Türkler dünyayı şekillendirirken...

Orta Asya'daki ilk obalardan Osmanlı'nın cihan hâkimiyetine ve Cumhuriyet'e kadar geçirdikleri süreçlerle Türklerin dünyası ve dünya algısı değişti.

Süleyman Arif Özkut SAYI:52
Türkler dünyayı şekillendirirken...

Medeniyetler su ve ova kenarlarında başlayan sosyal yaşamların, şehirli ve göçebe toplumların kültürel motifleriyle birbirinden ayrıldıkları ve siyasi organizasyonlarıyla var oldukları yapılardır. Siyasi, sosyal ve kültürel hayatın ticaret başta olmak üzere birçok yolla taşınması karşılıklı iletişimi ve etkileşimi zorunlu kılmış, bundan dolayı gelişimleri de bir ölçüde birbirine paralel seyretmiştir.

Orta Asya'nın geniş bozkırlarında coğrafya, medeniyetler üzerindeki belirleyiciliği oldukça önemli bir etken olarak karşımıza çıkar. Geniş alanlara yayılan göl ve arazilerin durumu burada şekillenen medeniyetin de konargöçer olmasına imkân sağlamıştır. Birden fazla konar-göçer topluluğun aynı bölgede yaşaması, güneyinde binlerce yıllık yerleşik Çin kültürünün etkisi de bozkırın diğer çetin şartları arasındaydı. Siyasi bakımdan güçlü güney komşusu Çin'e fazla yaklaşmak asimile olmaya, uzaklaşmak ise ticaret ve getirdiği her türlü nimetten yoksunluğa sebep olabilirdi. Bu sebeple bozkır medeniyeti boylar şeklinde kendi iç hiyerarşisi olan federal yapılar şeklinde örgütlendi. Kendi bölgelerinde birer güç hâline gelen boylar bir süre sonra ilk büyük siyasi yapılanmaları, devletleri oluşturdular. İlk Türklerin yaşadığı bölgeyi iyi tanımaları ve uyum sağlamaları hayatta kalmanın zorunlu şartıydı. Ardından sınırlı kaynaklara sahip bu coğrafyada hâkimiyet mücadelesi baş gösterdi. Bu dönemin genel telakkisi boylar arası mücadele yoluyla devlet mekanizmasına hâkim olmak ve otoriteyi geniş çevrelere yaymak, nehir kenarları ve ticaret yolları üzerinde hâkimiyeti sürekli kılmaktı. Dönemin Türklerinin dünya algısını bu coğrafya, şartları ve dinamikleri belirliyordu.
Ancak Türklerin bu dünya algısı beraberinde ahiret kavramıyla birlikte 8'inci yüzyıl sonrasında ciddi şekilde değişmeye başlayacaktı. Bunun başlıca etkenlerinden biri o devirde eski dinleriyle büyük ölçüde inanç birliği taşıyan İslam dini ile tanışmaları oldu. Arap Yarımadası'nda ortaya çıkan İslam kültürü ve medeniyeti, bozkırda dağınık hâlde yaşayan savaşçı ve hareketli Türk toplumu üzerinde büyük bir tesirde bulundu. İki medeniyetin karşılaştığı Horasan ve Maveraünnehir sahası bu dönem itibariyle bilim ve medeniyet coğrafyasına dönüşmeye başladı. Eskinin savaşçı ve hoyrat yaşamı yeni dâhil oldukları İslam çatısı altında kutsiyet kazandı. Tıpkı Batı'da Vikinglerin Hıristiyanlığa geçip Haçlıların kılıcı olması gibi Türkler de İslam'ın savaşçı unsuru olarak yüzyıllarca ön plana çıktı. Gaza adlı yeni bir ideoloji kazanan Türk toplulukları, akınlarını komşu ve akraba topraklarına yaparak dini Asya'nın içlerine kadar yaydılar. Bir başka deyişle akıncıları gaza mefkuresi var etti ve Batılı Hristiyan özel birlikleri olan şövalyelerin karşısına Müslüman alpler çıkmaya başladı. Nehir medeniyetinden giderek batıya doğru ilerlemeye, kutsal dini hâkim kılma hedefiyle hareket etmeye başladılar. Önceleri bölgesel fetih ve cihat hareketleri, Tuğrul Bey'in halife tarafından görevlendirilmesi ve ikilinin akraba oluşlarıyla başka bir yöne evrildi. Tuğrul Bey halifeye yardıma geldiğinde Abbasi başkentini Büveyhoğulları adlı Şii grubun baskısından kurtardı. Bunun yanında üç-dört asırdır gittikçe büyüyen ancak sonunda ciddi siyasi krizler yaşayan İslam devletinin üzerindeki ölü toprağı da atılmış oldu. İslam halifesi ona resmen "İslam'ın kılıcı" olma vazifesini verdi.

Dünyayı şekillendiren Müslüman Türk ivmesi

Türklerin Müslüman olması ilkin akraba topluluklara, sonra Hindistan ve Asya'nın derinliklerine taşıdığı din ve ideolojiyi doğuda sağlam temellere oturttu. Bu durum, Malazgirt Savaşı ile ikinci devresine girdi ve Doğu medeniyeti ile Batı'nın binlerce yıllık karşılaşma ve mücadele sahası olan Anadolu'ya taşındı. Selçuklu Devleti ile siyasi organizasyonu en az onun kadar güçlü, devlet tecrübesi ise çok daha fazla olan Doğu Roma ile yapılan bu savaşın belirleyiciliği günümüze kadar uzandı. Sonuçta Müslüman Türkler Küçük Asya da denilen topraklarda hâkim ve Doğu Roma'nın merkezi Konstantinapolis ile komşu durumuna yükseldiler. Kutsal topraklar ise zaten çoktan hâkimiyetleri altındaydı. Bu baskı atmosferi Batı'nın dini lider papa öncülüğündeki Haçlı harekâtının temel sebebini oluşturdu.

Siyasi yapısını yüzyıllar boyu küçük derebeylikler şeklinde oluşturan Batı medeniyeti, Batı Roma'nın tarihe karışmasıyla adeta bir uykuya dalmıştı. Bilim, felsefe, sanat gerilemiş, mimari durağan durumdaydı. Yeni Hıristiyan olan unsurlarla dinamizm kazandırılmaya çalışılan Batı dünyası Katolik-Ortodoks ikiliğiyle uğraşadursun doğudan gelen yeni ve güçlü düşman tarafından sarılmıştı ve tek kurtuluş işbirliğiyle sağlanabilirdi. Dönemin papaları böylece küçük çıkarlar uğruna birbirini kıran senyörlerin, derebeylerinin yerel teröründen kurtulacak, kutsal bir amaç uğruna bir araya gelecekti.

Haçlı seferleri dini olmasının yanında zengin doğunun kaynaklarına sahip olmak isteyen gönüllü hayalperestler için de önemli bir adım oldu: Kudüs'e ulaşmak, zengin olmak ya da yolda can vererek papanın vadettiği kutsal cennete ulaşmak… Aynı zamanda Hıristiyan dünya 8'inci ve 10'uncu yüzyıllarda Sicilya Balear Adaları'nı İslam Devleti'ne kaybetmiş ve Akdeniz adeta bir Müslüman-Arap gölüne dönüşmüştü. Köhneyen sistemin yenilenmesiyle tekrar Batı'ya tehdit oluşturuyordu. Medeniyetler çatışmasında Haçlı seferlerinin rolü bugünlere gelen sorunların başlangıcını da oluşturdu. İlk seferde Kudüs'ü alan Haçlılar kendi ifadeleriyle şehirde kendilerinden farklı ne varsa yok ettiler. Ancak Selahaddin Eyyubi'nin bu toprakları geri aldığı Hıttin Savaşı sonrasında bu Müslüman hükümdardan hiç bilmedikleri bir şey öğrendiler ki bu da insaftı. Şehirdeki Hıristiyanlara, atını ve silahlarını alıp giden şövalyelere hiçbir surette dokunulmadı. Doğuda yerleşmiş sistem ilk Haçlı seferinde başarısız olmasına rağmen yarasını onardı. Ancak Haçlı seferiyle perdelenmeye çalışılan Batı sisteminin hantallığı kendini gösterdi. Bu çürümüşlüğe rağmen peş peşe gelen seferler de bir sonuç getirmedi.

Osmanlı'lı dünya manzarası

Sonuç olarak Moğol saldırıları doğudan İslam dünyası üzerine musallat olsa da batıya ilerleyiş kısa bir süreliğine durdu. Saldırgan ve yabani Moğol tahakkümü İslam'a önce büyük zararlar verse de daha sonra bu potada eridi. Cengiz Devleti'nin iki büyük parçası İlhanlı ve Altın Ordu Müslümanlaştı. Haçlı seferlerinde Avrupa, medeniyet olarak Endülüs'ün gelişmişliğinden haberdar olmasına rağmen şaşkınlığa uğradı. Doğu'daki yaşam, şehirleşmeye ve yüksek düzeyli akademilerin kuruluşuna şahit oldu. Çinlilerden kara barut, kâğıt ve matbaayı öğrenen Türkler bunları Araplara, onlar da Avrupalılara öğretti. Batı Roma'yı yıkan güç olan barbarlar, Avrupa topluluğunu oluşturdukları tarihe kadar olan duraksamalarından bu seferlerdeki acı deneyimleriyle kurtuldular. Avrupa ve Batı medeniyetinin tekrar doğrulmaya başlaması bu zamandan itibaren başladı uzun yüzyıllar sürdü. İstanbul'un fethi ve Osmanlıların Batı'nın arka bahçesine girişleriyle hız kazandı.

Malazgirt sonrası Türklerin hayata bakışı bir Faslıdan, Memlukten farksızdı. Artık amaç küresel devletler kurabilen Müslümanlar için ilahi emrin tüm dünyaya yayılmasıydı. Osmanlı İmparatorluğu'nun haşmet ve azameti caydırıcı bir güç olarak düşmanlarının gözüne sokuluyordu. Diplomasi ve siyasette nüfuz, var olan sistemin bütünlüğü ve sınırlarının genişlemesi uğrunda kullanılıyordu. Savaş ve barış, ancak sultanın belirlediği şekilde ve şartlarda olabilirdi. Uzun süre bu şekilde devam etti. Üstünlük protokol kurallarında da kendini gösterdi. 17'nci yüzyılda Fransız elçisinin sultanın karşısına yasak olmasına rağmen kılıçla çıkmaya çalışması dayak yemesine ve Yedikule zindanlarına hapsedilmesine sebep oluyordu. Fransa'nın itirazı mümkün bile değildi. İngiltere kralı William'ın Fransa kralına tavsiyesi Voltaire'in de belirttiği şekilde "Osmanlı ve Türklere karşı gururun ve küskünlüğün sorunları çözmeyeceği, güçlü olanla iyi geçinilmesi" yönündedir. Kral Demirbaş Şarl'ın zorunlu ikameti sonrası Polonya ve diğer bazı Avrupa ülkeleri mimariden kültüre ve sosyal hayata kadar birçok şeyi Osmanlı Türklerinden örnek aldı. Rusya'daki Streltsy piyade birlikleri Osmanlı yeniçeri teşkilatı örnek alınarak oluşturuldu. Durmuş Hocaoğlu'nun da belirttiği gibi fizikteki büyük kütleli cisimlerin diğerleri üzerinde oluşturduğu çekim etkisi kültür ve medeniyetler için de geçerlidir. Osmanlı'nın güçlü olduğu devirde Batı'nın kendini güçlü olana karşı yeniden yapılandırması da bundandı. Osmanlı ne zaman ki güçten kudretten düştü, o zaman şartlar tersine dönerek Batı örnek alınmaya başlandı. Dini bir hüviyet taşıyan Osmanlı toplumu tüm dünyaya nizam verme ideolojisinden sınırlı bir plana geçmek durumunda kaldı. Bu da insanların hayata bakış açılarını değiştirdiği gibi dünya algısını da değiştirdi. Artık dünya yeni bir perspektifle şekilleniyor ve bunun yönünü belirleyense Batı oluyordu. Doğu ve Batı medeniyetleri arasındaki mücadelenin seyri iki medeniyetin devamlı etkileşimine ve gelişmesine hizmet etse de coğrafi keşiflerle başlayan sömürgecilik ve sanayi devrimiyle başlayan üretim doktrini Avrupa'yı temelinden değiştirdi, Doğu'ya karşı maddi üstünlüğü sağladı ve sonrasında dünyayı yeniden şekillendirmeye başladı. Günümüzde mevcut olan dünya algısı ve düzeni bu temeller üzerinde inşa edilmeye devam ediyor.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN