Haşmet Babaoğlu'yla 3 Soru 3 Cevap

Haşmet Babaoğlu SAYI:48
Haşmet Babaoğlu'yla 3 Soru 3 Cevap

SORUN YOK! UNUTMAMIŞ OLSAYDIN NASIL HATIRLAYACAKTIN?

Dikkatimizi çeker: "Hatırlama"nın el üstünde tutulduğu, "unutma"nın yerden yere vurulduğu bir çağda; daha da açarsak sosyal/siyasal yüzleşmeler ve psikanaliz kültürünün orta yerinde ara ara yazılarınızda ve eş dost arasında "güzel unutkanlıklar"dan söz edersiniz. Nasıl bir şey bu? Neden unutmalıyız?

Şunu kabul edelim; hafızayı sıcak tutmak çok önemlidir. Sersemleştirilmeye ve hizaya sokulmaya karşı direnişin kalesi hafızadır. Kimlik duygusunun temelidir. Başkalarıyla dürüst bir ilişkinin ilk adımıdır. En önemlisi de o ki, unutkanlığın hüküm sürdüğü bir yerde adalet olmaz!

Bunlar tamam! Ama şunu da biliyoruz; "hatırlama" bir seçimdir; bir tür yeniden düzenlemedir, hatta bugünde gerçekleştirilmiş bir dün resmidir.

Hafıza pasif bir depo değil, her an aktif bir alandır. Yani hatırladığımız kadar, belki ondan da çok unutuyoruz.

O halde soruyorum: Unutacaksak, neleri unutmalı?

Cesaret ister bu soru çünkü "unutma"nın bir tür yenilgi olduğu öğretildi bize; hatta gerçeği karartma çabası veya şaibeli bir kayıtsızlık hali gibi anlatıldı. Eh, tarihin psikanalize tedavül edildiği bir kültürde yeşerdik nihayetinde…

Hatırladıkça rahatlayacağımızı sanıyoruz fakat rahatsızlığımız arttıkça artıyor. Ya da hatırladıkça duygularımız nasırlaşıyor. İkisi de tatsız sonuçlar. Beklediğimiz bu değildi oysa. Nietzsche boşuna; "Hafıza irin toplamış bir yaradır" dememişti! Yarayı amaçsızca ve obsesif biçimde kaşımak acıyı büyütmekten başka neye yarar? Benim "güzel unutkanlık" dediğim şey "kaçış" değildir. Sağır bir bilinç hiç değildir; tersine, iyilik, merhamet ve bağışlamaya doğru uzanıştır. Yani "unutma"yı değil, seçilmiş unutkanlık halini kastediyorum. İstiyorum ki, mesela bir uçak kazasından sağ çıkanlar hâlâ "kazadan kurtulamayanlar" olarak kalmasınlar.

Hatta bir hak ihlali sıkıntısında helalleşip konuyu kapatmak da böyle sayılabilir. Kapatınca, hatırlamaya devam eder misiniz? Ederseniz, olmaz ki!

Başımızı geceleri yastığa koyduğumuzda mutsuz çocukluk hatıralarımız üşüşüverir ama oturup derli toplu biçimde çocukluğumuzu hatırlamaya kalktığımızda hepsi unutulur.

İyi de, hafızayı kayıt altına alınmış asla bozulmaz, çürümez, değişmez bir "mazi deposu" gibi anlamayı seviyoruz. Geçmişte yaşananlar kadar "şimdi"nin kültürel çerçevesine de dayanan ve her an yeniden düzenlenen bir hafıza tanımı hiç işimize gelmiyor. Neden?

Tabii ki işimize gelmez! Yoksa çocukken pek mutlu olduğumuza nasıl inanırdık? Bugün bize acı verdiğinde maziyi yurt edinmeye (nostalji) nasıl kalkışırdık? Oysa bu "beyaz yalanlar" biraz olsun içimizi ferahlatan ve modern hayatın baskısına dayanmamızı sağlayan şeyler olup çıktı.

Başımızı geceleri yastığa koyduğumuzda mutsuz çocukluk hatıralarımız üşüşüverir ama oturup derli toplu biçimde çocukluğumuzu hatırlamaya kalktığımızda hepsi unutulur.

Artık deneysel psikoloji laboratuvarlarında da test edilmeye başlanan "mutlu çocukluk hatıraları" diye bir şey var. Uzun süreli bir araştırmada sonuçlar pek üzücü oluyor. Çünkü "mutlu çocukluk" bir yetişkinlik anlatısı… Bir tür hikâyecilik sanatı... Hepimiz o konuda çok başarılıyız. Bir tür "kayıp cennet" gibi anlatıyoruz. Ama bir kez anlattığımız anı, bir sonrakini tutmuyor. Çocukken kederi boyundan büyük varlıklar olduğumuz gerçeğini örtmek zor! Bilmem anlatabildim mi?

Hepsini geçtim… Nörolojik olarak hafıza kaydı konusunda da kanaatlerimiz gerçeklerle uyuşmuyor. Sanki her şeyi kayıt altına alan bir hafıza varmış gibi bir kanıya sahibiz. Oysa çok yaşayıp az kaydediyoruz. Onca şey nasıl kalabilir, nerede depolanabilir? Kaydedilen birçok şey de birkaç dakika içinde siliniyor. Bunu lobotomi ameliyatı geçirenlerden veya kaza sonucu beyni tahrip olanların davranışlarından anlayabiliyoruz. Onlardan bazıları bizim hemen sildiğimiz şeyleri hatırlıyorlar. Mesela bir kez baktıkları bir telefon rehberini hep hatırlıyorlar. Biz ise gereksiz ve fazla bilgi sayıp "çalışma hafızası"ndaki kayıtları hemen siliyoruz. Bana kalırsa hem nörolojik hem de kültürel paradigmalar açısından şunu kabullenmeliyiz: Kategorik olarak tek değil, birçok hafızamız var…

Uzun hikâye. Bir başka zaman enine boyuna konuşuruz.

Artık deneysel psikoloji laboratuvarlarında da test edilmeye başlanan "mutlu çocukluk hatıraları" diye bir şey var. Uzun süreli bir araştırmada sonuçlar pek üzücü oluyor. Çünkü "mutlu çocukluk" bir yetişkinlik anlatısı... Bir tür hikayecilik sanatı...

İnsanın aklına Abdürrahim Karakoç'un "Mihriban" şiiri geliyor; "Düzen böyle bu gemide/Eskiler yiter yenide/Beni değil, sen seni de/Unutursun Mihriban'ım." Unutmak, bu kadar egemen mi? Hatırlamak ile unutmak birbirlerini dışlarlar mı?

Nasıl kırgın, nasıl içimizi çizen bir şiirdir! Ama hep şuna inanmışımdır: Unutmayı, daha doğrusu zamanın akışını olduğundan da güçlü gösteriyoruz. Neden? Belki de bazı şeyleri hiç unutamadığımızı başkalarından saklamak için…

Kaldı ki, hatırlamak aslında bir çekmeceyi karıştırmaktan çok, unuttuklarımızı geri çağırmak eylemidir. Eski yenilenmez ama anılar geri çağrılabilir. Hem unutmak o kadar kötü bir şey değildir. Özrü vardır. Mazerettir. Ama kayıtsızlık öyle mi ya? O fena işte!



BİZE ULAŞIN