Zamanın ruhuna karşı İslam-Türk-Ehlisünnet 0murga

Zamanın ruhu, 11 Eylül sonrasında Medeniyetler Çatışması tezi üzerinden şeytan avına çıktı; Müslümanları terörist başlığında kodladıktan sonra küreselleşmeyi iktisat ve kültür kavramlarının ötesinde siyasal işgallerle gerçekleştirme yolunu tuttu.

Ercan Yıldırım SAYI:56
Zamanın ruhuna karşı İslam-Türk-Ehlisünnet 0murga

Zaman "oluş"un kendisidir; devrimcidir zaman, yeni gelene intibak edemeden kendini yeni bir "zaman"da buluverirsin. İnsan dünyanın ne zaman ve nasıl değiştiğini "oluş"urken anlayamaz çoğu zaman. İçimizden feraset sahibi, kalbiyle düşünen ve doğal durumla yakınlığı nedeniyle güçlü keşifler yapabilenler zamanı, oluşu, değişimi, zamanın ruhunu anlar. Zamanın acımasız, tavizsiz ve duraksamadan değişimini bilen, şahit olanlar zamanın içinde, oluşun göbeğinde olmasına rağmen "zamanın ruhuna" uymaz, "simgesel düzen"e olabildiğince dışarıdan bakıp yarıklar açmak ister.

Zamanın ruhu dünyanın kendisini mi, doğa durumunu mu, ideolojileri mi, fıtratı mı karşılar, zamanın bizatihi kendi varlığını mı? Zamanın ruhu esasında simgesel düzenin, bizim dünya kavramı içinde belirlediğimiz ilişkiler ağının, dilin, hiyerarşinin doğrudan kendisidir. İnsan dünyaya geldiğinde simgesel düzenin içine daha girmemiştir, "agu" ile ona kimlik vermeye başlarız, deriz ki, "Sen bebeksin, mensubiyetin artık bize, biz ise ördüğümüz gerçekliğe seni intibak ettirmek, entegrasyonunu sağlamak için elimizden geleni yaparız." Ne yaparız? Okula göndeririz, hapse yollarız, bir büyüğün eteğine yapıştırırız… Ya da otantik bir hayat yaşayanları medenileştiririz; Yakut Türkleri örneğinde olduğu gibi… Simgesel düzende bulunsalar da kendi "el değmemiş", uygarlaştırılmamış hayatlarını yaşarken mesela işgüzar devlet kurumlarımızın Türklere yardım diye Kızılderili çadırlarına benzeyen yaşam alanlarına uydu anteni ve televizyon hediye ederiz!

Simgesel düzenden zamanın ruhuna…

Simgesel düzenin inşa ettiği benlik, insan üzerinde, insan varoluşu, bireyin özgürlüğü için doğrudan tehdittir, bundan kaçış olmaz, insan dünyada, bir aile içinde, bir toplulukta, bir devlet organizasyonunda yani "başkaları"nın arasında var olmak mecburiyetinde! Hiçbir zaman bu tümellerin arasından bir tikel tutumu büyütemez, açtığı küçük bir yarığı, çatlağı, çentiği uzun süre tutamaz, genişletemez. "Anlık" zaman sekmeleri, anlık açık kapılarla simgesel düzenden bir an çıkabilir; zaman öyle bir kavram ki vakitten farklı olarak "süresi" bilinemez. Simgesel düzenden çıkılan o bir "an", saniye-saat gibi vakit ölçülerine gelemeyecek kadar ontolojiktir, o bir an kişiyi bazen öyle bir dönüştürür, yeni bir oluşa açar ki, bir yıl, bir ömür kadar uzun gelebilir, etki edebilir.

Her ne olursa olsun simgesel düzenden bu anların dışında kaçamazsınız. Doğaya kaçmak mı, çiftlik kurup toprağa dönmek mi, tüm hiyerarşik düzenin başına geçip lider olmak mı? Hiçbiri simgesel düzenin dilinden azade kalmamıza vesile olmaz. Toprağa dönsek, genel müdür yahut başbakan olsak bile insanların beklentilerini, ihtiyaçlarını, zaruretlerini o makamın gereği olarak karşılamak zorundayız; insan varoluşu başkasının varlığıyla, ötekinin mümkünlüğüyle kendini oluşa açabilir. Zaman öteki ile birleştiğinde kişioğlunu bir benlikten bir başka benliğe sürükler! Simgesel düzenden kaçış olmadığına göre zamanın ruhunu belirleyen güçlü organizasyondan, medeniyetten çıkmak hatta karşısına geçmek mümkün.

Küresel medeniyet kendinden önceki medeniyetleri aşarak belli toprak parçalarının dışına çıkıp tahakküm ve hegemonyasını bütün renklere, cinslere, etnik yapılara, dil gruplarına, devletlere, milletlere uygulayabildi. Kapitalizmin merkez-çevre modelini gevşetip neo-liberal siyasallıkla çevreyi merkeze sahiplenme etiği ile bağladıktan sonra her milleti çarkın bir dişlisi yapıp kapitalist ilişki biçimlerini meşrulaştırdı. Parayla ilişkisi son derece araçsal olan bir köylü ihtiyar kadının hacca gitmek için doların seyrini takip etmesi gibi…

Hint, Çin, İslam, Yunan, Mısır medeniyetleri hatta Roma bir coğrafyada tanımlıyken küresel medeniyet menşei kıta Avrupa'sını aşıp en ücra köşelere ulaşabiliyor. Simgesel düzenden kurtulmak mümkün değil fakat zamanın ruhunu belirleyen medeniyetten, dilden, trendlerden uzaklaşmak bir Müslüman ve kapitalizm dışı bir dünyayı kuran biz Türkler için son derece normal. İşin vahim tarafı dünyada Müslümanlardan bile olsa var olan medeniyete, küresel kültüre girmek için can atan geniş bir ikinci
üçüncü dünya var.

Bilmem bizler dünya varoluşunda kaçıncı sürümü oluşturuyoruz…

Zamanın ruhundan küresel kültüre

Canlı ontolojisi kendinde olanı koruma ve yüceltmeye dayanır. Sahile yumurtalarını bırakan bir kaplumbağa ailesinin vaziyeti hayatı anlamaya giriş mahiyeti kazanabilir; kaplumbağalar soyları devam etsin diye bin bir zahmetle sahilde yumurtlayıp yumurtalarının üzerini toprakla kapatır. Bunu gören kuşlar karınlarını doyurmak için o yumurtaları çıkarıp yer, bu varoluşun normallerinden… Bizi şaşırtan kaplumbağaların kendi yavrularının olduğu yumurtaları yemesin diye başka kaplumbağa yumurtalarını çıkarıp kuşlara sunmaları!

Bizler dünyaya bizdekini koruma güdüsü ve misyonuyla geldik. Şoven bir savunmacılıktan, içe kapanmaktan ziyade bir Müslüman olarak bize öğretilenleri muhafaza etmek, zamanın ruhuna bağlı "güncellemeler" yapmak asli vazifelerimiz arasında.

Sorun, zamanın ruhu kendini yeni sürümlerle tazelerken bizlerin hâlâ eski versiyonları kullanmakta ısrarcı olmamızda. Küresel medeniyete intibak telaşımız kendimizde olanı yenileyememenin verdiği ıstırabı tümden devretmekle karşılama isteğimizden geliyor. Niye var olanların var olduğu hâlde hiçliğin hep yok olduğunu göz önüne alınca inançlarla davranış ve düşüncenin birbirini kovaladığını görebiliriz. Bir silahın, kurşunun tözü barut, metal olsa da aslında korkutma, caydırma, umut vermedir. Varoluşumuzu zamanın ruhu içinde neye göre ayarlayabildiğimizi kestirirsek bir kendilik bilgisine ulaşabiliriz.

Zamanın ruhu bize kapitalist ilişki biçimlerinde var olabilmek için "oyunu kuralına göre oynama" telkininde bulunur. Oyunu, dünya sistemi kurar, kurallarını öğrenmek ve o fasit daire içinde dolanmak size kalmıştır. Hâlbuki biz Türkler başkalarının kurduğu oyunda basit ve sıradan bir figür olmayı reddeder, oyunu kabul etmez, yeni ve bize özgü bir oyun kurmaya çalışırız. Simgesel düzenin küfür merkezli işleyişine çomak sokma bize özgü davranışların başında gelir. Bizim ilkelerimiz, doğrularımız, değerlerimiz bir biçimde yerini almalı. Elbette dünya sistemi bu girişimler karşısında tedbirlerini yeri geldiğinde sert çoğu zaman "rıza endüstrisi"ne uygun biçimde alır.

Küresel kültür rızaya dayalı sistemi zorlar. Çoğu zaman insanların algılarıyla gerçekler arasında farklar olduğunu düşünürüz, bir olayın hep farklı arka planı olduğunu da kabul ederiz. Oysa bir Müslüman için görünürlük aslı karşılar öte türlüsü gayri sahici, sahte, takiyyedir. Zamanın ruhunu berkittiği sürece bir Müslümanın samimiyetine inanmak safdillik olur; öyle bir dünyada yaşıyoruz ki insanlar hep "büyük oyun"un içinde gerçek niyetlerini açık edemeyecekleri savunusuyla cari ahlaki tutumları yerine getirirler. Dürüstlük, aza kanaat, doğru bildiğini savunma metafizik ölçülerle izah edilir; hâlbuki biz Türklerden bazı erdemler geçmiş, belki de zamanın ruhuyla, kapitalist dünya sistemiyle bu kadar yakınlık hakikatin bizden kaçmasına neden oldu.

Dün ne ile insandık bugün hangi kıstaslara göre Müslüman, Türk ve insanız…

Dünya sisteminin işleyişi ve düşmanlaştırma

Dünya sistemi öyle bir mekanizma inşa etmiş ki merkezdeki Batı medeniyetinin ve kıta Avrupası'nın mavi kanlı Aryan ırkının dışındakiler aynı davranışları sergilese, hisleri yaşasa, fikirlere ve donanıma sahip olsa bile aynı sonucu alamıyor!

Sistem merkez ve çevreye göre örgütlendiği için çevredeki talipler merkezdekilerin hasletlerini edinmeye kalktıklarında anında düşmanlaştırılır, terörist yaftasıyla şeytanlaştırılır. Zamanın ruhu, 11 Eylül sonrasında Medeniyetler Çatışması tezi üzerinden şeytan avına çıktı; Müslümanları terörist başlığında kodladıktan sonra küreselleşmeyi iktisat ve kültür kavramlarının ötesinde siyasal işgallerle gerçekleştirme yolunu tuttu. Terörist söylemi İslam ile Müslümanları ayırırken, İslami umdelerle teröristleri aynılaştırdı, hâliyle İslami olanı talep etmek bir biçimde terörist kimliği edinmekti artık.

Terörist diye adlandırılan gruplar zamanın ruhunun, dünya sisteminin karşısında mıdır? Tam tersine düzenin sorunsuz işlemesinde, küresel medeniyetin ikamesinde, neo-liberal iktisadın ücralara kadar yayılmasında bu şeytanlaştırma önemli işlevler gördü.

Sistem neyin öne çıkmasını, yükselmesini istiyorsa ona hakaret edip saldırıya geçiriyor.

Salman Rüşdi'den Teslime Nesrin'e, Charlie Hebdo'dan Işid'e kadar pek çok unsur İslami hassasiyetleri yükseltti; Peygamber Efendimiz için çizilen hakaret içeren karikatürler bir yandan İslami dili aktüelleştirirken, içeriği zayıf tepkicilik, mülteci karşıtlığı, mavi kanlı kıta Avrupa'sının ırkçılığını yüceltti. Sıradan Avrupalı için bile demokrasi Avrupa ve Batı medeniyetinin sonunu getirecek "boşvermişlik", özgürlük, zafiyet olarak görülmeye başladı. 11 Eylül üzerinden ABD ve Avrupa'nın Afganistan-Suriye aksına yerleşmesinin meşruiyetinin ötesinde Avrupa'nın tekrar "ihtiyar kıta" niteliğinden amiral gemisine oturma emeli için vatandaşlarını ikna edebilecekleri kaldıraçlar bu düşmanlaştırmalarla inşa edildi.

Breivik'in "Avrupa uyanışı" için yaptığı katliamın benzerini Yeni Zelanda'da gerçekleştiren yine seçkin "ari Avrupa ırkı"na tâbi birinin manifestosunu "Avrupa Ayağa Kalk" diye özetlemesi zamanın ruhunun yeni bir dünya sistemi için hassasiyetleri kalgıttığını belirginleştiriyor.

Camiye yönelik terörist saldırıdaki sloganların, simgelerin çok aşikâre yapılması, saldırganın silahı ve malzemeleri üzerindeki simgelerin Türkleri içermesi bizim dünya sistemi tarafından bir yere kanalize edilmeye çalışıldığımızı belirginleştiriyor.

Zamanın ruhu, dünya sisteminin genel taktiğidir; önce her şeyi içine alır sonra onu ilerde kullanmak için dışarı atar, "sokağa bırakır." Hâliyle bu terk etme aynı zamanda yeni bir doktrin için düşman imalinin neticesidir.

Suriye meselesinden, genel Ortadoğu düzenine, dünya üzerindeki yeni oligopollerin inşasından klan devletler oluşturulmasına kadar bir dizi yeni nizam arayışı Türkiye'yi şeytanlaştırarak bir kutup hâline getirmenin provalarına da benziyor. Türkiye'de Gezi, hendek, 15 Temmuz süreçlerinin icbar ettirdiği millî-yerli söylem Avrupa'daki eğilimle paralel ilerler; küreselleşme sürecinde ipleri eline alan küresel şirketlere karşı ulus-devlet mekanizmalarının içe kapanmacı ve ulusçu dili bizde karşılığını çok çabuk buldu.

Zamanın ruhunu belirleyen Küresel medeniyet ve Protestan ahlakının etkin olduğu kapitalist iktisat dindarlık ile milliyetçiliği bir araya getirmeyi sever. Kitlelerin domine edilmesinde, eylemlerin meşrulaştırılmasında milliyetçi romantizm, tarih ve simgeler ile dindarlık göstergeleri bir araya getirilirse "kolay sonuç alınır." Türkiye gibi kapitalizme tehdit potansiyeli en yüksek ülkeyi "kendi haline bırakmamak" için düşmanlaştırma çabası milliyetçilik ve dindarlığın ötesine taşınarak Yeni Zelanda vakasında olduğu gibi aleni tehditlerle desteklenir; Orta Asya'ya gönderme söylemi Yeni Zelanda teröristinde Boğaz'ın Doğusu ile sınırlı kalırken bir zamanlar Dostoyevski'nin de söylediği gibi Ayasofya minarelerinin ortadan kaldırılması bu sürece eklenir.

