret olur yaşananlar. Çılgın planları vardır, imkânsızı yarıp "olur mu öyle şeyler" dedirtirler… Hem benliklerden hem de serden geçilir. Arada sevda yaşarlar örnek olmak kabilinden… Bunların bir kısmı Kara Murat, Malkoçoğlu, Battal Gazi gibi Anadolu'dan doğan Müslüman Türk'tür bir kısmı ise Orta Asya steplerinden gelen Moğollara, Vikinglere kafa tutan Tarkan, Karaoğlan'dır. Tarih ile fantastiğin kesişim kümesinde popüler milliyetçilik damardan girip şanlı bayrağımızı dalgalandırırlar.

Bu filmleri seviyoruz

Yeşilçam'ın ticari filmlerinin tamamına sirayet etmiş bir iyilik vardır. Herkesin yeri bellidir. İyiler iyi, kötüler kötü. Klasik dramatik anlatıda altı kalın çizgilerle çizildiği gibi çatışma keskindir, açıktır ve herkes rahatlıkla anlar. Kötülerin yapacakları zalimlikleri yüzlerinden okursunuz. Hiç bir şeyi gizlemeye gerek yoktur. İyiler gökten inmiş gibi pürü pak ortalıkta dolaşırlar ve yapacakları büyük fedakârlık için sıralarını beklerler. Beyazperdeden duygu akar yoğun olarak. Ağlar, güler, üzülür, kızar, şaşırırız…

Ayrıca jest ve mimiklerin resitali vardır beyazperdede. Tüm beden oynar. "Rolün içine girmek" denir ya işte öyle bir giriş vardır Yeşilçam oyuncularında. Sanki hepsi metot oyuncusudur. Gerçekten daha gerçek olurlar. "Post truth"a örnek versen yerini yadırgamaz doğrusu.

Zaten o yüzden normal hayatta Erol Taş, Hüseyin Peyda, Aliye Rona sevilmez halk tarafından. Münir Özkul, Adile Naşit, Kemal Sunal daha çok sevilir. Oysa hepsi sadece kendilerine verilen rolü oynamışlardır. Buradan iki sonuç çıkar. Birincisi oyuncuların canlandırdıkları karakterleri ete kemiğe büründürdükleri, rollerini başarı ile canlandırdıkları gerçeği; ikincisi seyircinin hayali karakterleri yaşar hale getirdiği ve benimsediği gerçeği.

Teknik ve estetik değerlerin ihmal edildiği Yeşilçam'da duyguya yüklenme vardır. Halkın gönlünde taht kumuş oyuncular, komedi ve melodramların içinde dönemin yaşantılarına uygun senaryolarda en güzel rollerini oynarlar. Senaryoların kimi zaman gerçekliğin ötesine geçtiği, oyuncukların abartılı olduğu doğrudur. Kimse sahneye giren mikrofonları, figüranları, aks sıçramalarını, devamlılık hataları gibi birçok şeyi görmez. Herkes kendinden bir şey bulma peşindedir. Modernleşen Türkiye'de çekilen ıstırapların özetidir bu filmler. Bu yüzden çok sevilirler ve tekrar tekrar talep edilirler. Dönemin bölgesel sinema işletmecileri de çok tutan bu filmlerden bol bol sipariş ederler. Neticede aynı türden birbirine çok benzeyen birçok film ortaya çıkar.

Yapay bir dünya sundukları, çok köşeli ve gerçeklikten uzak oldukları ifade edilir. Teknik hataları ile dalga geçilir, kostümler, mekânlar eleştirilir, oyuncuklara gülünür. Ancak günümüzün kaybolan sıcak iletişim ortamında bir serap gibi eski günlere götürüverir o filmler. Özellikle orta yaş ve üstü için defalarca izlenilen bu filmler vazgeçilmezdir. Televizyonlarda, dijital platformlarda, internet sitelerinde liste başı olarak yeni filmlerin yanında dururlar.

Festivallerde klasik Türk filmleri olarak restore edilip hiç umulmadık çıkışlar, sürprizler yaparlar. Kaybedilen, özlenilen, arzulanılan duyguların en azından sinema vasıtası ile tekrar yaşanmasını sağlarlar. Kâfi miktarda zaman zaman Yeşilçam filmlerinden izlemek bünyeye iyi gelmektedir. Çözüm film nostaljisidir.

Önerimiz; 1950-1970 arası Yeşilçam filmleri. Maaile gönül rahatlığı ile izleyebilirsiniz. Haddi zatında iyilik, güzellik, doğruluk, dürüstlük, şeref, samimiyet, cesaret gibi erdemleri çocuklarınıza gösterebilirsiniz. Tabii hepsi orta öğretim müfredatı için hazırlanmadı. Onun için önce siz bir gözden geçirip notunuzu verin ondan sonra çocuklarınıza izletin… Her ne olursa olsun biz bu filmleri seviyoruz…

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN