Orta sınıf demek burjuva demektir

Sınıf meselesi, toplumsal yapının ve ilişkilerin anlaşılır kılınması adına sosyal bilimler tarihinde önemli bir tartışma konusu olmuştur. Özellikle modernizmin ortaya çıkmasından sonra siyaset bilimi, ekonomi ve sosyoloji gibi disiplinlerde bu konu hakkında ayrıntılı pek çok teori ortaya atılmıştır. Biz de genelde “sınıf” özelde ise “orta sınıf” meselesinin hem dünyada hem de Türkiye’deki oluşum ve gelişim süreçlerini Prof. Dr. Atilla Yayla ile konuştuk.

Beytullah Çakır SAYI:40
Orta sınıf demek burjuva demektir

Öncelikli olarak sınıf kavramıyla başlayalım isterseniz. Siyasal, sosyolojik ve ekonomik anlamlarıyla düşündüğümüzde sınıf deyince genel olarak ne anlamalıyız?

Sınıf deyince akla genellikle Marksist jargonda kullanılan anlamı geliyor. Marksist sınıf anlayışı ekonomi temellidir. Marksistler bütün tarihi, sınıflar arası mücadele olarak görürler. Bu çok sofistike bir görüş gibi görünmesine rağmen aslında tarihi ve toplumu çok basite indirgeyen bir yaklaşım. İlk olarak, toplumlar hiçbir zaman sadece iki sınıftan oluşmamış- tır. İkincisi, sınıflar hiçbir zaman sadece ekonomik temelli olmamıştır. Marksizm'in sömürenler ve sömürülenler üzerine kurguladığı bu tarih anlayışı toplumsal tabloyu kaçınılmaz olarak basitleştiriyor. Bu noktada üst sınıf-alt sınıf ayrımını biraz daha genel bir kavram olarak kullanabiliriz. Peki, söz konusu bu ayrım Marksist terminolojide nereye giriyor? Üst sınıf, hali hazırda egemen olan sınıf olmasına rağmen ahlaken yanlış yerde konumlanmış Marksistlere göre. Alt sınıf ise ezilen, sömürülen ve bunlara bağlı olarak da tarihin galip getireceği sınıf olarak değerlendiriliyor. Marksizm kaynaklı sınıf kavramı zamanla literatüre iyice yerleşti. Marks'ın sınıf kavramı çok katı. Sınıfsal pozisyon objektif bir realite Marks'a göre. Sizin ekonomik pozisyonunuz sosyal pozisyonunuzu doğal olarak belirliyor bu anlayışta.

Peki, sınıf kavramına sadece bu çerçeveden mi bakmamız gerekiyor?

Elbette hayır. Alman düşünür Max Weber'in ortaya attığı statü kavramı, sınıf meselesini ve bugünün dünyasını anlamak için bize daha fazla yardımcı olabilir. Weberyen anlamda sınıf kavramı, Marksist sınıf kavramının statüye evirilmiş şekliyle düşünce dünyasında kendisine bir yer bulmuştur. Bugün sınıf deyince herkes kendi dünya görüşüne göre belli yorumlar yapıyor. Bir Marksist'e sorsak az evvel bahsettiğim şeylere yakın şeyler söyleyecektir. Klasik liberal birine sorduğumuzda ise Weber'e yakın bir yorum yapacak ve piyasa ekonomisinin insan gruplarının oluşumu üzerindeki etkisini daha fazla vurgulayan bir çizgiyi benimseyecektir. Klasik liberal açıdan baktığımızda, piyasa şartları içerisinde; piyasanın kendilerine sunduğu servet edinme, beceri edinme, gelir elde etme gibi fırsatları değerlendiren veya değerlendiremeyen bireylerin toplamını sınıf olarak görebiliriz. Bu tarz bir sınıf anlayışında Marksizm'de olduğu gibi kesin sınırlar yoktur, sınıflar arası geçişkenlik söz konusudur. Ekonomik şartlara ilaveten kişilerin kendilerini algılamalarıyla ve dışarıdan algılanmalarıyla da alakalı bir durum söz konusudur yani.

Ekonominin dışında etkili olan şartlar neler?

Ekonomik boyut elbette önemli fakat tek başına belirleyici değil. Mesela insanlar sosyal hiyerarşide nasıl yukarı doğru tırmanırlar? Gelirlerini arttırarak. Peki, gelirler nasıl artar? Vasıfları arttırarak. İnsanlar vasıflı emeklerini daha iyi şartlarda ve ortamlarda değerlendirebilirler. Daha önce kimsenin yapmadığı bir şeyi imal etmek yahut zaten yapılmakta olan bir şeyi daha iyi imal etmek için mü- teşebbislik becerilerini kullanarak yeni teşebbüsler ortaya çıkartabilir ve gelirlerini yükseltebilirler. Bu ve benzeri sebeplere bağlı olarak insanların gelir ve servet durumu daimi olarak dalgalanır. Dolayısıyla, klasik liberallerin anladığı sınıf kavramı daha geçirgen ve daha esnektir. Marksist anlayışa göre sınıfta bir bilinç olması gerekir. Özellikle proletarya sınıfının bilincinin ve ortak hedeflerinin olması şarttır. Liberaller böyle bir şey düşünmezler. İlle de bir sınıf bilincinin ve ortak hedeflerin olması gerekmez. Ayrıca hiç kimsenin yeri de sistemde garanti değildir liberallere göre. Marksizmde işçi sınıfından kurtulmak isteyen kişinin kurtulma şansı sadece devrime bağlı. Devrim olacak ve bütün problemler çözülecek. Bu bireysel inisiyatifi dışlayan bir anlayış.

Grubun içinde kaybolmuş bir birey tasavvuru var yani Marksist anlayışın.

Evet, grubun içinde kayboluyorsunuz. Grubun içinde var mısın, yok musun çok önemli değil. Kişisel kaderin senin iradenin tamamen dışında. Bu aslında insanı aşağılayıcı bir yaklaşım. Hâlbuki liberaller böyle düşünmezler. Hayat şartları- nın iyileşmesinde bireysel çabanın çok önemli olduğunu kabul ederler. Bireysel çabalarla kişilerin sosyal statülerini yükseltebileceklerini düşünürler. Hiç kimsenin de yeri garanti değildir az evvel de belirttiğimiz gibi. Mesela popüler söylem kullanalım ve üst sınıflar ve alt sınıfları ele alalım. Ekonomik statü itibariyle bakarsak üst sınıflarda var olan birinin, yerini ölene kadar koruyacağına dair bir garanti yoktur. Alt sınıflarda olan fakir birinin de "Fakir geldik fakir gideceğiz, fakir yaşayıp fakir öleceğiz" diye bir endişe duyması için bir neden yoktur. Liberallerin sınıf anlayışında bir sosyal hareketlilik vardır. Aşağıdan yukarıya doğru gidişler olduğu gibi yukarıdan aşağıya doğru inişler de olabilir. İşte bu orta sınıf dediğimiz şey de biraz aşağıdan yukarıya doğru gidişle alakalı bir durum.

Esas konumuza geldik hocam. Nedir bu orta sınıf, kökü nereye dayanır?

Orta sınıf kavramı aslında çok yeni bir kavram değil. Orta sınıf Antik Yunan'dan beri arzu edilen bir tabaka olmuştur. Çünkü toplumun tepedekiler ve diptekiler diye ikiye ayrılmasının toplumun sağlığı açı- sından zararlı olacağı düşünülmüş- tür. Bu bakış çok da yanlış değildir. Fakat tarihin uzun dönemleri boyunca ilginç bir şekilde toplumlar yukarıdakiler ve aşağıdakiler diye ikiye ayrılmış. Abartmakla beraber Marksistlerin anlayışına bu açıdan bakarsak bir doğruluk payı olduğunu görürüz aslında. Meseleyi daha iyi anlamak için Marksist terminolojide sıkça kullanılan burjuvaproleterya kavramlarına bakmakta fayda var. Marksistler burjuva ve proletarya diye birbirine zıt iki gruptan, menfaatleri, ideolojileri birbirine zıt olması gereken iki sınıftan bahsediyorlar. Burjuva deyince de genelde akıllara zengin sınıf, zengin tabaka geliyor. Bu yanlış bir bakış. Orta sınıf demek burjuva demek. Kelimenin orijinaline gittiğimizde; "burj" denilen kalenin, surların dışında yaşayan insanlardan bahsedilmek isteniyor. Yani Avrupa'da uzun yüzyıllar egemen olan derebeylerinden olmayan kişiler kastediliyor. Tarihi gelişmelere baktığımızda zaten orta sınıf kavramının, sınıf kavramı kullanılmadan "middle rank (orta sıra/saf)" olarak 18'inci yüzyılda ortaya çıktığını görüyoruz. Bu tarih Sanayi Devrimi'ne denk geliyor. 19'uncu yüzyılda da kavram terminolojiye iyice yerleşiyor. 19'uncu yüzyıldaki yazarlara baktığımız zaman büyük ölçüde orta sınıfa vurgu yaptıklarını görüyoruz. Örneğin Montesquieu, kuvvetler ayrılığına vurgu yaparken orta sınıf kavramından da bahsediyor. Bu dönemin bazı yazarları orta sınıfı sağlıklı bir toplumun tesis edilmesi, toplumdaki şiddetli alt üst oluşumların engellenmesi, demokrasinin kurumsallaşabilmesi gibi sebeplerle gerekli görüyorlar.

Orta sınıfın belirleyici özellikleri nedir?

Bugün orta sınıf deyince aklımıza; bir mesleği olan, bir işi olan, kendi ayakları üzerinde duran, devlete muhtaç olmayan ama hayatını sürdürebilmek için hak ve özgürlüklerin korunmasını talep eden, mülkiyet hakkının, serbest ticaretin, seyahat hürriyetinin korunmasını isteyen tabakalar geliyor. Tarihi olarak da bu böyle olmuştur. Burjuva denilen kimseler siyasi otoriteye; "Bize karışma, bize bir şey sağlama mükellefiyetinde değilsin. Biz kendi hayatımızı kazanırız. Ama sen bizim mülkiyetimizi koru, ticaretimizi engelleme, serbest ticaretin korunması için gerekli şeyleri yap, güvenlik tedbirlerini tesis et" gibi taleplerde bulunmuşlardır. Burjuva dediğimiz sınıf, sosyal statü anlamında, kendi menfaatini düşünerek hareket etmiştir. Bundan daha normal bir şey de yoktur. Çünkü insanların en iyi bildiği menfaat, kendi menfaatleridir. Burada ilginç olan bir şey var ki o da şu: Burjuva sınıfının kendi menfaatini düşünerek yaptığı ekonomik faaliyetler toplumun da zenginleşmesine sebep olmuştur. Bu çok enteresan bir durumdur. Başkalarının menfaatini düşünerek topluma hizmet ettiğini zanneden kişiler topluma genellikle yük olmaktadır. Ama kendi menfaatini düşünerek hareket eden, girişimde bulunan, meslek öğrenen, mesleğinde kendini geliştiren kişiler topluma büyük bir fayda sağlamaktadır. Sınıf kavramını anlayabilmek açısından bu mekanizmayı görmek önemli.

Literatürde yeni orta sınıf diye bir şey kullanılıyor bugün. Yeniliği nereden geliyor?

Yeni kavramı reklamcılıkta, iletişimde, medya sektöründe, siyasette albenisi olan bir kavramdır. Bir şeyin başına yeni koyarsanız onun çok iyi bir şey olduğuyla ilgili bir zihni çağrışım yapmasını sağlarsınız. Bana göre orta sınıfın önüne eklenen bu yeni kavramının çok da bir anlamı yok. Orta sınıf, orta sınıftır. Peki, yeni olan şey ne olabilir? Bu, çağın özelliklerine bağlı olarak gelişen şartların getirdiği durumlarla alakalı biraz. Mesela bir insanın orta sınıfa yükselmesi eskiden iyi bir meslek edinip iyi bir yerde insanlara hizmet sunmasına bağlıyken bugün insanların, evlerinde oturup dijital alanda işler yaparak hatırı sayılır bir gelir elde etmeleri mümkün. Yeni kavramı olsa olsa ortaya çıkan yeni meslekler, yeni iş alanları için kullanılabilir. Yoksa toplumların yapısı bellidir. Binlerce yıldır toplumlar hemen hemen aynı şekilde yaşıyorlar. Toplumlarda her şeyi alt üst edecek değişiklikler olmasını bekleyemeyiz. Dolayısıyla yeni kavramının benim kafamda çok büyük bir çağrışımı yok. Sadece hayatın akışı içerisinde teknolojinin gelişimine paralel olarak insanların fakirlikten kurtulup orta sınıflara yükselmesinin yeni yollarından bahsedebiliriz diye düşünüyorum.

Türkiye'de yeni orta sınıfın ortaya çıkması hangi döneme ve dinamiklere bağlı olarak gerçekleşti esasen, süreci nereden başlatabiliriz?

Şimdi, Cumhuriyet Türkiye'sinden konuşacak olursak eğer orta sınıfın ortaya çıkması demokrasiye geçişle paralel olmuştur. 1950 öncesindeki Türkiye'ye bakacak olursak; siyasi gücün ekonomik gücü kesin olarak kontrol ettiği, bir miktar insanın siyasal güce sahip olduğu, geride kalanların ise bu güce sahip olmadığı; siyasi güce sahip olanların ülke fakir olmasına rağmen zengin hayatı yaşarken diğer kesimlerin ciddi biçimde fakir bir hayat yaşadığı, toplumsal mobilizasyonun ve şehirleşmenin çok yavaş olduğu bir dönemle karşı karşıya kalırız. O dönemlerde kelimenin gerçek anlamıyla mülkiyet hakkının, ifade ve din özgürlüğünün olmadığını da biliyoruz. Bütün bunlar orta sınıfın talep edeceği şeylerdir. 1945 yılında demokrasiye geçiş süreci başladı ve ilerleyen yıllarda 1950 seçimleri yapıldı, işte o zaman Türkiye orta sınıfın doğmasına zemin hazırlama noktasında büyük bir hamle de yapmış oldu. 1950'den sonra Türkiye'de mülkiyet hakkının, ifade ve teşebbüs özgürlüğünün yavaş yavaş gelişmesi söz konusudur. Bunların gelişmesi demek zaten orta sınıfın da gelişmesi demektir. Çünkü insanlar böcek değildir, hayvanlar gibi binlerce yıl boyunca aynı hayatı yaşamazlar. Aslanlar 100 bin yıldır aynı şekilde yaşıyorlar fakat insanlar 100 bin yıldır yaşadıkları hayatı geliştiriyorlar. Bireysel olarak da bu böyledir. Mesela bir lisans öğrencisi fakir olabilir, bu normaldir. Okulu bitirdikten 20 yıl sonra yine fakir olması gerekmez, bu şart değildir ve büyük ihtimalle fakir de olmayacaktır, kendi durumunu iyileştirecektir. Ama bunun vuku bulabilmesi, hiç kimsenin fakirliğinin kalıcı olmaması için genel olarak özgürlüğün hakim kılınması gerekir. Burada özgürlükle ekonomik kalkınma arasındaki ilişkiye geliyoruz. Bazıları demokrasiyle ekonomik kalkınma arasında bir sebep-sonuç ilişkisi olduğundan bahsediyor. Demokrasiyle ekonomik kalkınma arasında böyle bir ilişki yok; esas ilişki özgürlükle zenginlik arasındadır. Çünkü demokrasi olmayan ama ekonomik bakımdan özgürleşmiş ve demokrasi adını koymadan siyasi birtakım hakları tanıyan toplumların zenginleştiğini görüyoruz, Singapur mesela, zamanında Hong Kong gibi. Dolayısıyla Adnan Menderes dönemiyle başlatabiliriz orta sınıfın gelişmesini Türkiye'de. Bu oluşum Menderes döneminin ardından da ivme kazanarak devam etti. Sonra büyük açılım Turgut Özal'la geldi. Benim gibi kişiler bir bakıma Özal dönemi çocuğu sayılırlar. Özal dünyaya açılmanın önemini, bizim de bunu yapabileceğimizi, bizim de zengin olabileceğimizi, ticaret yapmamız gerektiğini, başka insanlardan bir şey beklemek yerine ticaret kapılarını açmamız gerektiğini öğretti bu ülkeye. Üç temel özgürlük üzerinde ısrarla durdu; teşebbüs özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü, ifade özgürlüğü. Özal dönemi Türkiye'nin rüyadan uyanır gibi olduğu bir dönem olmuştur. Özal'ın arkasından da Recep Tayyip Erdoğan dönemiyle karşılaşı- yoruz. Erdoğan dönemi artık orta sınıfların bayağı palazlandığı bir dönem olarak görülebilir. Mesela Türkiye'nin etraftaki itibarının artması, insanların hayat seviyesinin yükselmesi esasen bu döneme rast gelir. 1990'ların başlarında okulu bitirmiş kimseler hayat seviyesinde meydana gelen değişimleri gözlemleyebilirler. Yollardaki araçları, evlerin kalitesini, insanların kılık kıyafetlerini, eğlencetatil sanat için ayrılan zamanın ve paranın miktarını gözlemleyerek Türkiye'de bir zenginleşme oldu- ğunu anlayabilirler. Zenginleşme, orta sınıfın doğal olarak gelişmesi demektir. Zenginleşen ülkelerde mutlaka orta sınıf da genişler.

AK Parti dönemiyle birlikte muhafazakâr/dindar bir orta sınıfın gelişmeye başladığını, çevreden merkeze gelmeye başladıklarını görüyoruz. Bu durum bazı kesimleri ciddi şekilde rahatsız etti gibi bir görüntü var Türkiye'de. Son dönemlerde yaşanan sosyal, siyasal gerilimleri biraz bu perspektiften okumamız mümkün mü?

Türkiye'deki egemen sınıflar uzun yıllar boyunca dindar muhafazakâr insanları dışladılar. Sanki onlar bu ülkede yaşamıyormuş gibi davrandılar ve onları kamuda belli pozisyonlardan mahrum ettiler. Sermaye sahibi olmalarına izin vermediler. Türkiye'de ana sermaye sahipleri devletle iş yaparak kamu kanalıyla sermaye sahibi olmuştur. Bu fonlar sistemle uyum içerisinde olan, sistemle çatışması olmayan ve hayat tarzı siyasi egemen sınıfın hayat tarzına benzeyen kimselerden oluşan sınıflara aitti. Bu dindar mütedeyyin kitlelere yapılan bir kötülüktü bir yönüyle bakıldığında, fakat tersinden bakıldığında bu muamelenin bir iyiliği de vuku buldu, ilginç bir şekilde. Dindar mütedeyyin kitleler devletten destek almadan kendi başlarına iş yapmayı öğrendiler. Devlete bağımlı olmadılar. Hâlbuki diğer tabaka devlete bağımlı hale gelmişti, devletle ideolojik bütünleşme de sağlamıştı. Bu kısa ve orta vadede dezavantaj gibi göründü dindar mütedeyyin çevrede ama uzun vadede çok ilginç bir şekilde avantaja dönüştü. Dolayısıyla Erdoğan iktidara geldiğinde ve iktidarın ilk yıllarında aslında Türkiye'de gittikçe zenginleşen, sermaye miktarı, iş bilgisi, görgü- sü ve dünyada ticari bağları artan, ortalama tahsil seviyesi yükselen ve daha önceden görünmedikleri mesleklerde görünür hale gelen geniş bir insan tabakası vardı. Bu insanlara kolay olsun diye kısaca muhafazakârlar, dindar- mütedeyyin kimseler diyoruz. Erdoğan bu dalganın üstüne gelip oturdu. Menderes zamanında oluşmaya başlayıp Özal zamanında palazlanan bu tabakayı arkasına aldı. Bunu anlayamayanlar Erdoğan'ı genellikle her şeyin faili, bir çeşit şeytanımsı figür gibi anlıyorlar ve resmediyorlar. Hâlbuki Erdoğan bir sonuç. Bu dalga olmasaydı Erdoğan iktidarı bulamazdı. Şüphesiz Türkiye'de siyaset önemli, Erdoğan da bu dalganın kendi mecrasında akmasına yardımcı oldu. Fakat şöyle bir kötülük de ortaya çıktı zaman içerisinde; muhafazakâr camiadan bazı insanlar devletin gücünü keşfetti. Bunu keşfedince de birtakım çıkar arayışı temasları geliştirmeye başladı. Bunun da her ülkede olduğu gibi şüphesiz bürokraside ve siyasette bir karşılığı vardır, olmaması mümkün değil. Dolayısıyla henüz belki söylemek için erken ama Türkiye'de de bu dindar-mütedeyyin tabaka içerisinde zenginleşenlerin bir kısmı bir şekilde kendi zenginlikleriyle devlet arasında bir bağ kurmuş olabilirler. Bunu bir alışkanlık haline getiriyor olabilirler. Böyle bir tehlike var. Bu durum uzun vadede burjuva -yani orta sınıf- kültürü- ne zarar verecek bir durumdur. Bu tehlike kasıtlı yaratılan bir tehlike olmak zorunda değil illaki. Erdoğan ve yakın mesai arkadaşları bilerek ve isteyerek böyle bir şey yapıyor demek mantıksız olur fakat hayatın doğasında bu var. Türkiye'de devlet eskiden beri toplumsal hayata müdahil olmayı seviyor. Ekonomide de, eğitimde de müdahil oluyor. Temel davranış kodları açısından değişen pek bir şey yok. AK Parti hareketi de bu kodları devraldı. AK Parti liberal tezlere sınırlı ölçüde değer ve yer verdiği için devletçi kodlar orada yeni bir form kazanarak devam ediyor.

Türkiye örneğindeki devlet yapılanması ve orta sınıf düzeniyle Batı'da ki orta sınıf ve devlet ilişkileri arasında ne gibi farklar var?

Batı'da da rant mekanizmaları var fakat Batılılar bu aşamaları daha erken atlattıkları için toplum kurumsallaşmış durumda ve "zıpçıktı zenginlerin" ortaya çıkmasına fırsat verecek yapılar yok. Biz daha geriden geliyoruz. Türkiye aşırı siyasi bir toplum, aşırı politize bir ülke. Hemen hemen politikanın burnunu sokmadığı, burnunu sokmasının istenmediği bir alan yok. Ama rant dağıtma açısından bakarsak problemler her yerde var. Mesela Amerika'da da var, silah sanayi tamamen devletin kontrolü ve yönlendirmesi altında orada. Amerikan devleti 2008 Mortgage krizinde birçok şirketi kurtardı ve külfeti şirketi batıranların değil vergi mükelleflerinin omzuna bindirdi. Dünyanın her tarafında bu var ama bizimkisi gibi kurumsallaşmanı henüz tamamlayamamış ülkelerde bunun etkisi daha fazla ve daha derinden hissediliyor. Belki 100 sene sonra böyle bir şeyden bahsedilmeyecek, böyle yoğun problemler olmayacak ama şu anda görünen manzara bu.

Orta sınıfa mensup insanların sosyal davranışlarının belirlemesinde ideolojik aidiyetlerinin ne gibi bir dahli oluyor?

İdeolojilerin otomatik sınıfsal taban olduğu fikri mantıksız bir fikir. Sosyalistler, işçi sınıfı sosyalist olur diyorlar. Sosyalist olan zenginler, süper zenginler var, bu nasıl olacak? Geçenlerde gözaltı- na alınan birisi mesela milyarder ama sosyalist. Demek ki ekonomik pozisyon tek başına belirleyici olmuyor. İdeolojik pozisyonda objektif realiteler her zaman belirleyici değil, sübjektif algılar da çok önemli. Marksistler bunu "yanlış bilinçlilik" kavramıyla ifade ediyorlar. Malum birisi eğer işçi olduğu halde sosyalist değilse yanlış bilinçlilik içerisindedir, onun kurtarılması gerekir. Ama sosyalistler tersini hiç düşünmüyorlar; zengin sosyalistleri de bundan kurtaralım diye bir çabaları yok çünkü oradan kendilerine bir kaynak akıyor. Türkiye'de genel olarak kültürel faktörler -ideolojiyi de bunun içerisine sığdırabiliriz- siyasi pozisyonların belirlenmesinde etkili. Bu da bizim tarihi tecrübemizden kaynaklanıyor çünkü devlet iktidarı çok müdahale etmiş bireylerin hayatına. Dolayısıyla mütedeyyin kitleler hâlâ korkuyor. Mesela Erdoğan giderse biz ne oluruz, yine kız çocuklarımız okula alınmaz mı, dindar olanlar atılır mı diye korkuyorlar. Bu çok yersiz bir korku değil aslında. Ama Avrupa'da bu algı aşılmış. Avrupalılar iktidara hangi parti gelirse gelsin demokrasinin genel ilkelerini kabul ettiği sürece hayat tarzlarına müdahaleyle karşılaşmayacağını biliyorlar, bundan eminler. Diğer taraftan şöyle bir anlayış da Türkiye'de karşımıza çıkıyor; hakikati olan gruplar kendi hakikatlerini devlet aracılığıyla topluma dayatılması peşinde koşuyorlar. Bu dindarlar arasında da, sosyalistler arasında da, Atatürkçüler arasında da var. Bu konuda da anlaşamamışız. Devlet aygıtı, olabildiğince nötr bir pozisyonda olmalı. Devletin sadece beraber yaşamamızı sağlayacak kuralları korumakla görevli olması gerektiği konusunda anlaşamamışız. Kemalistlerin rahatsızlığına bakalım mesela; evvela aşağıladıkları sınıfların bugün kendileriyle aynı sosyal statüyü talep etmesinden rahatsızlar. Buna paralel olarak zenginliğin onları da kapsar hale gelmesinden, mesela başörtülü kadınların jip kullanmasından rahatsız oluyorlar. Namaz kılan, Kuran okuyan bir adamın devlet başkanı olmasından çok rahatsızlar. Bütün bunları kendi hayatlarına potansiyel bir tehlike olarak görüyorlar. Bizim hayatlarımızın korunması herkesin bizim gibi ya- şamasına bağlıymış gibi bir algıları var. Böyle bir anlayış olabilir mi? Bu onlar için aynıysa herkes için aynı. O zaman bir muhafazakârda; "Benim hayat tarzımın korunması, herkesin benim gibi yaşamasına bağlı, kimse Kemalist olmasın, kimse Kemalistler gibi yaşamasın" diyebilir. Bir konsensüse ihtiyacımız var, Kemalistler buna hiç hazır değiller. Muhafazakarların da tam anlamıyla hazır olduklarını söylememiz zor. Sosyalistler gibi küçük marjinal gruplara gelince onların zaten kesin hakikatleri var. Devlet iktidarını ele geçirip bir şekilde milleti sopayla adam etmek istiyorlar ama kendilerini takdim ederken kullandıkları kavramlar ezme, ezilme, sömürme, sömürülme, fakirlik gibi şeyler. Dolayısıyla Türkiye'nin temel problemi hakikat gruplarının hakikat dayatma arzusu. Batı'da da her şey mükemmel değil, orada da problemler var ama bizim kabul edemediğimiz bazı noktaları bir şekilde kabul etmiş Avrupalı zihin. Herhangi bir hakikatin egemen olmaması lazım devlete. Bir hakikat egemen olursa bu, tahakküm demektir. Farklı hakikatler var. Belki liberal sınıf kavramının, liberal pozisyonun avantajı bu. Çünkü liberalizmin bir hakikati yok. Liberalizm bir hakikat projesi değil, hakikat peşinde koşan bir dünya görüşü değil. Liberallere göre herkesin hakikati kendisine. Bu yüzden haklarını ve özgürlüklerini korumak ve devletin keyfi müdahalelerinden masun kalmak isteyen orta sınıf liberal dünya görüşüne daha yakın. Peki, ne yapacağız? Farklı hakikatleri, hakikat gruplarını barış içinde bir arada yaşatmanın yollarını arayacağız. İnsanlar hangi dünya görüşüne bağlı olursa olsun kendisinin hayat tarzının baskı altına alınacağını hissettiği takdirde bir anlaşma yapmaya yönelebilir. "Ben sana dokunmayayım, sen de bana dokunma." Ben her ne kadar günlük hayatta bizi rahatsız eden çok problemimiz olsa da, toplumun içten içe bunu öğreniyor olduğunu düşünüyorum.

Teşekkür ederiz.

ATİLLA YAYLA KİMDİR?

1957 yılında Kırşehir'de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde İktisat-Maliye bölümlerini okudu. Aynı üniversitede Kamu Yönetimi'nde yüksek lisans ve Siyaset Bilimi'nde doktora yaptı. 1984 yılında SBF'ye araştırma görevlisi olarak atandı. Burada yardımcı doçent olduktan bir süre sonra Hacettepe Üniversitesi'ne geçti. 1997 yılında arkadaşlarıyla birlikte kurdukları Liberal Düşünce Topluluğu Derneği'nin yönetim kurulu başkanlığına seçildi. 2000 yılında profesör olarak Gazi Üniversitesi'ne geçti. Bir süre İstanbul Ticaret Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölüm başkanı olarak görev yaptı. Şu anda Medipol Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Şiddet, terörizm, siyasal ideolojiler ve sistemler, demokrasi, insan hakları gibi konularda pek çok makalesi ve kitabı bulunmaktadır.



BİZE ULAŞIN