Özerk alanını korumak için kötüyü sahiplenmeyi başaran ve öven insan gerçekliğimiz zamanın ruhunu kollayarak retorik yoğun dili devreye sokar. Bu aynı zamanda kamusal alanda dindarlığı dışlayan önceki dönemlerin açtığı tahribatı onarma niyeti taşısa bile gösterge üstüne gösterge akını, simgelerin, sembollerin, romantik ve nostaljik dinî ve milli sloganların arka arkaya sıralanmasının ekonomik durumları unutturacak boyuta getirilmesi toplumun dindarlığa karşı mesafe almasını getirir. IŞİD'in İslam'dan soğutan, "gerçek İslam o değil" diyerek indirgemeci ve tedafi dili yücelten tutumu bizde iktidar üzerine kullanılır; simge yoğunluğu, eğitimde imam hatip ağırlığı, başörtülülerin dejenere görüntüleri, kamusal alandaki menfi örnekler arka arkaya sıralanarak "bunlar gitsin de kim gelirse gelsin" tavrını doğurmaya yöneliktir.

Yeni bir doktrine doğru…

Dünya sistemi zamanın ruhunu çok yerinde kullanarak egoları büyütmek için yeni ittifaklar yeni düşmanlıklar kurduruyor; kâr temerküzünü zirveye çıkarmak, merkezdeki kapitalist oligarşiyi daha da büyütmek için gerekirse Facebook'u, gerekirse tematik kanalları, gastronomi ekonomisinden sağlık turizmine kadar kültürün pek çok boyutunu piyasaya sürebiliyor. Neo-liberal zamanın ruhunda eko-politikle kültür, militarizmle terörizm aynı anda, aynı işlevle hareket edebiliyor!

Dünya sistemi 90'lar boyunca zamanın ruhunu neo-liberal siyasallığın hoşgörü, birlikte yaşama, ötekileştirmeme, çoğulculuk, çok kültürlülük gibi postmodern felsefe ve kavramların eşliğinde oluşturdu. Türkiye gibi fay hatları hareketli sahalarda bu tezlerin belirgin bir ayrışma ve kavga çıkaracağı belliydi.

Dünya sistemi bugün zamanının ruhunu 90'ların tam tersine ulusçuluk, şiddetin beslediği saflık, temiz kan, ari ırk, özge ekonomi, ötekisiz bir hayat kavramları etrafında kuruyor. Hâlbuki Hegel'den bu yana efendi-köle diyalektiğinde olduğu gibi insan sadece ilişkileriyle bu dünyada anlamlandırılır, sinirlendikleriyle, menfaatleriyle, kucaklaştığı ya da savaştıklarıyla insan insandır. Simgesel düzen içindeki gündelik ontikler olmadan, öteki kendini göstermeden bir safinsan, bir özinsan yok; olması da mümkün değil!

Türk de aynen bir saf töze değil küfrün varlığına bağlı uç verir, ortaya çıkar, teyakkuzda oluşur!

Başta Avrupa olmak üzere "başka"sını yok etmeye yönelik bir kültür gelişir, herkesleşmemekten kaçarken bu sefer klan itkilere dayalı bir şiddetin esiri olmaya başlıyoruz. Ne 90'lardaki bir arada yaşama/çok kültürlülük akımının belirlediği zamanın ruhu ne günümüzün imhaya, linçe, ötekisizliğe, ari kan ve ekonomi anlayışına, benden başkası düşman anlayışına dayalı eğilimlere fırsat veremeyiz. Biz Türkiye'yiz, Anadolu'nun İslamlaşması farklı bozkır kavimlerinin kendi üstünlük iddialarını İslam ile bastırıp millet olma başarısıyla gerçekleştirdi.

Dünyada ulus devletlerin de parçalandığı hatta Amerika'nın Balkanizasyona, İslam âlemini hem Balkanizasyon hem Filistinizasyon süreçlerine götüren yeni dünya sistemi doktrinine karşı en büyük stepnemiz millet bağını kurmamızdır. Bu manada büyük müesses nizamımız İslam-Türkehlisünnet-gaza omurgamız sadece bizim değil İslam âleminin de hamiliğini üstlenecek bir bilkuvve güç olarak fiilen yaşamasa da içimizde yer buluyor.

Zamanın ruhuna karşı çıkarak o gücü yeniden ele alıp dünya sisteminin fesatlıklarına, oyunlarına, doktrinlerine karşı koyabiliriz!

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN