Geçmiş Geçmiyor, Gelecek Gelmiyor!

Gelecek dediğimiz şey aslında bugün, burada olmayan ama olacağından emin olduğumuz bir şey. Bu bir kere ontolojik olarak büyük sıkıntı!

Haşmet Babaoğlu SAYI:49
Geçmiş Geçmiyor, Gelecek Gelmiyor!

Haşmet Babaoğlu 3 Soru 3 Cevap

Gelecek fikrini hep sıkıntılı bulduğunuzu biliyoruz. Hatta zaman zaman "gelmeyen gelecek"ten söz edersiniz. Nedir bu sıkıntının kaynağı? Neden gelecek gelmez?

Düşünsenize, henüz gerçekleşmemiş bir şeyden konuşuyoruz. Olgular yok, yaşantı yok, olay yok. Beklenti var, proje var, plan var, umut var, hazırlık var, çalışma var. Hepsi "şimdiki zaman"a ait… Yani gelecek dediğimiz şey aslında bugün, burada olmayan ama olacağından emin olduğumuz bir şey. Bu bir kere ontolojik olarak büyük sıkıntı!

Üstüne üstlük tam geldiğinde, yani yaşarken artık "şimdi"dir. Ona "gelecek denir mi hiç?

İster istemez aklıma bir zamanlar çok önemsenen fakat günümüzde unutulmaya terk edilen bir düşünür olan George Steiner geldi. Steiner dilde "gelecek zaman" kipinin varlığını dahi "skandal" olarak görürdü. Ona göre insanlığa acı çektiren nice "Mesihçi" devrim ve birtakım büyük sosyal krizlerin kökeninde bu "skandal"a duyduğumuz güven yatıyordu. Hatta çok kaba biçimde aktaracak olursam, Steiner'a göre evrim fikri "yaratılışın grameri"ne dışardan müdahaleyle sokuşturulan "gelecek zaman"ın bir ürünüydü ama öte yandan gelecek zaman olmasa umut ve "kurtuluş" kendine bir yer bulabilir miydi?

Ben tabii o kadar ileri sorgulamalara uzanmak istemiyorum. Üzerime vazife değil. Yine de modern insanın zihinsel perişanlığını şu sözle vurgulamak isterim: Geçmiş bir türlü geçmek bilmiyor, gelecekse bir türlü gelmiyor. İşte bu bizim felaketimiz.

O halde geldik, "endişe" (anksiyete) hastalığına… Buna "kaygı" da diyebiliriz. Hatta doğrudan "gelecek kaygısı" diyebiliriz. Bir çıkış yolu var mı?

Dikkat ediyor musunuz? Projelerimiz çoğaldı fakat gelecek hayallerimiz azaldı. Beklentiler sürüyle ama "rıza" ve "nasip" duygusunu ara ki, bulasın… Umut kavramı giderek seküler bir dilek olup çıktı. Öyle havaya veya "evren"e savruluveriyor. Eh, bu durumda çizgileri muğlak bir geleceği bir yana bırakın, günümüz insanı hemen ertesi gününden bile büyük bir endişe duyuyor. Krediler, taksitler, hoş ve nahoş sürprizler, ileriye doğru fırlatılmış arzu yatırımları vesaire dünyasında insanı "kurtlu bir ruh hali" sarmaz da ne sarar!

Kimse gerçeği söylemiyor birbirine: Oysa ebeveynler çocuklarının büyümesinden, gençler çok sıkıldıkları okullarının gün gelip bitmesinden (yüksek lisans enflasyonunun hakiki bir ihtiyaca dayandığını sanmıyorsunuzdur umarım!) ve hayatın zorluklarıyla yüzleşmekten, orta yaşlılar eninde sonunda ihtiyarlayıp elden ayaktan düşeceklerinden, ihtiyarlar öleceklerinden korkuyor, zamanı ötelemeye çalışıyorlar. Yani sanki hepimizi yapayalnız adı "zaman" olan bir otoyolun ortasına bırakmışlar ve "gelecek" bir tır gibi üzerimize geliyor. Kaçabilecek miyiz? Geleceğe teslim olan var mı? "Allah kerim" diyen?

Biraz da günümüz insanından değil de, günümüz dünyasından söz edelim… Nasıl bir gelecek bekliyor bizi? Nasıl bir 21'inci yüzyıl?

Şimdi biyoteknolojiden, yapay zekâdan, uzayda yaşamdan falan bahsedeceğimi sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Onlar işin garnitürü veya rutini. Ben "gelecek" denince muhtemel hegemonik ilişkileri ve sıcak ya da soğuk savaşların karakterini anlarım. Robotlar şunu yapacak, genler bunu diye anlatıp duran "fütürist"leri önemsemiyorum.

Nihayetinde biyoteknoloji ve yapay zekânın nasıl, niçin kullanılacağını dünyaya hâkim "güç" ya da "güçler" dizayn edecek… O halde sadede gelelim: Gelecek, çoktan başladı. İki olay kilit önemde: Birincisi, nükleer tehdit; ikincisi, 11 Eylül…

Nükleer imha gerçeğini yok sayarak kavga etmek imkânsız.

11 Eylül'ü de geçip gitmiş bir olay sayarak bugünün ve geleceğin kavgalarını anlamak imkânsız.

Uzun lafın kısa sorusu… Paranoyak bir geçmiş ve endişe dolu bir bugünden aklıselim bir gelecek çıkar mı? Zor.

Yine de derim ki, gelecek denen şey fazla kurcalamaya gelmez. Güzel bir gelecek için çalışmalı ama onu şimdiden kontrol edebildiğimiz yanılgısına kapılmamalı.

Malum fıkrayı bilirsiniz…

20'nci yüzyılın başlarında saf bir adam falcıya geleceği sormuş; "milyonlarca insanın ölümüne neden olacaksın" cevabını alınca, yıkılmış.

Hemen gidip rayların üzerine bırakmış kendini.

Tam o sırada ne görsün!

Küçük bir çocuk yaklaşan trenden habersiz rayların üzerinde oynuyor. Son bir hamleyle çocuğu trenin önünden çekip almış.

Sonra sormuş: "Adın ne evladım?"

Cevaplamış çocuk: "Adolf efendim!"

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN