İslam toplumunda sınıf yoktur

İnsanın toplum içinde yaşamaya başladığı en eski zamanlardan beri sınıf farklılıkları oldu. Köle-efendi, burjuva-aristokrat, proletarya-burjuva, köylü-şehirli gibi kimi zaman sun’i kimi zaman da keskin bir kastın olduğu sınıf ayrılıkları sebebiyle dünya tarihi çok kanlı savaşlar da gördü. Peki, İslam bu konuda ne söyledi? İslam’da sınıf farklılıkları var mıydı ve bu konu nasıl değerlendirildi? İslam’da sınıf ve iktisadi sistem konularını Prof. Dr. Ahmet Tabakoğlu’na sorduk. “İslam iktisadının ilkeleri, öncelikle Kuran ve Sünnet gibi iki asli kaynaktan çıkmıştır. Bu sistem kul hakkına önem ve öncelik veren bir sistemdir” şeklinde konuşan Tabakoğlu, İslam’ın doğduğu günden bugüne kadar insan ve iktisat konusunda neler söylediğini anlattı.

Raşit Ulaş SAYI:40 / Kasım 2017
İslam toplumunda sınıf yoktur

Raşit Ulaş

İslam toplumu, kategorik sınıflı bir toplum değil diyoruz lakin her toplumun içinde gelir dağılımında farklılıklar, alım düzeyi ve imkânlarda sınırlar var. İslam'ın ilk devrinde bu farklılıklar, katmanlar nasıl dengelenirdi? Bu dengeyi sağlayan kurumlar, yapılar nelerdi?

Hz. Peygamber, dayanışmacı bir toplum ve âdil bir sistem oluşturdu. Daha sonraki yüzyıllarda ise Hz. Peygamber'in 22 yıllık dönemini belirleyen ilkelerden hareket eden birçok kurum teşekkül etti. İslam'ın ilk zamanlarında Müslü- manlar, Mekke şehir devletinin hâkim olduğu bir ortamda fakat bağımsız bir cemaat halinde teş- kilatlanmakta idiler. İktisadi yapı Mekke devrinde tomurcuklanmaya başlamıştı. Sözgelimi zekâta, Mekke devrinde gönüllü yardımlaşma olarak rastlamak kabildir fakat zekâtın farz oluşu miladi 624 yılındadır. İslam'ın getirdiği vergileme zihniyeti tarihte bir dönüm noktası teşkil eder. Mekke'de iken teşkilatlanmış bir cemaat halinde olan Müslümanlar, Mekke şehir devletine hiç itaat etmiyorlardı. Teşkilatlanmış bir camia, fertlerin sahip olduğu ihtiyaçlar kadar hatta daha da fazla ihtiyaçlara sahiptir. Hz. Peygamber daha ilk günden itibaren bunu hissetmişti: O, ashabını sadaka vermeye ve mallarından bir kısmını ihtiyaç sahibi kimseler lehine harcamaya teşvik ediyordu. Kuran'a göre fertler arasındaki iktisadi güç farklı- laşması ve derecelenmesi içtimai bir gerçekliktir (Nahl, 16/71). Bu, iktisadi faaliyetlerin canlılığı için gereklidir: "Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçim imkânlarını aralarında biz taksim ettik. Onları iktisaden farklılaştırdık ki, birbirleriyle iş görsünler (Zuhruf, 43/32)." Görüldüğü gibi iktisadi hayatta işbölümü bir esas olarak kabul edilmiştir. Gelir, kabiliyet ve güç farklılaşması bir üstünlük sebebi olmamakla birlikte imtihan dünyasının âletleridir: "O, sizi yeryüzünün halifeleri yapan, size verdiği şeylerde sizi imtihan etmek için derecelendirendir (En'am, 6/165)." Gelir ve kabiliyet farklılaşmasının temeli olan işbölümü vakıası İslam cemiyetinde Batı anlamında sınıflaşmaya yol açmamıştır. İslam'ın ilk dönemi olan Hz. Peygamber zamanında işbölümünün çok gelişmediğini ve dolayısıyla ücretli çalışmanın yaygınlaşmadığını varsayabiliriz çünkü Medine İslam Devleti'nin ekonomisinin daha çok ithalata dayandığını biliyoruz. Bundan dolayı ücretlerin, mal fiyatları gibi, tespitine ve ayrı bir ücret politikasına gerek duyulmamıştı ancak daha sonraki dönemlerde ücretlerin yükselme eğilimi gösterdiklerini biliyoruz. Özellikle işbölümünün gelişmesiyle emeklerine yüksek talep olan kalifiye işçilerin birleşip ücretlerini aşırı yükseltmek istemeleri halinde bu tekelci eğilimi önlemek için ücretlere narh konulabileceği kabul edilmiştir. Kaldı ki ilk ve ortaçağlarda, hatta 20'nci yüzyılın ortalarına kadar nüfusun fazla olmaması dolayısıyla ücretlerin yükselme eğiliminde olduğunu tahmin edebiliriz. Hz. Peygamber, emeği kiralayanla emeği kiralanan arasında, hukuki statüleri ne olursa olsun, tüketim tarzı ve hayat üslubu bakımından büyük farklılık olmamasını istemiştir. "Kimin elinin altında bir kardeşi bulunuyorsa ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Onları kaldıramayacakları işlerle mükellef tutmayınız. Eğer böyle bir iş yüklerseniz onlara yardım ediniz" hadis-i şerifini buna delil olarak görebiliriz.

İslam iktisadının ilkelerini oluş- turan kaynaklar nelerdir hocam?
İslam iktisadının ilkeleri, öncelikle Kuran ve Sünnet gibi iki asli kaynaktan çıkmıştır. Kul hakkına önem ve öncelik veren bir sistem kurmayı amaçlayan bu ilkeler israfın bertaraf edilmesi, iktisadi ve siyasi bağımsızlığın sağlanması, mülkiyetin yaygınlaştırılması, sosyal adalet, güvenlik ve refah şeklinde özetlenebilir. Bu ilkeler ışığında oluşturulacak sistem, iktisada kaybettiği asli anlamı- nı tekrar kazandıracak ve kendi bünyemize uygun bir iktisat ilminin gelişmesine katkıda bulunacaktır. Yani, bir yönüyle, İslam iktisadı, iktisadın millileşmesi demektir. Kul hakkına dayanan bir sistem kurmayı amaçlayan bu ilkeler iktisadi ve siyasi bağımsızlığın sağlanması, servet ve mülkiyetin yaygınlaştırılması ile âdil gelir dağılımı, sosyal adalet, refah ve güvenliğin sağ- lanması şeklinde özetlenebilecek İslam iktisadının ilkeleridir. Sistem adalet ve refah ideallerini hareket noktası olarak alır. Bu yüzden devletin varlığını sürdürebilmesi için gerekli olan geliri sağlaması adalete dayanmalıdır. Nasıl ki, aydınlanma döneminden itibaren Batı'da tabiat, toplumun işleyişine örnek olarak alınmışsa geleneksel İslam toplumlarında da adalet ilkesi ön plana çıkarılmıştır.

İslam'ın sosyal ve iktisadi ilkelerinin en önemlilerinden biri de toplumculuktur. Topluma ilişkin hükümleri sosyal adalet olarak ifade edilebiliriz. Toplum çıkarları her zaman kişi çıkarlarından üstün tutuldu. İslam, toplumculuğunu, kişilere sorumluluk verip ve kişilikleri güçlendirip onları toplumun hizmetine vererek sağlamak istemiştir. Toplumun dengesi adalet kavramıyla açıklanabilir. Zaten adalet, kelime anlamıyla denge demektir. İnsanla ilgili olan itidal kavramı da aynı kökten gelir. O halde İslam ekonomisinin topluma ilişkin hükümleri sosyal adalet olarak ifade edilebilir. Yine sosyal adalet adeta bir finansman unsuru olarak uygulanmıştır. Sosyal adaleti ise devlet sağlar. Devletin varlığını sürdürebilmesi için gerekli olan gelir sağlama adalete dayanmalıdır. Bu yüzden âdil gelir dağılımı ile servet ve mülkiyetin yaygınlaştırılması iktisat siyasetinin esasları olarak belirlenmiştir. Osmanlı belgelerinde devletin aldığı iktisadi kararlara gerekçe olarak belirtilen olarak "ibadullahın terfîh-i ahvalleri"nin yani Allah'ın kullarının refahının sağlanması ilkesi bunun bir yansımasıdır. Bunun da esası âdil gelir bölüşümü ile servet ve mülkiyetin yaygınlaştırılmasıdır: "(Servet) içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın (Haşr, 59/7)." Burada iktisadi güçlenmenin belli bir zümrenin tekelinde olmadığı- nı vurgulayalım. İslam, toplumu bir tüketim çılgınlığı içine atmak istemediği gibi yeryüzü kaynaklarını israf eden, sürekli enflasyon ortamı ve adaletsiz gelir dağılımı oluşturan sanayileşmeye de yabancıdır. Oysa kapitalist sistemdeki sanayileşme siyaseti, alt ve üst gelir kümeleri arasındaki farkı ço- ğaltır. İnsanları tüketim sanayilerinin esiri haline getirir. Oluşan gelir fazlaları israf sanayilerinin daha da büyümesine neden olur. Eğlence ve fuhuş sektörünün gelişmesinin de sebebi büyük ölçüde budur. Üretim faaliyetleri ihtiyaçlara göre ayarlı olursa ve tabiatın korunmasına büyük bir önem verilirse sanayi sistemi insana ve tabiata karşı bir tehdit oluşturmaz.

Sosyal adaleti gerçekleştirmek için belirlenen esaslar nedir? Belirlenen bu esaslara bağlı kalınınca karşımıza nasıl bir tablo çıkıyor?
İslam iktisadının sosyal yönünün veya sosyal adaletin gerçekleş- tirilmesinin esaslarını ise; israfın bertaraf edilmesi, âdil gelir bölüşümü ile servet ve mülkiyetin yaygınlaştırılması, iktisadi bağımsızlığın sağlanması ve iktisadi istikrar oluşturur. İslam toplumu aristokrasi ve burjuvazi ile serf ve proletarya gibi sınıfların oluşmadığı toplumdur. İslam iktisadı emeğe öncelik tanıyan bir sisteme sahiptir. Devletin varlık hikmeti sosyal adalet ve güvenliği sağlayabilmesidir. Toplumumuzda, toplum çıkarını kendi çıkarından üstün tutan insan tipi hayatiyetini zayıf da olsa sürdüregelmiştir. Hatta Tanzimat döneminden beri bütün özlem ve çabalara rağmen Türkiye'de bir burjuva sınıfının oluşmamasının en önemli sebeplerinden biri de bu olmalıdır. İktidarın bölünmemesi ilkesi devlete rakip güçlerin belirmesini engellemiştir. Toprakta ilke olarak devlet mülkiyeti kabul edilmiş, sanayi ve ticaret kesimlerinde de servet ve mülkiyetin belli ellerde toplanması ve aşırı zenginleşme yani toprak aristokrasisi ile burjuvazi oluşmamıştır. Peygamberimizin Veda Hutbesi'nde buyurduğu gibi, üstünlük hiçbir biyolojik ve maddi farklılaşma mülâhazasıyla değildir. Biyolojik ve maddî farklılıklar, iktisadi ve siyasi derecelenmeler üstünlük gerekçesi değildir. Kişinin üstünlüğünü belirleyen şey, şahsiyet kazanma mücadelesinde ileri bir merhale olan takva (Hucûrât, 49/13) ve ilim (Zümer, 39/9) dir. Bu yüzden İslam toplumlarında Batı anlamında sınıflaşmalar görülmemiştir. İslam toplumlarında da maddeci yönelişler güç kazandıkça sınıflaşmaya doğru eğilimler ortaya çıktı fakat sosyal sınıflar İslam toplumunun temel ve daimî vakıası olmamıştır. Ahlaki değerler, sosyal akışkanlık ve nizam kavramı çelişkiye dayanan bir sınıflı toplum biçimine izin vermemiştir. Zenginlik şahsi değil sosyal bir olaydır. Şahsi yetenekler ancak toplumsal talep varsa zenginlikleri oluşturabilir. Bu yüzden zenginliğin toplumla paylaşılması esas olmalıdır. Yine bu ilke sosyal adaletin adeta bir finansman faktörü olduğunu gösterir. Servet ve mülkiyetin yaygınlaşması ilkesi belli bir işveren (sanayi ve ticaret burjuvazisi) sınıfının öncülüğünde gerçekleşecek kalkınma kavramına zıttır. Aslında bu kalkınma olgusu Batılılaşma, çağdaşlaşma veya kapitalistleşme süreçlerine büyük ölçüde tekabül eder. Oysa İslam'da, özellikle Osmanlılarda gördüğümüz gibi, sosyal refah kavramı ön plandadır. Ekonomik faaliyetler teşvik edilen işverenler gibi belli bir sınıfın öncülüğüne değil bütün topluma bırakılmıştır. Bu hem küçük sanayiin hâkimiyeti demektir hem de işçi sınıfı diye ayrı bir sosyal tabaka oluşmaması- nı öngörür. Servet temerküz etme, sermaye de belli ellerde toplanma eğilimi içindedir. Bu ise emeğin aleyhine bir ortam oluşturur. Sermaye sahipleri günden güne zenginleşirken emeğiyle geçinenler fakirleşir. Bunu önlemek için evvela toplum çıkarını ve birliği zedeleyen büyük mülkiyetlere izin verilmez. Bunun sonucu olarak özellikle Türk-İslam devletlerinde ne bir toprak soyluları sınıfı ne de ticaret ve sanayi burjuvazisi doğmuştur. Gelir, yetenek ve güç farklılaşmaları bir üstünlük sebebi değil dünya hayatındaki sınamanın aletleri olmalıdır. Fertler ilmî ve ahlaki yönleriyle üstünlüğe sahip olabilirler. Bu yüzden İslam toplumlarında Batılı anlamda bir sınıflaşma görülmediği gibi toprak aristokrasisi ile sanayi ve ticaret burjuvazisi görülmemiştir. Ayrıca vakıflar gibi sosyal hizmet kurumlarının gelişmesi sınıflaşmanın oluşmadığının göstergelerindendir. Böylece, kişilerin gelir fazlaları, bizzat kendileri tarafından, içtimai hizmet kurumlarına aktarılmıştır. Dolayısıyla, teknik olarak tüketici rantı denen bir mala değerinden daha fazla fiyat ödeyebilme takatinin, lüks tüketimde israf edilmemesi, toplum refahının artmasına yardımcı olması amaçlanmıştır. İslam'daki hizmet kurumlarının temelini teşkil eden vakıflar muhtelif hadislerde "sadaka-i câriye" (sü- rekli sadaka) ıstılahı altında teşvik edilmiştir. Böylece İslam devletlerinde özellikle ilk devirlerden sonra Selçuklular ve Osmanlılar zamanında sosyal refahı yükselten yaygın bir sabit sermaye teşekkül etmiştir. Yine vakıf sistemi sosyal güvenlikle alakalı olduğu kadar eğitim, sağlık ve sosyal yardım, diyanet ve bayındırlık yatırımlarını yürüten kurum olarak mali sistem içerisinde de yer almıştır. İdeal İslam toplumunda iki ayrı sınıf, işçi ve işveren sınıfları olmamalıdır. İslam, günümüzdeki işçi ve işveren münasebetlerine çözümler getirmelidir. Bu çözümlerin hareket noktası adalet olmalıdır. Adalet asgarî olandır ve ötesi ihsan yani daha fazlasını vermektir. İnsan doğuştan cinsiyet, yetenek, zekâ gibi yönlerden farklı özellikler taşır. Öncelikle doğuştan gelen farklılıklara dayandırılabilecek olan iktisadi farklılaşma işbölümünün, sosyal hareketliliğin ve iktisadi faaliyetlerin canlılığının temelidir. Bu tabakalanma iktisadi faaliyetin canlılığı için gereklidir ancak servet, gelir, yetenek ve güç farklı- laşmaları bir üstünlük ve imtiyaz vesilesi değil, sadece bir imtihan vasıtasıdır.

Hocam peki kölelik sistemini nasıl değerlendirebiliriz? Bu bir sınıf değil mi?
Yapılan araştırmalar kölelerin ezilen ve sömürülen bir sınıf olmadı- ğını gösteriyor. Zira kölelik nesiller boyu devam eden bir vakıa değildi. Kalifiye işgücünü oluşturan köleler genellikle mükâtebe ve tedbir gibi yollarla sonunda hürriyetlerine kavuşuyorlardı. Meselâ mükâtebe belli bir meblağ ödeme, belli bir süre hizmet verme veya belli miktarda mal üretme karşılığında kölelere hürriyetlerini vermeyi gerektiren bir sözleşmeydi. Bu usul bazı sanayiciler için istihdam meselesine bir çözüm yolu oluşturuyordu. Ücret karşılığı işçi çalıştırılacak yerde köle satın alını- yor, mükâtebe yapılıyor ve kölenin değeri tutarında işin yerine getirilmesi sağlanıp (maliyetini amorti edip) azat ediliyor ve yerine bir başkası alınıyordu. Bunun önemli bir köle borsasına sahip Bursa'nın iktisadi ve sosyal hayatında büyük yer tuttuğunu biliyoruz. Mamafih bu tür emek kullanımının sürekli olmadığını belirtmeliyiz.

Siz, tasavvufla iktisat arasında bir rabıta kuruyorsunuz. Tasavvufun bize sunduğu sistematik, sınıfsal ayrımların doğurduğu sorunların önüne geçebilir mi?

Tasavvuf oldukça önemlidir. Bu, mesela birçok bölgenin İslamlaş- masında oynadığı tarihî rol ile de sabittir ama günümüzde tasavvufun büyük ölçüde bir kazanç ve rant kapısı haline getirildiğini görüyoruz. Tasavvufu, tarihî ve İslami gelenekleri hesaba katmayan bir İslam anlayışı da pozitivizmden kaynaklanmaktadır. İslam tasavvufu, ahlâki ve ruhî derinleşmeyi hedef alırken hayatla ilişkisini kesmemiştir. Aksine, Hz. Peygamber döneminden beri eğittiği insanlar aracılığıyla, maddeyle İslam'a özgü bir münasebet kurmuştur. Bunun sonucunda, sosyal hayatı düzenleyici karakteriyle de, fütüvvet-ahilik-esnaf gibi, kurumların oluşmasına katkıda bulunmuştur. Yanlış anlayış ve uygulamaların, İslam tasavvufu hakkında yanlış düşüncelere yol açmaması gerekir. Bu tür gerekçelerle tasavvufun dışlanması İslam'ın özgünlüğünü yok ettiği gibi, İslam'ın kapitalizmin türevi olarak algılanması ve bir tür "İslam Protestanlığı" ve "İslam Kalvinizmi" oluşmasının sebeplerinden birisidir. İslam temelde bir iman, dolayısıyla gönül meselesidir. Bazı Müslü- manların üç boyutu aşıp tasavvufa ulaşamaması, İslam'ın farklılığını ve çekiciliğini, dolayısıyla insanlığa bir ümit kaynağı olma özelliğini kaybetmesine yol açmaktadır. Tasavvuf bize, insanın maddî ilişkilerinde etkin bir rol sunabilmesinden öte, üç boyutu aşan bir gaye, bir yaşama sevinci, bir sonsuzluk ümidi taşımaktadır.

İslam hukuku ve iktisadı, İslam ahlâkının tamamlayıcı bir unsurudur. Zira "İslam güzel ahlâktır" İslam, sadece medeni bir nizam kurmakla kalmamış; aynı zamanda, insan inşa etmiştir. İslam'ın asıl kalıcı yönü de burası olmalıdır. Siyasi ve iktisadi değişme dönemlerinde bile İslam eğer varlığını devam ettirebilmişse, bu, eğitilmiş insan unsurundan dolayıdır. İslam ahlâkı- nı derinliğine işlemeyi ve yaşamayı konu edinen tasavvuf, bu eğitimi sağlamıştır. Başka insanları kendine tercih, merhamet, hürmet, hizmet, samimiyet ve tevazu gibi kavram ve haller, ahlak eğitiminin esasını oluşturmuşlardır.

Müslüman ticaretlerini ibadet haline getirmeyi amaçlar, ibadetlerini ticaret haline değil. Yine Müslü- man, toplum menfaatlerini kendi menfaatinin üzerinde tutmalıdır. O, Müslümanlığını bir kazanç vesilesi yapmaz. Müslümanların zamanla müştereken kullandıkları fütüvvet ıstılahı tasavvuf aracılığı ile Müslü- manca anlayışla zenginleştirilmiş ve bu kelimenin öznesi olan fetâ denince faziletli insan tipi akla gelmiştir. İslam'ın daha ilk asrından beri fütüvvet ülküsüne dayalı teşekküllerin ortaya çıktığı görülmektedir. Bu birlikler özellikle kafa dengi gençlerin bir araya gelme ihtiyaçlarından kaynaklanmaktaydı. İlk sofilerden beri fütüvvetle tasavvuf arasında muntazam bir ilişki kurularak fütüvvet teşekkülleri adeta bir tarikat görüntüsü almışlardır.

Ahi teşkilatlarını bu söylediğinize örnek gösterebilir miyiz?
Ahiler, kendimize mahsus bir iktisat süjesi oluşmasına katkıda bulunmuşlardır. Hatta bizim medeniyetimizi Batı'dan ayıran en önemli özelliklerin ahilikten kaynaklandığı söylenebilir. Batı medeniyeti ve kapitalizmi yapan en önemli faktör burjuva zihniyeti iken bizim içtimai-iktisadi hayatımızı büyük ölçüde ahi zihniyeti yönlendirmiş- tir. Bu zihniyetin hâkim olmasından dolayı bizde kapitalizmi oluşturan sömürgeci faaliyetler, sınıf mücadeleleri görülmemiştir. Ahi düşüncesi her zümreden insana hitap etmekle birlikte özellikle esnaf birlikleri şeklinde müesseseleşmiştir. Bu birlikler sosyal güvenlik ve kooperatif kurumları özelliğini de barındırmaktadırlar. Bir başka açıdan devletin sınaî ve ticari kesimlerdeki uzantılarıdır. Devlet bu birlikler aracılığıyla sınaî üretimi ve fiyatları denetim altında tutar, piyasaları düzenlerdi. Ahilik ve fütüvvet mevzii bir vakıa değildir. Anadolu'yu aşan Balkanları ve bütün yakın ve Ortadoğu'yu kapsayan iktisâdi, kültürel ve medeni bir harekettir. Fütüvvetin Anadolu topraklarında gelişen şekli olarak görebileceğimiz ahilik ve ahilerin oluşturdukları esnaf birlikleri Anadolu Selçuklu ve Osmanlı Devleti'nde temel kurumlar idi. Esnaf teşkilatı küçük ve orta işletmecilik ve buna bağlı olarak kendiliğinden istihdam sistemini yüzyıllar boyunca başarıyla uygulamıştır. Bu sistem büyümeyle değil kaliteyle gücünü korumuştur. Fütüvvet ve ahiliğin önemi sadece esnaf ile sınırlı değildir. Osmanlı-İslam sistemini Batı'dan ayıran özelliklerin öncelikle ahilikten kaynaklandığını söyleyebiliriz.

Asrı Saadet devrinde ve sonrasında gelen İslam devletlerinde iktisadi sistemin işleyişini konuştuk. Peki, bugüne gelirsek neler söyleyebilirsiniz?
Kasım 2002'de AK Parti iktidara geldiğinde Türkiye, tarihinin en bü- yük ekonomik krizlerinden biriyle mücadele ediyordu. 2001 kriziyle para birimi yüzde 100 değer kaybeden, enflasyonu üç basamaklı rakamlara yükselen, bankaların neredeyse yarısı iflas eden, gayrisafi hasılası yüzde 5'ten daha fazla düşen bir Türkiye'yi devraldı. Krizin ardından oyların yüzde 34'ünü alarak tek parti hükümeti kuran AK Parti, 2001 yılında IMF ile imzalanan yeni stand-by anlaşmasını ve Kemal Derviş'in iktisat politikasını devam ettirdi ve ülkede 1970'lerden bu yana uygulanan en katı bütçe disiplinini uyguladı. Uygulanan mâlî disiplinin etkisiyle yüzde 70'in üzerine çıkmış enflasyon 2006'da yüzde 10'un altına geriledi, reel faizler de yüzde 10'un altına düştü. Tüketim ve yatırımlar hızlandı. Ekonomi büyüdü. Recep Tayyip Erdoğan'ın, başbakanlık döneminde, milli gelir üç kat, ihracat ve döviz rezervimiz dört kattan fazla arttı. Kişi başına düşen gelir arttı ama Türkiye'nin kronik sorunu olan gelir dağılımındaki adaletsizlikte dikkat çekici bir iyileşme elde edilemedi.

Bu noktada Türkiye'nin dünyadaki durumu nasıl?

Türkiye'de zengin ile yoksul arasındaki fark oldukça büyük. Türkiye'nin de üyesi olduğu Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü'nün (OECD) yıllık raporunda, gelir dağılımı adaletsizliği sıralamasında Türkiye, Şili ve Meksika'nın ardından en kötü üçüncü ülke durumundadır. Asgari ücretle çalışan milyonlarca kişi için hayat hâlâ oldukça pahalı. OECD ülkeleri içinde gelir dağılımının en dengesiz olduğu, buna karşılık kişi başına düşen milli gelirin en düşük olduğu ülke Türkiye'dir. Kişi başına düşen milli gelir AB ülkelerinde yıllık 10 bin doların üzerinde. Gelir dağılımı Türkiye'den daha bozuk ülkelerin büyük çoğunluğunu Afrika, Güney Amerika ve Asya ülkeleri oluşturuyor. Karşılaştırılan 124 ülke içinde Türkiye gelir dağılımı en adaletsiz 55'inci, OECD içinde de Meksika ve ABD'den sonra gelir dağılımı en bozuk üçüncü ülkedir. Gelir dağılı- mı Türkiye'den bozuk herhangi bir Avrupa Birliği, AB'ye aday yahut Avrupa ülkesi bulunmuyor. Avrupa'daki ülkeler gelir dağılımının en adaletli dağıtıldığı ülke grubunu oluşturuyor. Ülkede sosyal barışın sağlanması ve korunması, gelir bölüşümünün adaletsiz olduğu bir yapıda mümkün değildir. Böyle bir yapıda toplumsal huzursuzluğun olması kaçınılmazdır.

Peki, sizce neler yapılmalı ve Türkiye'nin durumunda geçmişe göre ne gibi değişiklikler oldu?

Türkiye'de, özellikle son yıllarda çalışanlar aleyhine daha adaletsiz ve dengesiz yapıya dönüşen gelir dağılımının düzeltilebilmesi için, süratle bir takım tedbir ve politikaların uygulamaya sokulması gerekiyor. Gelir dağılımı her geçen gün daha da kötüleşmekte, kalkınmışlarla az gelişmişler, zenginlerle fakirler arasındaki mesafe giderek açılmaktadır. 2013 verilerine bakıldığında, Türkiye'de en yoksul yüzde 10'luk kesim toplam gelirden yüzde 2,5'lik pay alırken, en zengin yüzde 10'luk kesim gelirin yaklaşık yüzde 30'unu almış gözüküyor. Asgari ücret ise şu anda brüt olarak 1777,50 lira olsa da, vergi ve kesintilerle birlikte işçinin eline sadece 1404,06 lira geçiyor. Bu, milyonlarca kişinin açlık sınırının altında yaşadığını gösteriyor. TÜRK-İŞ araştırması- nın Ağustos 2017 sonucuna göre; dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) 1.504,74 TL/ Ay olarak hesaplandı. Gıda harcaması ile birlikte giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer harcamaların toplam tutarı ise (yoksulluk sınırı) 4.901,42 TL/Ay oldu ancak hükümet düşük gelirli kesimlere çeşitli başlıklar altında sosyal yardım desteği sağlıyor. Her yıl artan yardımlar 2013 yılında 220 milyar liraya yükseldi. Faizler yüzde 50'lerden yüzde 10'lara düştü, işsizlik geriledi. Otomobil ve konut sahipliği patlama yaptı ama borçlardaki ve cari açıktaki artışlar da dikkat çekti. Paradan altı sıfırın atılması, IMF'ye borcun sıfırlanması, savunma sanayiindeki "milli" ibareli tank, helikopter, gemi, ağır ve hafif yerli silahların üretilmesi gibi adımlar Türkiye için önemli kazanımlar oldu. 2008'in sonunda başlayan ve 2009'da derinleşen, halen de en gelişmiş ekonomileri etkisi altında tutan küresel ekonomik kriz Türkiye'nin büyüme performansını düşürse de ekonomimizin küresel fırtınaya dirençli çıkması önemli bir başarı oldu. Günümüzde devletler önemli ölçüde borç yükü altındadırlar. AB'nin 2011 yılındaki borç krizinin altında devletlerin borçları yatmaktadır ve gelecekte bunların tekrarlanabileceği para ve faiz politikalarının önemli bir silah olarak kullanılacağı gözden uzak bulundurulmamalıdır. Maamafih şunu da vurgulamak gerekir ki günümüzde bütün Batı'nın (ve kısmen Doğu'nun) açık bir saldırısı altında olan Türkiye'nin bu ekonomik performansı göstermesi büyük başarıdır.

Teşekkür ederiz.

AHMET TABAKOĞLU KİMDİR? 1952 yılında Edremit'te doğdu. Orta ve lise tahsilini İstanbul'da tamamladı. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi ve İstanbul Yüksek İslam Enstitüsünü bitirdi. İ.Ü İktisat Fakültesi'nde doktora yaptı. 1993 yılında profesör oldu. Halen Marmara Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi'nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Neşredilmiş kitapları; İslam İktisadına Giriş (1979), Gerileme Dönemine Girerken Osmanlı Maliyesi (1985), Türk İktisat Tarihi (1997) ve İslam ve Ekonomik Hayat (1997)



BİZE ULAŞIN